1990’lı yıllar, Kürt kadınlarının kendi kimliği ile 8 Mart alanlarında güçlü ve kitlesel biçimde yer aldığı bir dönem oldu. Olağanüstü Hal uygulamaları, köy boşaltmaları, gözaltılar ve yoğun devlet baskısına rağmen kadınlar geri çekilmedi. Bu dönem hem ulusal kimlik hem de kadın özgürlüğü mücadelesinin alanlarda görünür olduğu bir süreçti
Kadın işçilerin emek sömürüsüne karşı başlattığı mücadele, aradan geçen onlarca yıla rağmen hala güncelliğini koruyor. Çünkü kadın emeğinin sömürülme biçimleri değişse de özü büyük ölçüde aynı kalmıştır. Kadın emeği hâlâ ucuz, esnek, güvencesiz ve denetim altında tutulabilir bir emek gücü olarak görülmekte; kadınlar çoğu zaman işgücü piyasasında ikincil ve eşitsiz bir konuma itilmektedir
Yaşamı inşa ederek toplumsallığa en önemli katkıyı sunan kadının yaşam dışı mekânlar olan hapishanelere hapsedilmesi, kadın bedeni ile kadın zihninin cezalandırılması gibi ideolojik bir amaç taşıyor. Beton duvarlar kadın bedeni üzerinde ciddi olumsuz etkiler doğuruyor.
Oysa nafaka bir lütuf değil, kadınların ev içi emeğinin ve uğradığı ekonomik şiddetin tazminidir; bu hakkın gaspı, kadını aile içine hapsetme stratejisinin hukuki ayağıdır. Sadece bu kadar mı kadınların yaşamına, alanına, özgünlüğüne, seçimlerine yönelik saldırıları, değil tabii ki
Kadına yönelik şiddet, cinayet ve istismar hiç olmadığı kadar "örtbas edilebilir" bir zeminde. Öyle bir iklim ki; İzmir’de selde yitirdiğimiz Balımnaz ve Nergiz Türkkal kardeşlerin ölümü bile bugün şüpheli. Uzun süren mücadelesiyle adalet arayan Fatmanur Çelik ve kızı Hifa’nın ölü bulunması da bu karanlık tablonun bir parçası