2025 verileri Amed, Şırnak, Siirt, Van ve Eruh gibi kentlerde onlarca maden ve petrol sondaj projesinin ÇED süreçleri dahi işletilmeden başlatıldığını gösteriyor. [3] Savaş döneminde güvenlik gerekçesiyle insansızlaştırılan ve yakılan coğrafya, bugün “kalkınma” adı altında küresel sermayenin yatırım sahasına dönüştürülüyor
Sermaye için sınırlar büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda. Küresel finans; yatırım yapacağı alanı, çıkaracağı madeni ya da kuracağı santrali dünyanın herhangi bir yerinde soğuk bir kâr hesabı üzerinden planlayabiliyor. Buna karşılık insanların en başta da kadınların yaşamı hâlâ doğdukları yerin toprağına, suyuna, ormanına ve ekolojik dengelerine bağlı. Sermayenin sınır tanımadığı bir dünyada yaşamın kendisi bu kadar akışkan değil. Ekolojik talanın en temel çelişkilerinden biri tam da burada ortaya çıkıyor.
Bir coğrafyanın yer altı ve yer üstü varlıkları kâğıt üzerinde devletin “kaynağı” olarak görülebilir. Ancak bu varlıkların nasıl kullanılacağına karar veren mekanizmalar ile o coğrafyada yaşayan halkın iradesi aynı şey değildir. Bir dağın altında altın bulunması o dağın yok edilmesini gerektirmediği gibi; bir derenin enerji potansiyeli taşıması da oranın kelepçelenmesini meşru kılmaz. Tam da bu noktada yakıcı soruyu sormak zorundayız: Ekolojik varlıkları sermaye ve devlet tahakkümünden nasıl çıkaracağız?
Talan Yalnızca Doğanın Değil, Yaşamın Mülksüzleştirilmesidir
Ekolojik talanı yalnızca kesilen ağaçlar veya kirletilen nehirler üzerinden okumak eksik kalır. Bunlar yıkımın görünen yüzüdür. Daha derinde ise doğanın, toplumun ve yaşamın sermaye birikiminin girdilerine dönüştürülmesi, yani “ekstraktivizm” yatar. 2026 yılında yayımlanan Türkiye Ekstraktivizm Raporu’nun da altını çizdiği gibi; bu süreç sadece bir şirketin kâr hırsı değil; mülksüzleştirme, emek sömürüsü, hukukun sermayeye uydurulması ve demokrasi aşınması ile yürüyen bütünlüklü bir rejimdir. [1]
Sermaye, ekolojik varlığa tek başına el koyamaz. Çoğu zaman bunu mümkün kılan idari kararlara, ruhsatlara, yasalara ve devletin güvenlik mekanizmalarına ihtiyaç duyar. MAPEG’in Temmuz 2026 verilerine göre Türkiye’de 13 binden fazla maden ruhsatının bulunması, mülksüzleştirmenin münferit değil, sistemik bir iktidar pratiği olduğunu kanıtlamaktadır. [2]
Bu pratikten en ağır darbeyi alan ise kadınlardır. Ekolojik talan sınıfsal ve politik olduğu kadar doğrudan cinsiyetlendirilmiş bir meseledir. Kadınların gündelik yaşamda suya, toprağa, gıdaya ve bakım emeğine dayalı ilişkileri ekolojik kırım ile doğrudan parçalanır. Bir su kaynağının kirlenmesi veya bir meranın madene açılması, kadınların üzerindeki bakım yükünü katlarken onları yaşam alanlarından kopararak güvencesizliğe iter. Doğanın mülkleştirilmesi ile kadının emeğinin ve bedeninin mülkleştirilmesi aynı erkek egemen zihniyetin ürünüdür.
Kürdistan’da Değişen Talan Rejimi ve “Kalkınma” İllüzyonu
Kürdistan’daki ekolojik yıkımın özgünlüğü ise bu tahakkümün tarihsel niteliğinde saklıdır. Ekolojik alan uzun yıllar boyunca güvenlik politikalarının, korucu sisteminin ve savaşın doğrudan bir parçası olarak tahrip edildi. Bugün ise bu yıkımın dili değişiyor; güvenliğin yanına “kalkınma, büyüme, petrol ve enerji yatırımı” söylemi ekleniyor.
2025 verileri Amed, Şırnak, Siirt, Van ve Eruh gibi kentlerde onlarca maden ve petrol sondaj projesinin ÇED süreçleri dahi işletilmeden başlatıldığını gösteriyor. [3] Savaş döneminde güvenlik gerekçesiyle insansızlaştırılan ve yakılan coğrafya, bugün “kalkınma” adı altında küresel sermayenin yatırım sahasına dönüştürülüyor.
Bu durum bize şunu gösteriyor: “Savaş biterse ekolojik yıkım da biter” önermesi eksiktir. Savaşın yarattığı yıkım ile sermaye birikiminin yarattığı talan aynı coğrafyada birbirini tamamlar. Biri alanı boşaltır, diğeri yatırım sahası yapar. Ekolojik barış, yalnızca silahların susmasıyla değil; toprağın, suyun ve yaşamın üzerindeki karar yetkisinin halka devredilmesiyle mümkündür.
Gençliğin İtirazı ve Toplumsal Doğanın Yeniden İnşası
Ekolojik kriz ile sistemin gençliğe dayattığı geleceksizlik, barınma ve eğitim krizleri birbirinden yalıtılmış başlıklar değildir. Fransa’da liseli gençlerin eğitim koşulları ve kaynak yetersizliğine karşı sokakları dolduran kitlesel itirazı da bu geniş halkanın bir parçasıdır. [5] Gençlerin bu eylemliliği yalnızca dönemsel bir hükümet protestosu değildir; kapitalist modernitenin insana ve doğaya sunduğu yaşam modelinin kökten reddidir.
Abdullah Öcalan’ın Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’nda vurguladığı “toplumsal doğa” kavrayışı tam da buraya işaret eder: Gençlik, toplumun dinamik ve özgürleşmeye en açık gücü olarak, devletçi ve sermaye merkezli akla karşı komünal yaşamın taşıyıcısıdır. [4] Fransa’daki liselinin geleceksizlik kaygısı ile Kürdistan’da toprağı ve suyu talan edilen gencin göç yollarına düşmesi aynı sistemik kıskacın sonucudur.
Ekolojik varlıkları sermaye ve devlet tahakkümünden çıkarmak, basit bir “çevre korumacılığı” ya da idari reform talebi değildir. Bu, toplumun ve onun öncü gücü olan kadınlar ile gençlerin kendi kaderi ve yaşam alanı üzerindeki karar hakkını fiilen geri alması mücadelesidir.
Devletin ve şirketlerin toprağa, suya ve ormana biçtiği “pazar değeri” karşısında; yaşamı, komünal örgütlenmeyi ve öz iradeyi koymak zorundayız. Karar mekanizmalarını komünlere, yerel meclislere ve kadın/gençlik öznelliğine devretmediğimiz sürece talanın biçimi değişse de özü değişmeyecektir. Bugün önümüzde duran temel görev; yalnızca doğaya yönelik saldırıları püskürtmek değil, ekolojik ve komünal bir toplumu kendi ellerimizle kuracak politik iradeyi büyütmektir. Abdullah Öcalan son manifestosunda demokratik topluma giderken devlet ve sermaye karşısında halkları güçlendirmek için komünü işaret etti. Buna cevap Paris sokaklarından yükselmekte.
Son olarak bugün Paris sokaklarında tüm dünyadan akranlarının yerinde haykıran gençlerin yazdığı pankarttaki gibi:
“L’État ne nous sauvera pas, la Commune est notre seule issue !”
Devlet bizi kurtarmayacak, tek çıkış yolumuz Komün!
Referanslar
[1] Polen Ekoloji Enstitüsü, Türkiye’de Ekstraktivizmle Mücadele Raporu, 12 Mayıs 2026.
[2] MAPEG, Maden İstatistikleri, Temmuz 2026.
[3] Yeni Yaşam, Son 6 ayda Kürdistan kentlerinde 23 eko-kırım projesi, 13 Haziran 2025.
[4] Abdullah Öcalan, Demokratik Komünal Toplum Manifestosu, 2026.
[5] DW Türkçe, Fransa’da öğrenci protestoları: Yüz binler sokakta, 7 Ekim 2026.
Not: “Gençliğin dinamizmini ve itirazını” ifadesiyle başlayan cümle yarım kalmış. Aslına sadık kalmak için tamamlamadım.
