Gri bir toz bulutunun altında kalan Hatay artık devasa bir “şantiye kent”ti. İş makinelerinin sesi şehrin fonuna dönüşmüştü. Devletin yetersizliği ise bu kez yurttaşın sırtına ekonomik bir yük olarak biniyordu. Depremden kurtulan insanlar şimdi de rezerv alan kararlarıyla, mahallelerinden koparılma ve borçlandırılma tehdidiyle karşı karşıyaydı
Biricik Hatay… Depremden önce bu kenti görmediğime o kadar üzgünüm ki… Daha ilk adımımı attığım anda, o yıkık dökük haliyle bile beni içine çekmişti.
Samandağ’da bir gün batımına doğru koşarken bulmuştum kendimi. Ah, ahir ömrümde kaç kez nasip olurdu ki böylesi bir gökyüzü akşamı… Sarı kızıldan masmavi denize dökülen.
Sonra yavaş yavaş içeriye, sokak aralarına doğru yürümeye başladım. Ben bir şehir yürüyüşçüsüydüm ama ortada “şehir” yoktu.
6 Şubat depremlerinin üzerinden tam bir yıl geçmişti. Moloz yığınlarının henüz kaldırılmadığı, derin bir yalnızlık ve terk edilmişlik hissinin şehre hakim olduğu bir tabloyla karşı karşıyaydım. Depremin ardından en kritik saatlerde devletin mutlak yokluğu ile koordinasyon iflasının yarattığı o ağır tablo kendini derinden hissettiriyordu. Hataylılar kışın dondurucu soğuğunda seralarda ya da derme çatma çadırlarda, banyosuz ve tuvaletsiz yaşamaya mahkûm edilmişti.
Karşılaştığım herkes yıkımdan önceki Hatay’ı anlatıyor, bugün ne kadar yalnız bırakıldıklarını söylüyordu. Ben de onlarla konuşmaya, söyleşiler yapmaya başladım. Elbette en çok kadınlarla… Kadın emeğiyle hâlâ ayakta kalmaya çalışanları, bütün bu yıkıma rağmen yaşamlarını sürdürmeye çalışan kadınları dinledim. Ve içlerinden bazılarının hikâyesi beni hiç bırakmadı…
Söyleşi yaptığım bir kadın —ki kendisiyle depremin üçüncü yılında yeniden görüşecektim— Hatay Deprem Dayanışması’nın konteynerinde bana 93 yaşındaki yatalak ninesi için bile bir çadır ya da konteyner alamadıklarını anlatmıştı. Aylarca derme çatma bir çadırda yaşamak zorunda kalmışlardı.
Sağlık emekçisi Leyla ise depremin ilk gününden beri bölgede sağlık hizmeti sunmaya çalışıyordu. Depremden sonraki aylarda kadınların doğum yapabileceği bir hastanenin dahi planlanmadığını, aile sağlığı merkezlerinin büyük bölümünün yıkıldığını ve yerlerine yenilerinin yapılmadığını anlatıyordu. Koruyucu sağlık hizmetleri de neredeyse durmuştu. Temiz suya erişim, altyapı sorunları ve sağlık hizmetlerine ulaşmadaki güçlükler ise aradan geçen zamana rağmen sürüyordu. Onun anlattıkları, bölgenin nasıl yalnız bırakıldığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.
Fakat bütün o yalnızlık ve moloz yığınlarının arasında “buradayız” diyen başka bir Hatay da vardı. Bir yıl gibi kısa bir sürede dayanışma koordinasyonları yerini kooperatiflere bırakmış, yaşamı kadınlar eliyle yeniden örülmeye başlamıştı.
Rimmen Kadın Kooperatifi’nin konteynerinde kadınlar kimi zaman dikiş makinesinin başında çanta üretiyor, kimi zaman narı pekmeze dönüştürüyordu. Bir yandan yaşadıkları büyük yıkımın izlerini sağaltmaya çalışırken, diğer yandan kimi zaman devletin yokluğuyla kimi zaman da engelleyici kurallarıyla mücadele ediyorlardı.
Dikiş makinesinin başındaki bir kadın, gönüllü yapıların kurduğu konteyner sınıfların ve eğitim alanlarının “yasal kılıfı yok” denilerek kapatılmaya çalışıldığını anlatıyordu. Şehirde ayakta kalan az sayıdaki okul binasının ise çocuklar için eğitim alanı olarak kullanılmak yerine valilik, kaymakamlık ya da adliye gibi kurumlara tahsis edildiğini söylüyordu.
Bu hikâyelerin her biri, şehri saran devasa gri toz bulutunun altında, kente kök salan kadınların sessiz ama kararlı direnişine ses oluyordu.
İki Yılın Ardından…
Üçüncü yıla gelindiğinde yine Hatay’daydım. Şehre giden yol boyunca gördüğüm dev brandaların ne anlama geldiğini kısa sürede öğrenecektim… Cumhurbaşkanı ve şürekâsının ziyaretleri öncesinde, çamur ve küf kokusu içindeki konteyner kentleri görünmez kılmak için çekilmişlerdi! Halkın deyimiyle devlet, “brandaların arkasına bakmıyordu.” Oysa o brandaların ardında, 21 metrekarelik konteynerlerde, günlerce susuz ve elektriksiz kalan binlerce insan yaşam mücadelesi veriyordu…
Gri bir toz bulutunun altında kalan Hatay artık devasa bir “şantiye kent”ti. İş makinelerinin sesi şehrin fonuna dönüşmüştü. Devletin yetersizliği ise bu kez yurttaşın sırtına ekonomik bir yük olarak biniyordu. Depremden kurtulan insanlar şimdi de rezerv alan kararlarıyla, mahallelerinden koparılma ve borçlandırılma tehdidiyle karşı karşıyaydı.
Hatay halkı, özellikle de kadınlar, devletin brandalarla örtmeye çalıştığı bu gerçekliği dayanışmayla, üretimle ve “gitmiyoruz” iradesiyle aşmaya çalışıyordu.
İlk yıl görüştüğüm, -hani 93 yaşındaki ninesi için bir çadır bile alamayan- Naime ile yeniden buluştum. Bu kez hem yaşadığı hem de kuaförlük yaptığı konteynerdeydi. Söyleşi sırasında oğlu okul için hazırlanıyor, bir yandan annesine sesleniyordu…
Naime, orta hasarlı evini devlet desteği olmadan onarmaya çalışırken yaşadıklarını anlattı. Destek bir yana, karşısına çıkan masrafların altında ezildiğini söylüyordu. Aradan geçen üç yıla rağmen eşi ve çocuğuyla birlikte hâlâ 21 metrekarelik bir konteynerde yaşıyordu. İlk aylarda verilen cüzi kira yardımları çoktan kesilmiş, evler teslim edilmeden yük yine afetzedelerin omzuna bırakılmıştı.
Naime konuşurken aklım çocuklara kayıyordu. Çünkü onlar da bu şantiyenin içinde büyüyordu. Okula gidebilmek için moloz yığınlarının, çamurun ve gri tozun arasından geçmek zorunda kalan çocuklara… Bazı mahallelerde yollar öylesine bakımsızdı ki çocuklar dizlerine kadar çamura bata çıka yürüyordu. Devasa iş makineleri ve kamyonların arasında herkes küçücük görünüyordu; çocuklar daha da küçük.
Hatay’da bir çocuğun okula gitmesi yalnızca eğitim almak değil, her gün yeni bir engeli aşmak anlamına geliyordu. Yollarda trafik denetimi olmadığı için hız yapan iş makinelerinin altında can veren insanların, okuluna giderken çamur içinde otostop çekmek zorunda kalan genç kadınların tanıklıklarıyla sarsılmışken; okul binalarının yetersizliği nedeniyle üç ayrı okulun tek bir binayı paylaştığına, ders sürelerinin 15-30 dakikaya kadar düştüğüne, eğitimin nasıl içinin boşaltıldığına değinemiyorum bile…
Brandalar Çamuru, Makyaj Gerçeği Örter mi?
Hatay’dan döndükten kısa süre sonra bir haber okudum. Kentte bulunduğum süre boyunca sık sık uğradığım, Asi Nehri kıyısındaki Sevgi Parkı’nın köprüsü çökmüştü.
Ardından gelen sel felaketi ise bana şu soruyu sordurdu: Üç yıl geçmişken, bu ölümler gerçekten yalnızca bir doğa olayı olarak açıklanabilir miydi?
Asi Nehri yıllardır “ıslah” adı altında türlü müdahalelere uğruyor. Antakya’yı yüzyıllardır sel baskınlarından koruyan, dağlardan gelen suyu Asi Nehri’ne taşıyan antik su kemerleri ve kanal sistemleri bugün kontrolsüz inşaat süreciyle ya kapatılıyor ya da üzerlerine binalar dikilerek işlevsiz hale getiriliyor.
Cumhurbaşkanı ziyaretleri ya da COP31 (31. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) gibi prestij zirveleri öncesinde kenti “dirençli” göstermek amacıyla, yıkık alanların ve konteyner kentlerin önüne çekilen devasa brandalar ise Hatay’daki sefaleti uluslararası kamuoyundan gizleme çabasından başka bir şey değil.
Ancak sorun yalnızca görünür olanın gizlenmesi değil; görünmeyenin de yıllardır çözümsüz bırakılması!
Devletin kente gerçek anlamda bir afet bölgesi olarak yaklaşmak yerine onu bir yatırım ve inşaat alanı olarak görmesindeki ısrarı, zaten zor koşullarda yaşamaya çalışan Hataylılar için her yağmuru yeni bir yas sürecine dönüştürmeye devam ediyor.
Hatay’ın gerçekliği “branda siyasetiyle” örtülmeye çalışılsa da sel bize bir kez daha şunu hatırlattı: Brandalar çamuru gizleyemiyor, makyaj gerçekliği örtemiyor. Hatay’da yalnızca binalar yıkılmadı. Sosyal devlet de enkaz altında kaldı.
Oysa Hatay felaketleriyle değil; misafirini uğurlarken bile “hoş geldiniz” deyişiyle hatırlanmalı.
Belki de bu yüzden, bütün yıkıma rağmen en çok kadınların direnişi kalıyor aklımda. Nar taneleri gibi dağılsa da yeniden bir araya gelen, yaşamı yeniden kurmaya çalışan insanlar… “Gitmiyoruz, buradayız” diyen o inatçı dayanışma…
Ve Hatay’ın dört bir yanını saran o söz, tekrar tekrar içimde yankılanıyor:
Geri geleceğiz!

