Geçtiğimiz dönemde Diyarbakır’da erkeklerin “Erkekliğimizden utanıyoruz” pankartı arkasında gerçekleştirdiği yürüyüş gibi adımlar, toplumda bir yüzleşme arayışına işaret etmesi bakımından kuşkusuz değerlidir; fakat tek başına yeterli olmaktan uzaktır. Zira sembolik bir tepki veya anlık bir eylemlilik; Gülistan Doku’ların faillerini açığa çıkarmaya yetmediği gibi, Sümerpark’ın ortasında katledilen Ş.A.’nın ve her gün katledilen onlarca kadının, çocuğun ahını dindirmeye de yetmez
Toplumsal cinsiyet rolleri doğuştan gelen bir kader veya biyolojik bir zorunluluk değil; erkek egemen sistemin ve onun devlet aklının inşa ettiği tarihsel, politik ve ideolojik bir kurgudur. Kadın mücadelesi bugün hayatı ve toplumu ahlaki-politik bir zeminde yeniden kurarken, ortadaki kriz bir “kadın sorunu” değil, doğrudan bir “egemen erkeklik ve sistem sorunudur”. Dolayısıyla toplumsal özgürleşme; erkeğin kendi tarihsel ve güncel hakikatiyle yüzleşmesini, sahip olduğu tüm iktidar ve imtiyaz alanlarını terk etmesini ve bu dönüşümün edilgen bir izleyicisi değil, aktif ve eylemsel bir öznesi olmasını zorunlu kılmaktadır.
Nitekim insanlık tarihi, erkek egemen zihniyetin ürettiği tahakküm araçlarıyla kadının varlığına dönük kesintisiz bir kırım ve gasp tarihi olarak şekillendi. Şiddet, tecavüz, istismar, aşağılanma, görmezden gelinme ve yoksullaştırma; kadınların gündelik yaşamda karşı karşıya bırakıldığı sistemli birer baskı aracı hâline getirildi. Kürdistan’da ve dünyada her gün tanık olduğumuz kadına yönelik katliamlar, erkek aklının ürettiği bu şiddet sarmalının ne denli derin olduğunu göstermektedir. Ancak bu tablo, münferit erkek şiddeti veya anlık cinnetlerle açıklanamaz. Karşımızda erkek-devlet aklı eliyle derinleştirilen, toplum kırım politikalarıyla desteklenen bütünlüklü bir kuşatma vardır. Rojin Kabaiş, Rojwelat Kızmaz, Gülistan Doku’nun yıllardır akıbetinin karanlıkta bırakılması, bölgede genç kadınları ve toplumu hedef alan fuhuş ve madde bağımlılığı kıskacı; bu erkek egemen aklın yarattığı sistemsel çürümenin ve özel savaş politikalarının en somut göstergeleridir. Şiddet ve yozlaştırma, kadının özgür iradesini kırma ve toplumsal mücadele hattını felç etme amacıyla bilinçli bir araç olarak kullanılmaktadır.
Gündelik yaşamda karşılaştığımız somut tablolar ve her geçen gün ağırlaşan bilançolar da yaşanan bu kırımın boyutlarını açıkça gözler önüne sermektedir. JINNEWS’in basına yansıyan haberlerden derlediği Eylül ayı çetelesi, bu dehşetin ulaştığı boyutu kanıtlar niteliktedir: Yalnızca bir ay içerisinde en az 27 kadın ve 6 çocuk katledilmiş, 10 kadın ve 6 çocuk ise şüpheli şekilde yaşamını yitirmiştir. Kadınların yaşam hakkını hedef alan bu şiddet, mahkemelerce verilen uzaklaştırma kararlarına rağmen durmaksızın sürmüştür. Ayrılmak ya da boşanmak isteyen kadınlar doğrudan erkek şiddetinin hedefi hâline getirilmiş, kimi saldırılarda kadınlarla birlikte çocukları ve yakınları da katledilmiştir. En son Diyarbakır Sümerpark’ta boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından katledilen 33 yaşındaki Ş.A.’nın yaşadıkları, erkek yargı ve koruma mekanizmalarının işlevsizliğini; erkeğin ise “sahip olma”, “mülkleştirme” ve “hükmetme” hırsının vardığı barbarca noktayı bir kez daha göstermiştir. Tüm bunlar tesadüf değildir; doğrudan sistemli bir kadın kırımına işaret etmektedir ve bu kırım kadınların kaderi değildir.
İşte bu kırım karşısında kadının özgürlük mücadelesi; dünün bastırılmak, yok sayılmak istenen kadını bugün yaşamın kurucu öznesi hâline getirmiştir. Kadın hareketinin yürüttüğü bu kavga, sadece kadının kendi özgürlük alanını açma çabasıyla sınırlı değildir; toplumu çürüten, zorbalığı kural hâline getiren erkek aklına ve onun kurduğu erkek egemen sistemine karşı yürütülen köklü bir zihniyet devrimidir. Bu kavga, kadınların her türlü bağımlılığa karşı kendi hakikatini tanımlama ve “Xwebûn” olma —yani kendi öz varlığına ve iradesine kavuşma— kararlılığıdır. Buradan hareketle radikal ve doğru bir tanım yapmak şarttır: Yaşanan bu yıkım bir “kadın sorunu” olarak ele alınamaz. Bu, tamamen erkek egemen sistem ve onun ürettiği “erkeklik krizidir”. Sorunun muhatabı da, bu zihniyeti kökten değiştirmek ve kendi varlığında radikal bir dönüşüm yaratmak zorunda olan erkeğin kendisidir. Ne var ki, tarihsel olarak erkek eliyle büyütülen bu şiddet sarmalı karşısında erkeklerin henüz kolektif bir sorumluluk ve köklü bir yüzleşme hattı geliştirdiğini söylemek mümkün değildir.
Geçtiğimiz dönemde Diyarbakır’da erkeklerin “Erkekliğimizden utanıyoruz” pankartı arkasında gerçekleştirdiği yürüyüş gibi adımlar, toplumda bir yüzleşme arayışına işaret etmesi bakımından kuşkusuz değerlidir; fakat tek başına yeterli olmaktan uzaktır. Zira sembolik bir tepki veya anlık bir eylemlilik; Gülistan Doku’ların faillerini açığa çıkarmaya yetmediği gibi, Sümerpark’ın ortasında katledilen Ş.A.’nın ve her gün katledilen onlarca kadının, çocuğun ahını dindirmeye de yetmez. Bir yürüyüşle sınırlandırılmayacak kadar derin ve örgütlü bir saldırı konseptiyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla mesele, vicdan rahatlatan simgesel duruşların ötesine geçip, erkeğin kendisini var eden tüm imtiyaz alanlarıyla ve egemenlik kodlarıyla köklü, kesintisiz bir savaşa girmesidir.
Bu savaşın ve zihinsel dönüşümün ilk adımı, erkeğin hangi toplumsal normlar, öğretiler ve iktidar ilişkileriyle inşa edildiğinin sert bir muhasebesini yapmasıdır. Erkeklik, değiştirilemez bir doğa kanunu veya biyolojik bir veri değildir; özel mülkiyet, iktidar ve tahakküm ilişkileri üzerinden kurgulanmış tarihsel bir roldür. Toplumda sıkça üretilen “erkek değişmez, doğası böyledir” söylemi, egemenliği ve şiddeti meşrulaştıran ideolojik bir manipülasyondan ibarettir. İnsanlar cinsiyetleriyle doğar; ancak “egemen erkekliği” sistemin kurumları aracılığıyla öğrenir. Çocukluktan itibaren giydirilen o iktidar zırhları; “sert ol, hükmet, ağlama, sahip ol” telkinleri erkeği sürekli şiddet üreten bir mekanizmaya dönüştürür. Ancak toplumsal cinsiyet rolleri çerçevesinde inşa edilmiş tüm ideolojik ve sistemsel paradigmalar; özgürlükçü bir anlayış, politik bir irade ve yöntemsel bir mücadele ile yıkılabilir ve yeniden inşa edilebilir.
Tam da bu noktada erkeğin yeniden inşası; bireysel bir “iyi insan olma” çabası veya soyut bir vicdan meselesi olarak ele alınamaz. Bu süreç, somut araçlar, yöntemler ve kolektif mekanizmalar üzerinden yürütülmesi gereken politik ve ahlaki bir görevdir. Zira en temel engel, dönüşümün sadece politik söylemlerde kalması ve gündelik yaşamın pratiklerinde karşılık bulmamasıdır. Dışarıda cinsiyetçi rolleri reddettiğini söyleyen erkeğin, ev içine adım attığında geleneksel ve ayrıcalıklı konumuna sığınması kabul edilemez. Ev içi emeği yok saymak, bakım ve mutfak sorumluluklarından kendini muaf tutmak, karar mekanizmalarında tek söz sahibi olmak ve imtiyazlı konfor alanını terk etmemek; dönüşümün önündeki en büyük engellerdir. Erkeğin dönüşüm aracı; ev içinde emeği ortaklaştırmaktan, sokakta cinsiyetçi dille mücadele etmeye, karar mekanizmalarında egemenliğini feshetmeye kadar gündelik pratiklerin radikal dönüşümünden geçer.
Öyleyse erkeğin değişimi, bireysel çabalara veya kişisel niyetlere bırakılamaz; kurumsal, politik ve kolektif bir boyut kazanmak zorundadır. Kadınların eylem alanlarında bedeller ödeyerek haykırdığı, sorunu doğrudan üreten erkeklerin ise sadece edilgen birer izleyici veya vicdan rahatlatan birer sempatizan olarak kaldığı bu pasif tablo kökten değişmelidir. Gerçek bir kopuş ve bütünlüklü bir dönüşüm; yaşamın her alanında erkeğin üstlenmesi gereken geniş kapsamlı sorumlulukları gerektirmekle birlikte, sadece başlıca birkaç hatları vurgulamak gerekirse:
Kolektif Yüzleşme ve Özeleştiri Mekanizmaları: Erkekler, egemen erkeklik kodlarını, suç ortaklıklarını ve imtiyazlarını masaya yatırdıkları sürekli platformlar kurmalıdır. Bu zeminler sadece teorik tartışma alanları değil; erkeğin kendi iktidar pratikleriyle, şiddet türleriyle ve cinsiyetçi refleksleriyle yüzleştiği, birbirini denetlediği ve dönüştürdüğü politik eğitim alanlarına dönüşmelidir.
Ev İçi Cinsiyetçi İş Bölümünün Radikal Reddi: Ev içi görünmeyen kadın emeğinin sömürüsüne son verilmelidir. Temizlik, yemek, bakım ve mutfak gibi sorumluluklar “yardım etme” lütfu olarak değil; eşit ortaklık ilkesiyle üstlenilmeli, ev içindeki karar mekanizmaları ve ekonomik egemenlik tamamen feshedilmelidir.
Dilin ve Zihniyetin Arındırılması: Gündelik yaşamda, sokakta, dijital mecralarda ve dost meclislerinde kadını nesneleştiren, aşağılayan, cinsiyetçi ve küfürlü dil kesin olarak terk edilmelidir. Erkek, sadece kendi dilini değiştirmekle kalmamalı; hemcinslerinin ürettiği cinsiyetçi söylem ve pratiklere karşı da aktif bir müdahale ve teşhir tutumu sergilemelidir.
Özel Savaş Politikalarına Karşı Aktif Mücadele: Toplumsal çürümeyi derinleştiren, genç kadınları ve toplumu hedef alan fuhuş, madde bağımlılığı, çeteleşme ve yozlaştırma politikalarına karşı erkekler edilgen kalmamalıdır. Bu kirli savaş konseptlerine karşı sokakta, mahallede ve öz-savunma zemininde aktif bir toplumsal mücadele zemini örmelidir.
Bu dönüşümün ideolojik ve politik doğrultusu belirlenirken, Sayın Abdullah Öcalan’ın Jineolojî’ye ve erkeğin dönüşümüne dair sunduğu perspektif hayati bir referans çizgisi oluşturmaktadır. Sayın Abdullah Öcalan’ın, İmralı’dan Avrupa’da gerçekleşen Jineolojî Konferansı için kaleme aldığı mektubunda egemen erkeklikten kopuşun zorunluluğuna dikkat çekerken, sosyalizm pratiklerinin en büyük eksikliğinin kadın özgürlüğü ilkesinin tam olarak hayata geçirilemeyişi olduğunu vurgular. Bir erkeğin devrimci ve gerçekten “sosyalist” olabilmesinin temel ölçütünü; kadını mülk veya nesne olarak gören erkek egemen kodlardan sıyrılarak, kadınla doğru, eşit ve özgür bir toplumsal ilişki kurabilme, onunla konuşabilme ve ortaklaşabilme becerisinde görür. Erkek egemen sistemle yüzleşmeyen, evde ve sokakta kadınla doğru iletişim ve özgür yaşam ölçülerini yakalayamayan hiçbir politik iddia tam bir devrimcilik yaratamaz. Dolayısıyla erkeğin kendi bünyesindeki egemenliği yıkması, tarihsel ve toplumsal bir görev olduğu kadar; barış ve demokratik yaşamı inşa etmenin de tek yoludur.
Sonuç olarak, kadın mücadelesinin ve Jineolojî’nin açığa çıkardığı ideolojik ve politik birikim; toplumu ahlaki, politik ve özgürlükçü bir zeminde yeniden örme gücüne sahiptir. Erkeğin egemen zihniyetten radikal kopuşuyla biçimlenecek bu değişim iradesi sözde kalmayıp somut araçlarla pratikleştiğinde, erkeğin dönüşüm süreci gerçek anlamıyla başlayacak; eşit, özgür ve ortak bir yaşam tam da bu kesintisiz zihniyet devriminin ve toplumsal kavgamızın içinden doğacaktır.
