Patriyarkal erkeklik, kadını eşit bir özne olarak kabul etmek yerine onun üzerinden kendisini tanımlamaya eğilimlidir. Kadının itaatini erkekliğin kanıtı, kadının bağımsızlığını ise erkekliğe yönelmiş bir tehdit olarak kurar
Bir kadın öldürüldüğünde toplumun ilk refleksi çoğu zaman faili bireyselleştirmek oluyor: “Nasıl bir canavar bunu yapabilir?” Böylece cinayet, toplumsal bir düzenin ürettiği sonuç olmaktan çıkarılıp tek bir erkeğin öfkesine, kıskançlığına, saplantısına ya da “cinnetine” indirgeniyor. Oysa kadın cinayetlerine biraz daha yakından baktığımızda karşımıza başka bir gerçek çıkıyor: Kadınların önemli bir bölümü sokaktaki yabancı tarafından değil, en yakındaki erkek tarafından öldürülüyor. Koca, sevgili, eski eş, baba, kardeş… Bu yakınlık yalnızca istatistiksel bir ayrıntı değil; erkek şiddetinin nasıl örgütlendiğini anlamanın anahtarlarından biri.
Çünkü patriyarka kadını yalnızca toplumun dışında değil, öncelikle evin içinde tanımlıyor. Kadının kim olacağına, nasıl yaşayacağına, kiminle ilişki kuracağına, ne giyeceğine, çalışıp çalışmayacağına, çocuk sahibi olup olmayacağına dair söz söyleme hakkını tarih boyunca erkeklere dağıtan bu düzen, kendisini yalnızca kaba kuvvetle kurmuyor. Gelenek, ahlak, namus, aile ve toplumsal roller üzerinden de yeniden üretiyor. Bu nedenle erkek şiddetini yalnızca fiziksel saldırı olarak ele almak eksik kalır. Şiddet, çoğu zaman kadının hayatını kontrol etme hakkının kendisi olarak ortaya çıkar. Telefonunu kontrol etmek, arkadaşlarını seçmek, eve giriş çıkış saatini belirlemek, ekonomik kaynaklarını sınırlamak, çalışmasını engellemek, kıyafetine müdahale etmek, boşanma kararını kabul etmemek… Bunların her biri kadının kendi hayatı üzerindeki iradesini daraltan iktidar biçimleridir. Cinayet ise çoğu zaman bu iktidarın ulaştığı en uç noktadır.
Tam da burada “aile” meselesine bakmak gerekiyor. Çünkü aile, toplumda yalnızca birlikte yaşamanın biçimi değil; bakımın, dayanışmanın, sevginin, sorumluluğun ve birbirinin yaşamını güvence altına almanın temel alanlarından biri olarak tanımlanabilir. Ancak aileyi bu anlamından koparıp yalnızca korunması gereken, ne pahasına olursa olsun sürdürülmesi gereken ve eleştirilemez bir kurum olarak görmek, kadınların yaşadığı şiddeti görünmezleştirebilir. Ailenin korunması ile aile içindeki güç ilişkilerinin korunması aynı şey değildir. Bir aile, üyelerinin yaşamını, özgürlüğünü ve eşitliğini güvence altına aldığı ölçüde dayanışma alanı olabilir. Kadının susturulduğu, şiddetin gizlendiği, erkeğin denetiminin meşrulaştırıldığı yerde ise “aile” kavramı, şiddeti görünmez kılan bir perdeye dönüşebilir.
Bu nedenle aileyi korumaktan söz ederken şu soruyu sormak gerekir: Kimi koruyoruz? Bir kadın şiddet gördüğünde “yuvasını dağıtmasın” deniliyorsa, çocukları için susması isteniyorsa, ekonomik bağımlılığı nedeniyle evliliğini sürdürmesi bekleniyorsa, burada korunan gerçekten kadın mıdır? Kadına “sabret” denilen yerde erkeğe neden “değiş” denilmez? Kadından evliliğini sürdürmesi beklenirken erkeğin şiddet uygulaması neden bu kadar uzun süre sorgulanmadan kalır?
İşte erkek egemenliğinin en güçlü taraflarından biri burada ortaya çıkar: Şiddeti yalnızca uygulayan erkek değil, şiddeti mümkün kılan toplumsal ilişkiler de vardır. “Karışma, aile meselesi.” Bu cümle, yüzyıllar boyunca kadınların maruz bırakıldığı şiddetin görünmez duvarlarından biri oldu. Ev, kamusal denetimin dışında tutuldu. Kadının yaşadığı şiddet “özel hayat” sayıldı. Erkek ile kadın arasındaki güç ilişkisi ise “karı-koca meselesi” olarak tarif edildi. Oysa kadınların yaşam hakkı özel hayat meselesi değildir. Bir kadının öldürülmesi kamusal bir meseledir. Çünkü kadınların yaşamını belirleyen toplumsal ilişkiler kamusal alanda da kurulmaktadır. Kadının ekonomik bağımsızlığı, eğitim hakkı, çalışma yaşamına katılımı, güvenli barınma imkânı, hukuka erişimi ve siyasal temsili; şiddetten uzak bir yaşamın doğrudan koşullarıdır.
Bu nedenle kadın cinayetlerini yalnızca adli bir problem olarak ele almak, meselenin yarısını görmektir. Diğer yarısı iktidardır. Erkek, kadının hayatı üzerinde neden hak iddia eder? Neden boşanmayı bir hak değil, kendisine yapılmış bir saldırı gibi algılayabilir? Neden kadının başka bir hayat kurmasını kendi erkekliğine yönelik bir tehdit olarak görebilir? Çünkü patriyarkal erkeklik, kadını eşit bir özne olarak kabul etmek yerine onun üzerinden kendisini tanımlamaya eğilimlidir. Kadının itaatini erkekliğin kanıtı, kadının bağımsızlığını ise erkekliğe yönelmiş bir tehdit olarak kurar. Bu yüzden bazı cinayetlerde “ayrılmak istemesi”, “başka biriyle görüşmesi”, “çalışmak istemesi”, “kendi hayatını kurması” gibi kadınların en temel hakları cinayetin gerekçesi gibi sunulabiliyor. Oysa bunların hiçbiri gerekçe değildir. Bir kadının ayrılmak istemesi, bir erkeğe öldürme hakkı vermez. Bir kadının kendi hayatını seçmesi, erkekliğin kaybı değildir. Sorun tam da burada başlar: Kadının özgürlüğünün erkeğin kaybı olarak görüldüğü yerde şiddet için bir zemin oluşur.
Bu nedenle kadın cinayetleriyle mücadele yalnızca ceza hukukunun meselesi değildir. Elbette etkin soruşturma, caydırıcı yaptırım, koruma kararlarının uygulanması ve cezasızlığın önlenmesi hayati önemdedir. Fakat şiddetin kaynağına dokunmadan yalnızca sonuca müdahale etmek, sürekli olarak aynı döngünün içinde kalmak anlamına gelir. Kadının ekonomik bağımsızlığı olmadan “özgürce ayrıl” demek kolaydır. Güvenli bir barınma imkânı olmadan “evden çık” demek kolaydır. Çocukların bakım yükü paylaşılmadan “kendi hayatını kur” demek kolaydır. Etkin koruma mekanizmaları olmadan “şikâyet et” demek ise bazen kadının karşısına yeni bir çaresizlik duvarı çıkarmaktır.
O hâlde kadın cinayetlerini önlemek istiyorsak kadınların yalnızca ölümden değil, bağımlılıktan da kurtulabileceği bir toplumsal düzen kurmak zorundayız. Çünkü ekonomik bağımsızlık, kadının şiddet karşısındaki pazarlık gücüdür. Eşit yurttaşlık, erkeğin iradesine karşı kadının kendi iradesinin hukuki güvencesidir. Kamusal ve siyasal yaşama eşit katılım, kadınların yalnızca korunacak kişiler değil, toplumu değiştiren özneler olmasıdır. Kadınların örgütlü mücadelesi ise bütün bunların ortak zemini olarak karşımızda duruyor.
Bugün kadın cinayetlerine baktığımızda yalnızca öldürülen kadınları değil, erkek egemenliğinin kadınların hayatında bıraktığı bütün izleri görmeliyiz. Çünkü cinayet çoğu zaman son noktadır. O noktaya gelene kadar sayısız küçük iktidar kurulmuştur. Bir telefon kontrol edilmiştir. Bir arkadaşlık engellenmiştir. Bir iş reddedilmiştir. Bir maaşa el konulmuştur. Bir tehdit küçümsenmiştir. Bir şikâyet ciddiye alınmamıştır. Bir kadın “ailesi dağılmasın” diye susturulmuştur. Ve bütün bunların sonunda ölüm geldiğinde toplum şaşırmış gibi davranmıştır.
Artık şaşırmaktan vazgeçip düzeni sorgulamanın zamanıdır. Çünkü kadın cinayetlerinin karşısında yalnızca “katiller cezalandırılsın” demek yetmez. Kadınların hayatı üzerinde erkeklerin mülkiyet iddiasını mümkün kılan bütün ilişkiler sorgulanmalıdır. Aile kutsaldır denilerek kadınların yaşamı feda edilemez. Namus denilerek kadınların özgürlüğü sınırlandırılamaz. Sevgi denilerek kontrol meşrulaştırılamaz. Kıskançlık denilerek şiddet mazur görülemez. Ve hiçbir erkek, yakınlığı nedeniyle bir kadının hayatı üzerinde daha fazla hak sahibi değildir.
Belki de kadın cinayetleri üzerine konuşurken en çok bunu hatırlamamız gerekiyor: Kadını öldüren yalnızca tetiği çeken, bıçağı kullanan ya da saldırıyı gerçekleştiren erkek değildir; kadının hayatını erkeğin denetim alanı olarak gören bütün bir zihniyet de o cinayetin toplumsal zeminini hazırlar. Bu yüzden mücadelemiz yalnızca cinayetten sonrasına değil, cinayete götüren bütün ilişkilere yönelmelidir. Çünkü kadınların yaşam hakkı, ailenin devamından önce gelir. Ve hiçbir aile, hiçbir namus anlayışı, hiçbir erkeklik biçimi bir kadının hayatından daha değerli değildir.

