Demokratik modernite paradigması, kapitalist modernitenin yarattığı toplumsal çürüme ve yabancılaşmaya karşı alternatif bir yaşam modeli sunmaktadır. Kadın özgürlüğünü, ekolojik yaşamı ve demokrasiyi esas alan bu yaklaşım, toplumsal sorunların çözümünü devletçi ve güvenlikçi anlayışlarda değil, örgütlü toplumun öz gücünde görmektedir
Kapitalist modernist sistem, sürekliliğini kendi ürettiği kriz ve kaos süreçlerini yeniden yapılanma fırsatına dönüştürerek sağlamaktadır. Ekonomik sömürü ve siyasal baskı mekanizmalarının yanı sıra toplumun kolektif hafızasını, ahlaki-politik dokusunu ve örgütlü yaşam dinamiklerini hedef alan çok boyutlu mücadele stratejileri geliştirmektedir.
Egemenlikli güçlerin, topluma karşı yürüttükleri görünür, örtük ya da özel politikaların binlerce yıllık bir tarihten beslendiği bilinmektedir. Günümüze kadar, farklı dönemlerde çeşitli formlarda gelişen yönelimler, özellikle kadınlar ve gençler üzerinden toplumun bütününe yayılıp, özsel değerlerinden koparılan, kendisi için “risk” oluşturmayan, iradesi kırılmış bir toplum yaratma arzusuna dayanır.
Yaratılmaya çalışılan bu toplum formu “özel savaş politikaları” kapsamında değerlendirilebilir. Özel savaş, toplumun öz iradesini, öz değerlerini ve öz örgütlülüğünü aşındırmayı; toplumu içeriden çözmeyi ve denetim altına almayı hedefleyen kapsamlı ve sistematik bir müdahale ve saldırı biçimidir.
Özellikle son yıllarda özel savaş politikaları bağlamında yoğunca tartışılan, toplum kırımı hedefine dayalı geliştirilen, kadın ve gençlerin araçsallaştırılmasına dair uygulamaların üzerinde dikkatlice durulmalıdır. Çünkü toplumların dinamik özneleri olan kadınlar ve gençler, toplumun değişim, dönüşüm ve özgürleşme potansiyelini temsil eder. Toplumun demokratikleşmesi, özgürleşmesi ve kendi iradesiyle yaşamını örgütlemesi gençlik ve kadın dinamizmi üzerinden örülür. Dolayısıyla iktidarlar açısından kadınların ve gençlerin örgütlü, bilinçli ve özgür olması, verili sistem açısından ciddi bir tehdit olarak algılanır. Çeşitli yöntemlerle bilince, örgütlülüğe müdahaleleri işte bu noktadan başlar.
Güncelde yakıcı olarak hissedilen yönelim ise kapitalist sistemin ürettiği ekonomik krizin, derinleşen bir yoksullukla toplumu baş başa bırakmasıdır. Yoksulluk yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda toplumsal denetim aracıdır. İşsiz bırakılan, üretimden koparılan, geleceksizliğe mahkûm edilen toplum kesimleri sistem karşısında daha savunmasız hâle getirilir. Özellikle kadınlar açısından yoksulluk çok daha derin sonuçlar doğurur.
Kuşkusuz, Kürt sorununun demokratik zeminde çözümü yerine, güvenlikçi politikaların yürütülmesinin yoksullaştırma üzerinde yoğunca etkileri de vardır. Yürütülen savaş politikalarının yarattığı ekonomik ve toplumsal tahribat bu gerçeği daha görünür kılmaktadır. Köy boşaltmalarıyla başlayan zorunlu göç süreçleri, toplumu üretimden ve toprağından koparmış, köye dayalı ekonomik yaşamın tasfiye edilmesiyle birlikte binlerce aile kentlerin yoksul mahallelerine sürüklenmiştir. 2015-2016 yıllarında onlarca Kürt kentinde yaşanan yıkımlar ise bu tabloyu daha da ağırlaştırmıştır. Yerinden edilme, işsizlik, yoksulluk, toplumsal parçalanma ve güvenlikçi politikalar özellikle kadınların yaşamında çok yönlü sonuçlar yaratmıştır.
Özel savaş politikaları tam da bu zemin üzerinde etkili olmakta, ekonomisiz kılınan toplum bir yandan tüketim kültürüyle kuşatılırken diğer yandan bireycilik ve rekabetçilik teşvik edilerek, yabancılaşma sistematik biçimde derinleştirilmektedir. Toplumsallığın yerine yalnızlık, ortak üretimin yerini “hep bana, daha çok bana” anlayışı, kolektif yaşamın yerine bireysel kurtuluş arayışları yerleştirilmeye çalışılmakta, böylece toplum kendi öz değerlerinden uzaklaştırılarak yönetilebilir hâle getirilerek, çürütülmektedir.
Kadınlar ve gençler bu politikaların en temel hedefidir. Gençliğin uyuşturucu, çeteleşme, sanal bağımlılık ve çeşitli suç ağları üzerinden etkisizleştirilmesi, politikaların uygulanma alanlarıdır. Gençliğin mücadeleci enerjisi toplum karşıtı alanlara yönlendirilerek, toplumsal örgütlülükten uzaklaştırılmakta ve geleceksizliğe mahkûm edilmektedir.
Kadınlar açısından ise süreç çok daha karmaşık-komplike bir hâl alır. Kadın bedeni ve emeği üzerinden geliştirilen sömürü politikaları, medya-eğitim-sanat-kültür aracılığıyla yayılan cinsiyetçi kültür, şiddet ve ekonomik bağımlılık ilişkileri kadın iradesini hedef almaktadır. Genç kadınlara yönelik çeşitli manipülasyon yöntemleri, duygusal sömürü, ekonomik vaatler ve sosyal ilişkiler üzerinden geliştirilen yönelimler, kadınlar olarak uzun yıllardır dikkat çektiğimiz yaklaşımlar arasındadır.
Bu temelde gündemleşen “ajanlaştırma” olgusunu, toplumun kendi değerlerine yabancılaştırılması, kadınların ve gençlerin kendi toplumsal gerçekliğine karşı kullanılabilecek konuma getirilmesi gibi daha geniş bir perspektif içerisinde değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Geniş bir perspektiften bakıldığında madde kullanımından fuhuş politikalarına, dijital manipülasyondan kültürel yozlaştırmaya kadar birçok yönelim, toplum karşıtı, toplumu çürütme ve yok etme pratikleridir.
Kadın kırımı politikaları da bu bütünlüğün bir parçasıdır. Kadın cinayetleri, şüpheli kadın ölümleri, cinsel şiddet ve taciz vakaları vb. kadın iradesine dönük saldırılarının sonuçlarıdır. Her gün kadınların yaşam hakkının hedef alınması, kadın bedeninin denetim altına alınmaya çalışılması ve kadın emeğinin sömürülmesi bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle kadınlar olarak, kadın kırımı ile özel savaş politikaları arasındaki ilişkiyi görünür kılma noktasında daha ısrarcı olmak zorundayız. Aynı zamanda kadınların tarihsel bilgi birikimini, toplumsal rolünü ve yaşamı örgütleme gücünü görünür kılmak, bu politikalara karşı güçlü bir mücadele zemini yaratacaktır. Çünkü çeşitli politikalarla toplum parçalanmaya çalışılırken, kadın özgürlük paradigmasıyla toplumun yeniden örülmesi esas alınmaktadır.
Demokratik modernite paradigması, kapitalist modernitenin yarattığı toplumsal çürüme ve yabancılaşmaya karşı alternatif bir yaşam modeli sunmaktadır. Kadın özgürlüğünü, ekolojik yaşamı ve demokrasiyi esas alan bu yaklaşım, toplumsal sorunların çözümünü devletçi ve güvenlikçi anlayışlarda değil, örgütlü toplumun öz gücünde görmektedir.
Bu nedenle kadınların ve gençlerin mücadelesi yalnızca belirli hakların kazanılması mücadelesi değildir. Aynı zamanda toplumun varlığını, hafızasını ve geleceğini savunma mücadelesidir. Toplumsal çözülmeye karşı kadınların örgütlü iradesi ve gençliğin özgürlük arayışı güçlü bir direniş hattıdır.
Barış ve demokratik toplum tartışmalarının yoğunlaştığı bugünlerde, temel ihtiyaçlardan biri de “toplumu savunmak” ve toplumun ahlaki, politik, kültürel ve ekonomik savunma mekanizmalarını güçlendirerek, örgütlendirilmesidir. Kadınların ekonomik öz yeterliliğinin geliştirilmesi, gençlerin demokratik yaşam süreçlerine katılması ve kolektif yaşam kültürünün büyütülmesi özel savaş politikalarına karşı en güçlü cevaptır.
Bugün her zamankinden daha fazla kadın-gençlik örgütlülüğüne ve demokratik mücadeleye ihtiyaç vardır. Çünkü kadın, gençlik, toplum karşıtı politikaları boşa çıkaracak en temel toplumsal güçtür. Toplumun geleceği de ancak bu özgürlük ve örgütlülük zemininde inşa edilebilir ve kazanılabilir.

