Devlet de kadınların sığınabileceği ya da güvenebileceği bir yer değildi; güvenlik güçlerinin kadınlara ve ailelerine yönelik taciz, işkence ve cinsel şiddeti de bu savaşın içindeydi. Kadınların hayatı, birbirine karşıtlaşan güçlerin hüküm kurmaya çalıştığı bir alana sıkışıyor. Ne giyeceklerine, nereye gideceklerine, okuyup okumayacaklarına, çalışıp çalışmayacaklarına başkaları karar vermeye kalkıyordu. Bunca şiddetin arasında en az duyulan, kadınların kendi sesiydi
Cezayir, 1990’ların başında sonradan Kara On Yıl diye anılacak bir iç savaşa sürüklendi. Aralık 1991’de yapılan genel seçimlerin ilk turunu İslami Selamet Cephesi (FIS) açık ara kazandı. İkinci tur yapılmadan ordu müdahale etti; Cumhurbaşkanı Chadli Bendjedid istifa etti, seçim süreci durduruldu ve askerî ağırlığın belirleyici olduğu yeni bir yönetim kuruldu. Kısa süre sonra FIS yasaklandı. Ülke hızla devlet güçleriyle silahlı İslamcı gruplar arasındaki kanlı bir çatışmanın içine çekildi.
Yaklaşık on yıl süren savaşta 100 bin ile 200 bin arasında insanın öldüğü tahmin ediliyor. Özellikle 1990’ların ikinci yarısında köylere ve yerleşimlere yönelik toplu katliamlar yaşandı; bazı saldırılarda bir gecede yüzlerce insan öldürüldü. Binlerce insan zorla kaybedildi, işkence yaygınlaştı. Şiddet artık yalnız çatışmanın yaşandığı yerlerde değil, gündelik hayatın içinde de hissediliyordu.
Bu dönemi devletin “İslamcı terörle mücadelesi” diye özetlemek, yaşananların önemli bir bölümünü dışarıda bırakır. Silahlı grupların sivillere yönelik saldırıları kadar güvenlik güçlerinin işlediği ağır ihlaller de bu savaşın parçasıydı.
Bu savaşın kadınlar açısından başka bir cephesi daha vardı. Kadınların bedeni, nasıl yaşayacakları ve hayatın içinde nerede, nasıl var olabilecekleri başlıca mücadele alanlarından birine dönüştü. GIA (Groupe islamique armé, Silahlı İslami Grup), 1994’te lise ve üniversitelerin kapatılmasını istedi. Okulların açık kalabilmesi için kız ve erkek öğrencilerin ayrılmasını, kız çocuklarının beden eğitimi derslerinden çıkarılmasını, kadın öğretmenlerle öğrencilerin başlarını örtmesini şart koştu. Aynı yıllarda yüzlerce okul saldırıya uğradı; öğretmenler ve üniversite yöneticileri öldürüldü. Çalışan, sokağa çıkan, başını örtmeyen ya da uygun görülmeyen mesleklerde çalışan kadınlar tehdit edildi. Kaçırılan, tecavüze uğrayan ve öldürülen kadınlar oldu.
Devlet de kadınların sığınabileceği ya da güvenebileceği bir yer değildi; güvenlik güçlerinin kadınlara ve ailelerine yönelik taciz, işkence ve cinsel şiddeti de bu savaşın içindeydi. Kadınların hayatı, birbirine karşıtlaşan güçlerin hüküm kurmaya çalıştığı bir alana sıkışıyor. Ne giyeceklerine, nereye gideceklerine, okuyup okumayacaklarına, çalışıp çalışmayacaklarına başkaları karar vermeye kalkıyordu. Bunca şiddetin arasında en az duyulan, kadınların kendi sesiydi.
Gelgelelim kadınlar hayatın dışına çekilmedi. 1988 sonrasında kurulan kadın örgütleri, 1990’larda büyüyen şiddet karşısında gösteriler düzenledi, öldürülen kadınların cenazelerine katıldı, tehdit edilen öğrencilerin yanında durdu. 1993’te Cezayir Demokratik Kadınlar Birliği RAFD kuruldu. 1994 baharında başlarını örtmeyen kadınları ve kız öğrencileri hedef alan tehditler ülkenin farklı kentlerindeki camilere asıldı. Okullar açıldığında kadın örgütlerinden kadınlar, özellikle tehditlerin yoğun olduğu mahallelerde okul kapılarında bekledi. Kadınlarla ve kız öğrencilerle konuşuyor, korkunun ne giyeceklerine karar vermesine karşı çıkıyordu.
Aynı yerden konuşmuyordu kadınlar; bazı örgütler İslamcı şiddete karşı mücadeleyi öne çıkarırken bazıları kadın hakları mücadelesinin devletin “terörle mücadele” siyasetine eklemlenmesine karşı çıktı. Ayrıldıkları yerler vardı; fakat kadınlara yönelen şiddet büyüdükçe, geri çekilmemekte ve kendi hayatları hakkında başkalarının karar vermesine karşı çıkmakta yolları kesişiyordu.
Naima Laouadi’nin futbol hikâyesi de bu yılların eşiğinde başladı; mahallesinde top oynayan erkek çocuklarını izliyor, o da oyunun içine girmek istiyordu. Bir gün çocuklardan biri onu çağırdı ve kenardan izlediği futbol, o günden sonra hayatının merkezine yerleşti. Evdeyse karşısında ailesi vardı: On üç ile on altı yaşları arasında babasının kendisini dövdüğünü, annesinin erkeklerle dışarıda oynamasına izin vermediğini anlatıyor. Buna rağmen babası işe gittiğinde yeniden sokağa çıkıp oynamayı sürdürüyor.
Bu tutku iç savaş yıllarında da sönmedi. 1994 ile 1997 arasında, korkunun gündelik hayatı kuşattığı günlerde antrenmanlara gitmeyi sürdürdü. Aklında kadın futbolunu kurmak, bir millî takım yaratmak vardı. Ülkeyi terk etmeyi de futbolu bırakmayı da seçmedi. Önündeki yolu açarken kendisinden sonra gelecek kadınları da düşünüyordu.
Naima için futbol, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmanın yollarından biriydi. “Bir kadının var olma, top oynama, boks yapma, dışarı çıkma ve sporu sevme hakkı vardır” diyordu. Takım arkadaşlarının özgürlüğe ihtiyaç duyduğunu, futbol sayesinde başka bir dünyanın mümkün olduğunu gördüklerini anlatıyordu. Kadın futbolunun kendi içinde de aşılması gereken duvarlar vardı. Bazı antrenörlerin itiraz kabul etmeyen, korku yaratan bir hiyerarşi kurduğunu; kızların antrenöre “şeyh” diye seslenmesinin de bu mesafeyi büyüttüğünü anlatıyordu. Naima’nın buna karşı tavrıysa kendi cümlesinde saklıydı: “Bir tek Tanrı’dan korkarım.”
Sahaya çıkabilmek başlangıçtı. Sonra o sahada kalabilmek ve oynanan oyunun ciddiye alınmasını sağlamak gerekiyordu. 2002’de federasyonun kadın millî takımına yeterince önem vermediğini söylüyordu. Oyuncu bulmak için kendi imkânlarıyla Fransa’yı dolaşıyor, iptal edilen kamplara itiraz ediyor, kadınlar kupası finalinin erkekler finalinden önce büyük bir seyirci kitlesinin karşısında oynanması için bakanlık ve federasyonla görüşüyordu.
Yıllar geçti, itirazlarının özü pek değişmedi. 2010’da kadın futbolunun federasyon ve bölgesel ligler tarafından küçümsendiğini, ulusal bir lige ihtiyaç olduğunu anlatıyordu. Yetersiz hakemlere, kötü programlamaya, sabah saat onda oynatılan maçlara karşı çıkıyordu. “Bütün bu kızlar biraz saygıyı hak ediyor” diyordu.
Cezayir’de ona “Cezayir’in Maradona’sı” diyorlardı. İlk bakışta büyük bir övgüydü bu; ama kadın futbolunun nasıl görüldüğüne dair başka bir şeyi de ele veriyordu. Bir kadının büyüklüğünü anlatmak için yine bir erkeğin adı gerekiyordu. Oysa Naima’nın hikâyesi bir lakapla başlamadı ki bir lakapla bitsin. Naima’yı kendi adıyla hatırlamak yeter; kadın futbolunun da kendi tarihi var, Naima o tarihin adlarından biri.
Cezayir’in o karanlık yıllarında okul kapılarında duran kadınlarla, korkuya rağmen sahaya çıkmaya devam eden Naima’nın söylediği aslında aynı şeydi:
Biz varız!

