Kapitalist modernitenin kadına sunduğu iki seçenek vardır: Ya kamusal alandan tamamen dışlanarak işsizlikle yani bağımlılıkla cezalandırılmak ya da güvencesiz, esnek ve ucuz iş gücü olarak sömürülmek. Kadın işsizliği, kadının en temel öz savunma mekanizması olan ekonomik bağımsızlığını elinden alırken; onu ucuz iş gücü olarak gören sistem, kadının emeğini ve kimliğini değersizleştirir
Bir analize başlarken geçmişe vurgu yapmak kaçınılmaz bir gerekliliktir. Çünkü hakikatin izini sürenler, bugünün krizlerini doğuran yapısal sistemin gelişim aşamalarını da sorgulamak zorundadır. Bu yazının her satırında ifşa edeceğimiz kırım politikalarının tarihsel bir arka planı olduğunu ve tüm bunların toplumu yeniden dizayn etme amacını taşıdığını belirtmek gerekir. Zira kadın, tarih boyunca hep bir sömürge, ekonomiden yalıtılmış bir kurban ya da sistem çarklarının bir nesnesi değildi; aksine, ekonominin başat öznesiydi. Anacıl toplum döneminde ekonominin, yani yaşamı sürdürme ve evi yönetme biliminin, kadının etrafında şekillendiğini, ancak kastik katilin yarattığı iktidarcı/devletli sistemle birlikte bu kavramın, yaşamı var eden bir pratikten erkeğin sistemin mülkiyet biriktirme aracına dönüştürüldüğünü biliyoruz. Nitekim Silvia Federici’nin de işaret ettiği gibi, kapitalizme geçiş ve çitlerle çevirme süreci, en başta kadın bedeninin mülkleştirilmesi ve bu kastik sistemin ihtiyaç duyduğu iş gücü üretimi için bir üretim makinesine dönüştürülmesi tarihiyle başlar.
Dolayısıyla günümüzde bu tarihsel gerçeklikten koparılmış, hakikati çalınmış bir kadın gerçekliğiyle karşı karşıya olmak bir kader değil; sistemsel ve ideolojik bir operasyondur. Yola bu bilinçle koyulmak, sömürü ağlarını parçalamanın ilk adımıdır. İşte tam da bu noktada, dün klanın etrafında yaşamı ve ekonomiyi ören kadın dehası; bugün kapitalist modernitenin çarkları arasında en derin yoksulluğun, güvencesizliğin ve görünmez kılınan emeğin öznesi hâline getirilmiştir.
Tarihsel süreç boyunca kadının üretim araçlarından, toprağından ve komünal bağlarından koparılması, günümüzde kendini kadın yoksulluğu olarak somutlaştırmaktadır. Ancak bu yoksulluk, salt bir nakit eksikliği ya da istatistiksel bir veri değil; kadını iradesizleştirmeyi, erkeğe ve devlete bağımlı kılmayı hedefleyen ideolojik bir kuşatmadır. Günümüz dünyasında neoliberal politikalar eliyle derinleştirilen işsizlik ve ekonomik şiddet, kadını yaşamın dışına iterek sömürgeleşme sürecini tamamlamak ister. Paranın tanrılaştırıldığı, her şeyin metalaştığı bu vahşi düzende, hiçbir güvencesi ve geçim kaynağı bırakılmayan kadın; sadece emeğiyle değil, tüm varlığıyla hegemonik sistemin açık hedefi hâline gelir. Dolayısıyla günümüz kadın yoksulluğu; kadını kendi hakikatinden, bedeninden ve özgürlüğünden kopararak illegal sömürü ağlarının, uyuşturucunun ve beden sömürgeciliğinin pençesine iten yapısal bir basamaktır.
Kapitalist modernitenin kadına sunduğu iki seçenek vardır: Ya kamusal alandan tamamen dışlanarak işsizlikle yani bağımlılıkla cezalandırılmak ya da güvencesiz, esnek ve ucuz iş gücü olarak sömürülmek. Kadın işsizliği, kadının en temel öz savunma mekanizması olan ekonomik bağımsızlığını elinden alırken; onu ucuz iş gücü olarak gören sistem, kadının emeğini ve kimliğini değersizleştirir. Bu yoksulluk tesadüfi değildir. Maria Mies’in kavramsallaştırdığı üzere kapitalizm, kadının emeğini adeta doğal bir kaynak gibi bedavaya ya da en ucuza kapatarak varlığını sürdüren ataerkil bir birikim modelidir. Bu mekanizmanın ürettiği yapısal sonuç ise derinleşen kadın yoksulluğudur. Bu yoksulluk, sadece ekonomik bir endeks değil, kadını ahlaki-politik toplumun koruyucu ağlarından koparan sistemsel bir şiddettir. Temel yaşam standartlarından mahrum bırakılan, emeği ve iradesi hiçe sayılan kadın; kapitalizmin ve ataerkinin en karanlık yüzü olan illegal istismar mekanizmaları ve uyuşturucu gibi illegal pazar ağlarının pençesine tam da bu yapısal çaresizlik zemininde itilmektedir.
Tam da bu noktada, kapitalist modernitenin en karanlık yüzü olan illegal pazar ağları, yapısal yoksullukla çemberi daraltılan kadını bir av gibi kuşatır. Bu kuşatmanın en çıplak ve vahşi pratikleri ise beden tacirliği ve uyuşturucu şebekeleri eliyle yürütülmektedir. Liberal sistemin sektör, tercih ya da kişisel özgürlük illüzyonlarıyla ambalajlamaya çalıştığı bu sömürü biçimi; kadın perspektifinden bakıldığında asla bir seçim değil, ataerkinin kadının bedeni ve ruhu üzerindeki mutlak egemenlik savaşıdır. Maddi bağımlılık ve işsizlik kıskacında hiçbir güvencesi kalmayan kadın, kendi bedeni üzerinde söz hakkını yitirmeye zorlanır. Bu durum, kadının kendi doğasına ve varlığına yabancılaştırılması, yani en radikal biçimiyle beden sömürgeciliğidir. Sistem, kadını önce ekonomiden soyutlayarak yaşam bağlarını koparır, ardından bu çaresizliği illegal pazarın baronlarında artı değere dönüştürür.
Benzer bir sistemsel imha mekanizması, uyuşturucu ve ağır suç ağları üzerinden devreye sokulur. Ekonomik şiddetle nefessiz bırakılan, yarını güvencesiz ve toplumdan soyutlanmış kadınlar; uyuşturucu çeteleri için hem ucuz birer kurye hem de bağımlılık ilişkileri üzerinden rehin alınacak köleler hâline getirilir. Uyuşturucu ağları, kadını sadece fiziksel olarak çökertmekle kalmaz; ahlaki-politik toplumun özü olarak tanımlanan o iradeli, düşünen ve toplumsallığı kuran bilinci hedef alır. Burada devreye giren mekanizma, Frantz Fanon’un sömürgecilik analizlerinde betimlediği o köklü yabancılaştırma hamlesidir. Sömürgeci sistem, sömürgeleştirdiği öznenin zihnini ve öz güvenini felç ederek onu kendi hakikatinden koparır. Kadın, uyuşturucu ve suç sarmalında kimliğinden, iradesinden ve öz savunma gücünden tamamen arındırılarak sistemin yasa dışı çarklarında harcanabilir bir nesneye dönüştürülür. Dolayısıyla ne bu illegal ağlar ne de uyuşturucu münferit birer suç örgütü faaliyeti değildir. Her ikisi de hegemonik sistemin, kadının sömürgeleşme sürecini tamamlamak için devreye soktuğu örgütlü birer kadın kırımı mekanizmasıdır.
O hâlde, kapitalist modernitenin ve ataerkinin kadını mülksüzleştirerek, yoksullaştırarak, bedenini ve iradesini sömürgeleştirerek ördüğü bu kuşatma nasıl parçalanacaktır? Jineolojî, bu karanlık tablo karşısında bize salt bir mağduriyet analizi sunmaz; aksine, bu sarmaldan çıkışın radikal yol haritasını çizer. Bu illegal şebekeler, uyuşturucu ve ekonomik şiddet ağları münferit yasal tedbirlerle ya da liberal sistemin iyileştirme vaatleriyle ortadan kaldırılamaz. Çünkü sorun sistemin bizzat kendisidir. Çözüm, kadının kendi tarihsel hakikatiyle yeniden buluşmasında, yani toprağıyla, üretimiyle ve komünal bağlarıyla yeniden köprüler kurmasında gizlidir.
Kadın yoksulluğuna ve sömürüsüne karşı geliştirilecek en temel strateji, kadının çok boyutlu öz savunma mekanizmasını harekete geçirmektir. Bu öz savunma, yalnızca fiziksel bir karşı koyuş değil; kadının kendi yaşamı, emeği ve bedeni üzerinde ideolojik, entelektüel ve ekonomik olarak irade sahibi olmasıdır. Bu bağlamda, ataerkinin mülkiyet biriktirme ve tahakküm kurma aracı hâline getirdiği piyasa ekonomisine karşı; yaşamı besleyen, kadını koruyan ve toplumsallığı esas alan komünal ekonomiyi yeniden inşa etmek hayati bir zorunluluktur. Kadın kooperatifleri, kolektif üretim komünleri ve dayanışma ağları; sadece ekonomik birer alternatif değil, kapitalist modernitenin uyuşturucu ve tahakküm pazarlarına karşı örülmüş en güçlü toplumsal barikatlardır. Kadınlar kendi üretim alanlarını yarattıkça, birbirlerinin koruyucu gücü hâline geldikçe sistemin çaresizlik üzerinden kurduğu sömürü ağları da işlevsiz kalacaktır.
Hakikati Çalınan Kadın, kendi kurucu rolünü hatırlayıp ahlaki-politik toplumun öncülüğünü üstlendiğinde, kapitalizmin çarkları boşa dönecek ve yaşam, kendi gerçek öznesiyle yeniden anlam kazanacaktır. Sömürü ağlarını parçalamak bir ütopya değil; kadının kendi hakikatine, yani yaşamı var eden o özgür köklerine geri dönme bilinci ve eylemidir.

