Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Patriyarkal Kapitalizmde Erkek Şiddetini Meşrulaştıran Mekanizmalar ve Yapılar

Özgül Saki Özgül Saki
18 Ekim 2026
Yazı
0
Erkeklik Krizi ve Yeniden İnşası
0
SHARES
2
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Kürt meselesinin çözümsüzlüğe sürüklenmesi ve bir güvenlik sorunu hâline getirilmesiyle hepsi silahlı erkekler olan özel harekâtçılar, bekçiler, polisler önce Kürt illerinde, sonra giderek ülkenin her kentinde kamusal alanın belirleyicisi oldular

Patriyarkal kapitalist sistemin yeniden inşası, egemenler tarafından kadın bedeni, emeği ve kimliği üzerindeki baskı ve denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, savaş koşullarının, çatışmalı süreçlerin sürekliliğini garanti altına alma yoluyla gerçekleştiriliyor.

Böylece “güvenlik” hem uluslararası ilişkilerde hem de ulus ölçeğinde iktidarların hikmetinden sual olunmaz bir kavramı olarak işlev kazanıyor.

Bu bağlamda devlet şiddeti, yalnızca sınır ötesi askeri müdahalelerde ya da iç çatışmalarda görünür hâle gelen, ani ve istisnai bir olgu olarak değil, gündelik hayatın dokusuna yayılmış sürekli bir iktidar pratiği olarak kendini gösteriyor.

Kadın bedeni savaş alanına, kadın emeği ucuz kaynağa, kadın kimliği denetlenecek tehdide dönüştürülüyor. “Ulusal güvenlik”, “kamu düzeni” ve “toplumsal huzur” adı altında kurulan bu mekanizma, şiddeti uygulayanı hesap vermekten kurtarırken şiddete uğrayanı görünmez kılıyor.

Savaş ve çatışma koşullarında cinsel şiddet, zorla yerinden edilme, gözaltı ve işkence, kadın bedenini doğrudan hedef alan bir savaş stratejisi olarak kullanılırken; “barış” dönemlerinde de aynı mantık, hukuki ve kurumsal araçlarla sürdürülür. Kadına yönelik şiddet failleri için cezasızlık uygulamaları, haksız tahrik ve iyi hâl indirimleri, koruyucu mekanizmaların işlevsizleştirilmesi ya da tasfiyesi, kadın örgütlerinin ve muhalif kadınların kriminalize edilmesi, devletin kadın bedeni ve yaşamı üzerindeki denetimini koruyan mekanizmalar olarak çalışıyor. Devlet bu noktada, şiddetin yalnızca bir “önleyicisi” değil, çoğu zaman bizzat üreticisi, meşrulaştırıcısı ve görmezden gelen tarafı olarak konumlanıyor. “Güvenlik” söylemi bu yolla kadınlar için, LGBTİ+’lar için ve tüm ezilenler için güvence değil, katledilme, baskı ve denetim anlamına geliyor.

Erkek şiddetini mümkün, meşru, tekrar edilebilir ve çoğu zaman cezasız kılan kurumsal düzenin, toplumun hücrelerine kadar işlemiş patriyarkanın kodları ile çalıştığını biliyoruz.

Aile, okul, militarizm ve milliyetçilik, hukuk, emek rejimi, din kurumu, medya üzerinden cinsiyetçi iş bölümü “kurumsal dolaşım” içinde öğreniliyor ve pekiştiriliyor.

Burada erkekliğin kurumsal dolaşımından söz edilebilir. Çocuk ailede otoriteyi öğrenir; okulda cinsiyet hiyerarşisini ve itaati; askerlikte emir-komuta, silah ve düşman üzerinden erkekliği; çalışma hayatında rekabet ve iktidarı; siyasette ve medyada bunların meşruiyetini görür. Hukuk ve kolluk ise bu düzenin yaptırım ve cezasızlık mekanizmasını oluşturur.

Güvenliği devletin çıkarlarının korunmasıyla özdeşleştiren siyasal rejimler “ulusal güvenlik” adına yürütülen politikaları doğal ve evrensel bir gerçeklik ve gereklilik olarak savunur. Devletin “güvenlik” söyleminin milliyetçiliği ve militarizmi güçlendirerek erkek şiddetini meşrulaştıran yapısı toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretmeden işleyemez.

Milliyetçilik kadınları ulusun biyolojik üreticisi, kültürel taşıyıcısı ve sınır çizgisi olarak tanımlar, kadının bedeni üzerinde yalnızca ahlaki değil politik hak iddia eder. Cynthia Enloe’nun militarizmi, yalnız ordu ve silahlanma değil, askeri değerlerin, hiyerarşinin ve şiddet kapasitesinin toplumsal yaşamın normal ve değerli bir parçası olarak benimsenmesi süreci olarak tanımlaması bugün kadın cinayetlerindeki tırmanış, yeni nesil suç örgütleri ve son dönemdeki okul saldırılarını analiz etmede oldukça yol gösterici bir değerlendirme. Böylece kadın bedeni ulusal sınırın ve namusun taşıyıcısı olarak kodlanır. Savaş ve çatışma koşullarında cinsel şiddetin bir strateji olarak kullanılması, aynı mantığın “barış” döneminde ahlak, namus ve “milli değerler” söylemiyle sürmesi bu yolla mümkün kılınır. Kadının bedeni üzerindeki denetim, “tehdit altındaki ulus” imgesiyle meşrulaştırılır.

TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, 15’inci toplantısında Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin “Kadınlar savaşın pompaladığı, pekiştirdiği oldukça milliyetçi ve militarist bir erkeklik biçiminin gölgesinde yaşamak zorunda bırakıldılar. Kürt meselesinin çözümsüzlüğe sürüklenmesi ve bir güvenlik sorunu hâline getirilmesiyle hepsi silahlı erkekler olan özel harekâtçılar, bekçiler, polisler önce Kürt illerinde, sonra giderek ülkenin her kentinde kamusal alanın belirleyicisi oldular.” diyen raporu, milliyetçilik, militarizm kıskacında erkek şiddetinin güçlenmesini kapsamlı ele alıyordu. Yine aynı raporda Hakikat ve Yüzleşme Komisyonu kurularak Cizre, Nusaybin, Yüksekova’da savaş suçlarının incelenmesi önerisi ile cinsel şiddet faili üniformalı erkekler ve onları koruyup kollayan yapılar yargılansın talebinin komisyondaki iktidar temsilcileri tarafından nasıl şiddet yoluyla bastırılmaya çalışıldığına şahit olduk.

Militarizmin erkeklik üzerindeki etkisi soyut bir benzerlik değil, yasalara ve gündelik pratiklere yansıyan somut bir düzen. Askerlik 20-41 yaş arasındaki her erkek için zorunludur ve vicdani retçilerin başvurabileceği bir mekanizma imkânsızdır. Böylece itaat, yalnızca bir yükümlülük olarak değil, erkekliğin devlet eliyle sınanması olarak dayatılır.

Burada kurulan ilişki mekanik bir neden-sonuç ilişkisi değil, aynı mantığın eş zamanlı bütünlük içinde işlemesi. Devlet silahı ve zoru “meşru” koruma aracı olarak kutsarken, birçok erkek de “namus”, “ailesini koruma” ya da “sahip çıkma” adına silaha ve zora başvurmayı doğal hatta zorunlu buluyor.

Savaş, militarizm ile erkek egemenliğinin en yoğun biçimde birleştiği an ve kadın bedeni bu birleşimin cephesine dönüştüğü alan.

Bosna Savaşı’nda tecavüz, kendiliğinden ortaya çıkmış bir “savaşın sonucu” değil, “etnik temizliğin” bir aracıydı. Ortadoğu’da benzer bir örüntü Ağustos 2014’te Şengal’de yaşandı. IŞİD, Ezidi kadın ve kız çocuklarını “cinsel köle” olarak tutuyor; onları satıyor, hediye ediyor ve miras bırakıyordu. Kadın bedeninin savaş meydanına dönüştürülmesinin sadece bu iki coğrafya ile sınırlı olmadığını biliyoruz. Bugün cinsel şiddet, Filistin’den Ukrayna’ya, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya tüm savaş ve çatışma süreçlerinde sistematik bir savaş suçu olarak işlenmeye devam ediyor.

Burada tecavüze maruz bırakılan ve tecavüz sonucu hamile kalan kadınların hem Bosna’da hem de Şengal’de çocuklarını yanlarında tutmak istediklerinde kendi topluluklarından da baskı gördükleri, dışlandıkları uluslararası raporlara yansıdı. Bu, patriyarka ile milliyetçiliğin birbirini güçlendiren yapısına ilişkin en trajik olaylardan biri bana kalırsa.

Hemen her gün deneyimlediğimiz gibi patriyarkal kapitalist sistem yalnızca zor yoluyla işlemez.

Althusser’in devletin zor aygıtları ve ideolojik aygıtları ayrımı bu tartışmayı genişletir. Polis, ordu, mahkemeler, cezaevleri ve hükümet gibi doğrudan zor ve şiddet yoluyla işleyen, kamusal alanda etkin olan kurumlar diye tanımlanır.

Okul, aile, din kurumları, medya, hukuk sistemi, kültürel kurumlar çoğunlukla “özel” alanda etkili olan, esas olarak ideoloji yoluyla işleyen, rıza üreten ve kişilerin mevcut düzeni doğal ve kaçınılmaz görmesini sağlayan mekanizmalar olarak iş görür.

Kuşkusuz bu iki düzey mutlak olarak birbirinden ayrı değildir; aksine bugün tam anlamıyla iç içe geçmiş yapılar olarak üretim ilişkilerinin yeniden üretimini, mevcut sömürü ve her türlü tahakküm ilişkilerinin yeniden üretilmesini mümkün kılacak toplumsal ilişkiler inşa ederler.

Her ne kadar Althusser cinsiyet eşitsizliğini merkeze almasa da, kapitalist toplumlarda baskın ideolojik aygıtlar olarak tanımladığı aile, okul ve kilise üçlüsü feminist bir perspektifle yeniden değerlendirilebilir. Söz konusu kurumların sınıf ilişkilerinin olduğu kadar erkek egemenliğinin de başlıca üretim alanları olduğu aşikâr.

Feminist Bellek’te Yasemin Özgün aileyi şu şekilde tanımlıyor:

“Toplumsal bir kurum, egemen bir ideoloji, evrenselci bir mit ve toplumsal normları pekiştiren bir örgütlenme biçimi olarak modern dönemde tek eşli ve heteroseksüel formuyla insanların yaşamlarını sürdürdükleri temel bir zemin, doğal bir ortam olarak varsayılır.”

Bu tanımın vurguladığı “doğallık” varsayımı, ailenin ideolojik işleyişinin anahtarıdır. Aile, tarihsel ve toplumsal olarak kurulmuş bir ilişkiler bütünü olmaktan çıkarılıp kendiliğinden, evrensel ve sorgulanamaz bir zemin olarak sunulduğunda, içindeki erkek egemen pratikler de doğallaşır. Kadının ücretsiz bakım ve ev emeği “sevgi” ve “fedakârlık” olarak kodlanır, erkeğin hanenin reisi olması “doğal” bir düzen sayılır. Tek eşli ve heteroseksüel biçimin normatif kabul edilmesi ise bu modelin dışında kalan yaşam biçimlerini sapma, tehdit ya da düzensizlik olarak damgalar. Böylece aile, kapitalizmin emek gücünü yeniden ürettiği yer olduğu kadar, patriyarkal pratiklerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı ilk ve en yoğun öğrenme alanı olur.

Bu “doğallık” varsayımı, AKP iktidarının aileci politikalarının ideolojik zeminini oluşturur. Aile, 2011’de kadın politikalarını “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” çatısı altında toplayan kurumsal dönüşümden sonra neredeyse tamamen kadın ile aile arasında özdeşlik kuran bir politik alanı adım adım devletin tüm kurumlarına empoze ediyor. 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi ve ardından “Aile ve Nüfus On Yılı” ile sürdürülmesi bu yaklaşımın somut ifadeleri. Kadın bedeni burada kişinin özerk alanı olarak değil, nüfus politikasının aracı olarak ele alınır. Böylece doğurganlık ve bakım emeği, “milli bir görev” olarak yüceltilir, kadının emeği, bedeni, kimliği bir kez daha görünmez kılınır.

İbadethane, cemaat, tarikat ve Diyanet gibi kurumlar, aileyi ve kadınların aile ilişkileri içinde değersizleştirilmesini kutsal bir çerçevede yeniden üretir.

15 Ağustos 2025 tarihli Cuma hutbesinde “kul hakkı” işlenirken Medeni Kanun’daki eşit miras paylaşımının İslam’a aykırı olarak nitelendirilmesi;

1 Ağustos 2025 tarihli hutbede kadınların giyim tarzı, “edep” ve “ahlak” gibi kavramlar üzerinden eleştirilmesi; ama kadın cinayetleri ve çocuk istismarı karşısında sessiz kalması Diyanetin tarikat ve cemaatler ile iç içe bu ideolojik işleyişin devlet katındaki etkili kurumu olduğunu apaçık gösteriyor.

İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in 29 yaşındaki bir “müritle” imam nikâhıyla evlendirdiğini söyleyerek çocuğun cinsel istismarını meşrulaştırması, daha birkaç gün önce Fatma Nur Çelik ile birlikte şüpheli şekilde ölü bulunan kızı Hifa İkra’yı istismar ettiği gerekçesiyle yargılanan Kur’an’a Hizmet Vakfı yöneticisi Ayhan Şengüler’in bir gün bile tutuklanmadan beraat ettirilmesi bu sistemde arızi değil, sürekliliği olan uygulamalar.

AKP’nin aileci politikalar ile kurduğu paradigmanın hukuki karşılığı, 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı oldu. Kadına yönelik şiddetle mücadelede temel bir güvence olan sözleşmenin, “aileyi yıktığı” ve “eşcinselliği normalleştirdiği” iddiasıyla terk edilmesi, bugün LGBTİ+ derneklerine yapılan operasyonların, üstelik de “Ailem Güvende” ismi verilerek yapılmasına zemin hazırladı.

Sonuç olarak aile, devletin ikili cinsiyet rejimini yeniden kurduğu bir iktidar alanı olarak kadınlar kendi yaşamları üzerinde söz hakkı talep ettikçe, “aileye yönelik tehdit” olarak etiketlenmesini olağanlaştıran bir yapı olarak patriyarkal kapitalist sistemi ayakta tutan en etkili kurumlardan biri olmayı sürdürüyor.

Sosyalist feministler patriyarkadan çıkarı olanın yalnızca sistemin kurumları değil, tek tek erkeklerin de cinsiyetçi iş bölümünden yararlandığı belirlemesini daima vurgulamıştır. Bu anlamda sosyalist feminist kolektifin ücretli/ücretsiz emek kıskacında kadın emeği tartışmalarından süzülen ‘erkeklerden alacaklıyız’ kampanyası çok önemli bir politik mücadele hattı oluşturdu. Ayrıca ‘aile dışında hayat var’ kampanyası da aile kurumundaki katı cinsiyetçi iş bölümünden hane içindeki erkeklerin çıkarı olduğunu hiç olmadığı kadar politik mücadelenin konusu hâline getirdi. Çünkü sadece egemenlerin sorgulanması patriyarkayı tam da bu nedenle geriletemez. Sol, sosyalist, Kürt hareketi, sendikal yapılar, demokratik kitle örgütleri ve muhalif siyasal oluşumlar patriyarkal toplumun dışında kurulmuş adacıklar değil.

Erkeklik biçimleri, cinsiyetçi iş bölümü, kadınların sözünün değersizleştirilmesi, taciz ve şiddet bu yapılara da sirayet edebilir/ediyor.

Kritik sorun, şiddet ortaya çıktığında örgütlerin verdiği ilk tepkinin nasıl olduğunda düğümleniyor.

Fail “bizden biri”, “yoldaşımızdır”, “değerli bir kadrodur”, “meseleyi büyütmeyelim”, “karşı taraf kullanır” gerekçeleriyle kadınların beyanı değersizleştiriliyor, şiddet “özel mesele”ye indirgeniyor, kadından susması ve örgütün çıkarını gözetmesi mi bekleniyor?

Feminist politika yalnızca cezalandırıcı bir mekanizma değildir; önleme, güvenli ve bağımsız başvuru mekanizmaları, gizlilik, misillemenin önlenmesi, mağdurun korunması, erkek dayanışmasının kırılması ve örgütün dönüştürülmesini birlikte gerektirir. Bu hesaplaşma yalnızca kadına yönelik şiddetle sınırlanamaz: homofobik şakalar, transların dışlanması, “toplum hazır değil” ya da “tabanın hassasiyetleri var” gerekçeleriyle LGBTİ+’ların sözünün geri plana itilmesi de erkekliğin kendi zeminlerimiz içindeki yeniden üretim biçimleridir.

Bütün bunlar, patriyarkal kapitalist sistemin kadın bedeni, emeği ve kimliği üzerindeki denetimini yalnızca zorla değil, aileden okula, cemaatten orduya ve hatta kendi zeminlerimize uzanan kurumsal dolaşımla sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak bu düzen, hiçbir zaman tam ve kusursuz işleyen bir düzen olmadı, çünkü karşısında her dönem kadın mücadelesi, feminist mücadele vardı. Kadınlar, İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284’ün savunusunda, 8 Mart ve 25 Kasım yürüyüşlerinde, kadın cinayetleri ve çocuk istismarı davalarının takibinde, barış ve hakikat talebinde “güvenlik” adına kurulan tahakküm alanına güçlü müdahaleler yaptı. Egemenlerin sorgulanamaz saydığı güvenlik anlayışına karşı feminist hareket, güvenliği silahlanmada ve denetimde değil, şiddetsiz, eşit ve özgür bir yaşamda arıyor. Kadın bedeni savaş meydanı olmaktan çıkana, kadınlar hesap soran, karar veren ve yaşamı yeniden kuran özneler olana kadar bu mücadele sürecek.

Son olarak 1789 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde kadının adı yok diyerek 1791 Kadının ve Kadın Yurttaşın Hakları Bildirgesi’ni yazan Olympe de Gouges’dan bir alıntıyla bitiriyorum.

“ERKEK, adil olma yeteneğine sahip misin sen? Bir kadın soruyor sana bu soruyu; en azından bu hakkını kenara atamazsın onun. Söyle bana? Sana kim verdi, benim cinsiyetimi ezen egemenlik hakkını? Gücün mü? Hünerlerin mi? Yaratıcıyı bilgeliğinde gözlemle; eğer cesaretin varsa yakınlaşmayı istediğin doğanın içinde tüm büyüklüğüyle şöyle bir gezin, senin baskıcı gücüne kaynak oluşturabilecek bir örnek bul bana.”

Onun bu çıkışı devrimin çıkarları uğruna tehlikeli görüldü ve Olympe de Gouges giyotinle idam edildi.

Ondan seksen yıl sonra Paris Komünü günlerinde Louise Michel ve André Léo, Komün yöneticilerinin kadınların Komüne yardım önerilerini geri çevirmelerini yaygın erkek egemen anlayışın bir ürünü olarak değerlendirip eleştiriyordu. Çünkü Komün’de kadınların oy hakkı yoktu. “Kadınlar olmadan devrim yapabileceğinizi mi sanıyorsunuz?” diyerek 1789 Fransız Devrimi’nde kadınlara “kadın yurttaş” statüsü verilmesine rağmen yurttaşlık haklarının tanınmadığına atıfta bulunarak, “seksen yıl önce bunu denediler ama biz bir daha izin vermeyeceğiz” diyorlardı.

K. Marks Paris Komünü’nü işçi sınıfının iktidarının olası bir siyasal biçimi olarak tanımlıyor. Gerçekten de tüm ezme-ezilme ilişkilerinin ortadan kalktığı, devletin sönümlendiği bir toplumsal düzeni hedefleyen Paris Komünü kadınların özgürlüğü için de çok olumlu kararları yürürlüğe koymuştur ama karar mekanizmalarında kadınların yer almaması gerçeğini yok saymamızı gerektirmiyor bu durum.

Farklı zaman dilimlerinden, farklı coğrafyalardan kadınların dayanışmayla ilmek ilmek ördüğü kadın kurtuluş mücadelesi yolumuzu aydınlatsın.

Etiketler: BarışFeminizmKadın MücadelesiKapitalizmKürt kadın mücadelesiKürt kadınlarPatriyarkalSavaşSayı 190Şiddet ve Kamusal AlanŞiddetle Mücadele
Önceki İçerik

Kadının En Yakınındaki Erkek

Sonraki İçerik

Aile Yılında Yoksul Kadın

Sonraki İçerik
Erkeklik Krizi ve Yeniden İnşası

Erkeklik Krizi ve Yeniden İnşası

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.