Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Kadınlar İçin de Demokratik Cumhuriyet

Ruşen Seydaoğlu Ruşen Seydaoğlu
7 Haziran 2026
Yazı
0
Kadınlar İçin de Demokratik Cumhuriyet
0
SHARES
49
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Bunu sadece direniş zeminini örgütlemekten ibaret göremeyeceğimiz gibi “henüz” bütün kadınları kapsıyor ya da kısa vadede illaki bütün kadınları kapsamalı da diyemiyoruz. Ama direndikleri zeminleri demokrasi zeminlerine de çeviren pratikleri, onları siyaset biliminin bilindik aktörleri olmaktan çıkarıp sistem dışı bir zihniyet yapılanması olarak düşünmemi sağlıyor

Demokratik cumhuriyet, Özgür Kadın Hareketi açısından da Kürt özgürlük mücadelesi açısından da yeni bir iddia ve kavramsallaştırma değil. Bu konuda Öcalan’ın ilk sistemli anlatımını Sümer Rahip Devletinden Demokratik Cumhuriyete Doğru savunmasında görsek de çok daha öncesinden, demokrasiyi merkezine alan düşünce sistematiğiyle taşlarının örüldüğünü söyleyebiliriz.  

Tabi, halkın dahil olduğu bir yönetim anlamına gelen cumhuriyette, neden demokratik nitelemesinin öne çıkarıldığı, anlaşılmaya çalışılan ya da anlaşıldığı yerden değerlendirilen, eleştirilen bir kavramsallaştırma olarak tartışmalardaki yerini koruyor. Kavramın alameti farikası ise demosun edilgenleştirilen katılımının egemenliğine ve kendini oluşturan çeşitliliğiyle aktif yöneticiliğine, bu anlamda radikal bir katılıma çağırmasında denebilir.

Zihin açıcı ve katmanları olan bu çağrı, demosun çelişkili ve çatışmalı yapısıyla zengin bir tartışma zemini de yaratıyor. Çelişki ve çatışmalar, kimileri tarafından sadece erkek egemen, devletli ve hiyerarşik sistemin sonucu olarak ve çözülmesi gereken bir sorun gibi ele alınabiliyor. Diğer taraftan benim de dahil olduğum başka kimileri, bu çatışma ve çelişkiyi demosun özgürlük eğiliminin korunması gereken bir niteliği olarak da görüyor. Nitekim varoluşlar sadece iktidarlar tarafından inşa edilen tek boyutluluğu değil her koşulda kendini özgürlük fikriyle yeniden inşa eden kimlikleri yani çok boyutluluğu da aynı anda kapsıyor. Haliyle demokrasi, demokrasi kültürü, çeşitliliklerin huzur içinde birlikte yaşamasını umut ederken; çelişki içinde ve çatışma halinde olan varoluşların nasıl beraber yaşayabileceği gibi dinamik bir yaratımı da kendi derdi olarak görmeli, görüyor.

Tartışmanın bu kısmı açısından, bunca katmanlı hali ve deneyimiyle kadınların özgün bir konumu olduğunu söyleyebiliriz. Her koşulda hatta bazen buna demokrasi bile demeyerek oluşturdukları demokratik birliktelikler var. Bu ilişkileri neredeyse anlık müdahalelerle tahakkümden ve hiyerarşiden arındırmaya çalışarak, bunu yaparken kendileri gibi kalmakta, özgünlüklerini ve çeşitliliklerini korumakta ısrar ederek demokrasinin kurucu özneliğini yaratan bir “oluş” halindeler.

Sınıf, etnik köken, üretim ilişkileri, inanç özellikleri gibi farklılıkların savaş konusu olduğu dünya sisteminde bunları savaş konusu görmemekte inatçı bir tür. Bahsi geçen savaş sebeplerini kimlikleri olarak kuşanarak, sermayenin tekele alınması, din, ordu, millet, aile, erkek ile yapılandırılan kadın kırımına formal ya da enformel olarak yan yana cevap veren, itiraz eden organizmalar/organizasyonlar üretebiliyorlar.

Ama içinden geçtiğimiz dünya, kavramlar aynı yerden ve birbirinin tekrarı olarak ifade edilmediğinde savaşların çıktığı zamanı ve mekânı ifade ediyor. Yetenekler, iktidarlar kurabiliyorsa değer atfediliyor. İktidar inanan, diğeri inanmayansa inanmayanın beyanları halkın dini değerlerine saldırı sayılıp hapsediliyor. Emeğinin maddi ve manevi karşılığını isteyen en iyi ihtimalle işkenceden geçmeden hakkı olanı alamıyor. Gelişim, kalkınma, kazanç parasal meseleler ve demos bunların sağlanmasında elverişli bir araç olmaktan öte görülmüyor. Listeyi uzatabiliriz; ancak bu kurgunun dışında da birlikte yaşamak mümkün diyenler olarak kadınların yarattığının toplumun tamamı üzerinde etkili olabileceği “o” ihtimal üzerine daha fazla düşünmek zorundayız. Huzur içinde olmayan, çelişkilerin, çatışmaların eksik olmadığı, belki henüz bir sistemi olmayan, bildik mekanik bir sisteme de belki hiç ihtiyaç duymayacak olan, birlikte yaşama halini. Kadınların içinde, etrafında ya da yolunda olduğu “o” yaşama halini.

Bunu sadece direniş zeminini örgütlemekten ibaret göremeyeceğimiz gibi “henüz” bütün kadınları kapsıyor ya da kısa vadede illaki bütün kadınları kapsamalı da diyemiyoruz. Ama direndikleri zeminleri demokrasi zeminlerine de çeviren pratikleri, onları siyaset biliminin bilindik aktörleri olmaktan çıkarıp sistem dışı bir zihniyet yapılanması olarak düşünmemi sağlıyor. Gerçeküstü bir hal değil bu, son derece gerçek, rasyonel ve dönüştürücüler, üstelik ruhları da var ve capcanlı. Sadece mevcut dünya, inanmayı kasten zorlaştırıyor. Aynılık, teklik gibi standartların asıl, farklılığın, çeşitliliğin ve aykırılığın düzen düşmanı olduğu ajitasyonuyla mümkünler imkansızmış gibi sunuluyor.

Halbuki kadınlar da birbirleriyle pure bir anlaşma halinde değiller. Sıklıkla anlaşamıyoruz. Sadece fikirsel ayrılıklar açısından değil; mesela hepimiz aynı dili konuşmuyoruz. Türkiye’de Kürt kadınlar on yıllardır beraber yürüdükleri Kürt olmayan kadınlardan artık Kürtçeyi öğrenmelerini bekliyorlar. Ortadoğu’da benzer bir talep Arap kadınlardan geliyor. Ama kimse dünyanın bilim dili İngilizce, İngilizce bilen daha değerli gibi bir gerekçeyle talep oluşturmuyor. Herkes ekoloji ile kadın özgürlüğü arasında aynı yerden bir bağ kurmayabiliyor, hatta bağ kurmayabiliyor. Bazılarımız hukuka, bazılarımız ahlaka, bazılarımız ise sadece Allah’a inanıyor. Erkeklerle ilgili bile çeşitli fikirlerimiz var; dönüşümü savunanlar kadar beraber olmanın imkansızlığında ısrar edenler de var. Metafiziğin dozu kaçtığında ya da aşırı materyalistleştiğimizde birbirimize göz bile deviriyoruz.

Ama kimse kimseyi öldürmeye, kapatmaya, yakmaya, işkence ya da tecavüz etmeye yeltenmiyor. Anlatıyor, kendi hikayesini anlatmaktan, yeni hikayelere girişmekten ve diğerlerinin hikayeleriyle buluşmaktan vazgeçmiyor. Hikayeler arttıkça geçmiş de bugün de yarın da bize anlatılandan bambaşka bir rota kazanıyor. Dogmalar yerini akışkanlığa, akışkanlık da özgürlük fikrine bıraktıkça çeşitliliklerimiz anlam kazanıyor. Sistem dışında hissetmek, düşünmek ve eylemek böylesine muazzam, bir o kadar da sıradan bir hakikati yaşayabilmemizi sağlıyor.

Sırf bunun için bile demokratik cumhuriyetten bahsedenlerin kadınlara, bu sade varoluşa ihtiyacı var. Çünkü eğer demokratik cumhuriyet birlikte yaşamanın mümkün ütopyasıysa; prototipini kadınlar uzun, çok uzun yıllardır oluşturuyor.

Ve engel olamadığım bir ses, kadınların da demokratik cumhuriyete ihtiyacı olduğunu söylüyor. Çünkü yerel olmak, hücreleri canlı tutmak ve yan yana getirmek ne kadar önemliyse muhalefet olmayı aşarak ama iktidar olmaya yanaşmayarak kendi sistemini, varoluşunun garantisi olarak zihniyetini esas haline getirmek de bir o kadar mecburiyet ve ihtiyaç olarak duruyor. Bir de Ursula’nın Shevek’inden öğrendiğimiz kadarıyla doğru yere bakmayı, çözümü doğru yerde bulmayı ve sorgulamaktan vazgeçmemeyi gerektiriyor. Ne diyordu;

“Kendi halkım dışarıya bakmayı reddettiği için başkalarının bize bakmasını sağlayabileceğimi düşündüm. Bir duvarın arkasında durmanın değil diğer toplumlar arasında bir toplum olmanın, diğer dünyalar arasında bir dünya olmanın, vermenin ve almanın daha iyi olacağını düşündüm. Ama yanıldım-kesinlikle yanıldım.”

Yanıldı çünkü bu pek hoş fikirleri için gittiği yer Urrastı. “ …devletlerden ve silahlarından, zenginlerden ve yalanlarından, yoksullardan ve sefaletlerinden başka hiçbir şey yok” dediği Urras. Doğru bir yürekle hareket etmenin, temiz bir yürekle hareket etmenin yolunun olmadığı Urras. İçine kâr, zarar korkusu ve güç isteği girmeden yapabileceğiniz bir şeyin olmadığı Urras. Hanginizin diğerine “üstün” olduğunu bilmeden ya da kanıtlamadan bir başkasına günaydın denemediği Urras. Diğer insanlara kardeş gibi davranılmayan, onları kullanmaları ya da aldatmaları, onlara emretmeleri ya da itaat etmeleri gereken Urras.[1]


[1] Ursula K. LeGuin, Mülksüzler, İstanbul: Metis Yayıncılık, 11. Basım, Şubat 2012, s.294.

Etiketler: CumhuriyetDemokrasiDemokratik CumhuriyetKürtKürt kadın mücadelesiKürt kadınlarSayı 171sümer
Önceki İçerik

“Hoş Geldiniz”

Sonraki İçerik

İnsanlığın Sırtındaki Hançer

Sonraki İçerik
Ekolojik Adalet ve Direniş: Kürdistan ve Türkiye’de Demokratik Ekoloji Mücadelesi

Ekolojik Adalet ve Direniş: Kürdistan ve Türkiye’de Demokratik Ekoloji Mücadelesi

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.