Yoksulluk, savaş, göç ve eşitsizlikler çocukların yaşamına doğrudan dokunur. Bugün aynı yaşta iki çocuktan biri eğitimine devam ederken, diğeri çalışmak zorunda kalıyor. Uzun çalışma saatleri, sürekli yer değiştirme ve güvencesiz yaşam koşulları çocukları okuldan, arkadaşlarından ve gelişimlerini destekleyecek imkânlardan uzaklaştırıyor
Bir çocuğun dünyayla kurduğu ilk ilişki çalışmakla değil, merak etmekle başlar. Çocuk sorar, dokunur, dener, düşer ve yeniden ayağa kalkar. Yaşamı öğrenme biçimi kitaplardan önce oyundur. İlk toplumsal deneyimleri rekabetten çok paylaşım ve birlikte var olma üzerinden şekillenir. Bir taş, bir dal parçası ya da toprağın üzerinde açan küçük bir çiçek onun için yalnızca bir nesne değil, keşfedilmeyi bekleyen bir dünyanın parçasıdır.
Çocukluk, insanın doğayla kurduğu en sahici ilişki biçimlerinden biridir. Çocuk doğayı sahip olunacak bir nesne olarak değil, içinde yaşadığı ve anlam ürettiği bir yaşam alanı olarak deneyimler. Ağaca tırmanırken, yağmurun altında koşarken ya da toprağa dokunurken yalnızca oyun oynamaz. Dünyayı tanımaya, kendisini var etmeye ve ortak yaşamın bir parçası olmaya başlar.
İnsan toplumsal bir varlık olarak doğmaz, toplumsallaşarak insan olur. Bu nedenle çocukluk yalnızca biyolojik bir gelişim dönemi değildir. Dayanışmanın, paylaşmanın, birlikte üretmenin ve birlikte yaşamanın öğrenildiği toplumsal bir süreçtir. Çocukların kurduğu ilişkiler çoğu zaman yetişkinlerin ilişkilerinden daha eşitlikçi ve daha doğaldır.
Tarih boyunca toplumlar kendilerini çocuklar aracılığıyla yeniden üretmiştir. Dil, kültür, değerler ve yaşam bilgisi kuşaktan kuşağa çocuklar üzerinden aktarılmıştır. Bu nedenle çocukluk yalnızca bireysel bir yaşam evresi değil, toplumun geleceğini kuran temel alanlardan biridir. Bir toplumun çocuklarına sunduğu yaşam koşulları, o toplumun nasıl bir yaşamı örgütlediğini de gösterir.
Bugün mevsimlik tarım işçiliğinde çalıştırılan çocuklar üzerine düşünürken yalnızca eğitimden uzaklaşan, yoksullukla karşı karşıya bırakılan ya da emek sömürüsüne maruz kalan çocuklardan söz etmiyoruz. Aynı zamanda oyun oynama, dinlenme, öğrenme ve sağlıklı gelişim imkânları sınırlandırılan bir çocukluktan söz ediyoruz. Çalışma zorunluluğu, çocuğun dünyayı keşfetme ve toplumsal yaşamın doğal bir parçası olarak büyüme süreçlerinin yerini almaktadır. Bu nedenle çocuk işçiliği yalnızca ekonomik bir sorun değil, çocukluğun nasıl yaşanacağına ve toplumun geleceğinin nasıl kurulacağına ilişkin temel bir toplumsal sorundur.
Çocukluğun Toplumsal İnşası: Yaşamla Kurulan İlk Toplumsal İlişki
Çocukluk, insanın yaşamla ve toplumla ilk bağlarını kurduğu dönemdir. İnsan konuşmayı, paylaşmayı, birlikte yaşamayı ve çevresini anlamayı bu süreçte öğrenir. Aile, okul, mahalle ve arkadaş çevresi çocuğun ilk toplumsal deneyimlerini oluşturur. Bu nedenle çocukluk yalnızca bireysel bir gelişim dönemi değil, toplumun geleceğini şekillendiren temel alanlardan biridir.
Çocukların nasıl bir yaşam süreceğini yalnızca ailelerinin ya da kişisel koşullarının belirlediğini söyleyemeyiz. Yoksulluk, savaş, göç ve eşitsizlikler çocukların yaşamına doğrudan dokunur. Bugün aynı yaşta iki çocuktan biri eğitimine devam ederken, diğeri çalışmak zorunda kalıyor. Uzun çalışma saatleri, sürekli yer değiştirme ve güvencesiz yaşam koşulları çocukları okuldan, arkadaşlarından ve gelişimlerini destekleyecek imkânlardan uzaklaştırıyor. Bu yüzden mesele yalnızca çocukların çalışması değil, çocukluğun çalışma koşullarının gölgesinde şekillenmesidir.
Çocuk emeğinin sömürülmesi çoğu zaman yoksulluğun kaçınılmaz bir sonucu gibi görülüyor. Oysa çocukların ihtiyaçları geri plana itildiğinde ve çalışmaları sıradan bir durum olarak karşılandığında, çocukluğun değeri de aşınmaya başlıyor. Bu nedenle mevsimlik tarım işçiliğinde çalıştırılan çocuklara yalnızca ekonomik mağduriyet yaşayan bireyler olarak bakmak yeterli değildir. Ortaya çıkan tablo, toplumun çocuklarla, kadınlarla ve gelecekle kurduğu ilişkinin de bir yansımasıdır. Çocukların eğitimden kopmadığı, güvenli koşullarda yaşayabildiği ve gelişimleri için ihtiyaç duydukları imkânlara erişebildiği bir yaşam; kadınların özgür ve eşit biçimde toplumsal yaşama katılımıyla birlikte demokratik toplumun en önemli dayanaklarından birini oluşturur.
Çocukluğun Metalaşması ve Kapitalist Modernite
Sofranıza gelen domateste, sabah yediğiniz çikolatada, giydiğiniz kıyafette ya da üzerinde uyuduğunuz yatağın üretim sürecinde bir çocuğun emeğinin olabileceğini hiç düşündünüz mü? Bugün dünyanın birçok yerinde milyonlarca çocuk tarımda, tekstilde, sanayide ve hizmet sektöründe çalıştırılıyor. Günlük yaşamda kullandığımız pek çok ürünün arkasında görünmeyen çocuk emek sömürüsü var.
Tarih boyunca çocuklar farklı biçimlerde emek sömürüsüne maruz bırakıldı. Sanayi Devrimi döneminde Avrupa’da çocuklar madenlerde ve fabrikalarda çalıştırıldı. Fransa ve İngiltere’de küçük yaşlardaki çocuklar dar bacaların içine sokularak temizlik işlerinde kullanıldı. Dünyanın farklı bölgelerinde milyonlarca çocuk halı tezgâhlarında, atölyelerde ve tarım alanlarında uzun saatler boyunca çalıştırıldı. Pakistanlı çocuk işçi İkbal Masih’in hikâyesi bu sömürünün en bilinen örneklerinden biridir. Dört yaşında halı dokuma atölyelerinde çalıştırılmaya başlanan İkbal, çocuk emeğinin sömürülmesine karşı mücadele ettiği için henüz on iki yaşındayken öldürüldü. Aradan geçen yıllara rağmen çocuk emeğinin sömürülmesi ortadan kalkmadı, yalnızca yeni biçimler aldı.
Bugün Kürdistan’da mevsimlik tarım işçiliğinde çalıştırılan çocuklar da benzer bir gerçekle karşı karşıya. Birçok çocuk eğitim yılının önemli bir bölümünü okuldan uzakta geçiriyor. Aileleriyle birlikte yüzlerce kilometre yol kamyon kasalarında gidiyor, aylarca çadırlarda yaşıyor ve ağır çalışma koşulları altında çalışıyor. Soframıza gelen domatesin, biberin ya da pamuğun arkasındaki hikâyelerden biri de budur. Özellikle Kürt çocukları açısından bu süreç yalnızca ekonomik sömürü anlamına gelmiyor; aynı zamanda eğitimden kopuşu, kültürel yabancılaşmayı ve toplumsal dışlanmayı da beraberinde getiriyor.
Mevsimlik tarım işçiliğinde çalıştırılan çocukların önemli bir bölümü savaşın, zorunlu göçün ve yerinden edilmenin sonuçlarıyla büyüyor. Türkiye’de mevsimlik tarım işçiliği yapan ailelerin büyük kısmı Kürdistan’dan göç etmek zorunda kalan ailelerden oluşuyor. Özellikle 1990’lı yıllarda yaşanan çatışmalı süreçte yüzlerce köy boşaltıldı, yüz binlerce insan yaşadığı yerleri terk etmek zorunda bırakıldı. Bu yalnızca bir yer değiştirme hikâyesi değildi. İnsanlar topraklarından, üretim biçimlerinden ve kuşaklar boyunca kurdukları toplumsal ilişkilerden de koparıldı. Kendi toprağında üretim yapan birçok aile zamanla büyük kentlerin çeperlerine yerleşti ve güvencesiz çalışma biçimlerine mahkûm edildi.
Tarlalarda çalıştırılan çocukların yaşamlarına yakından baktığımızda ise tek tip bir deneyimle karşılaşmayız. Aynı çadırda yaşayan, aynı yoksulluğu paylaşan ve aynı işlerde çalıştırılan çocukların deneyimleri bile birbirinden farklıdır. Bu farklılığın önemli nedenlerinden biri toplumsal cinsiyet rolleridir.
Kız çocukları çoğu zaman yalnızca tarlada çalışmaz. Gün boyunca tarla işlerinde yer aldıktan sonra kardeş bakımıyla ilgilenir, yemek hazırlıklarına yardım eder ve çadırın düzenini sağlar. Böylece emekleri tarla çıkışında sona ermez; görünmeyen bakım emeği gün boyunca devam eder.
Oğlan çocukları ise farklı bir baskıyla karşı karşıya kalır. Daha küçük yaşlardan itibaren çalışkan olmaları, aile bütçesine katkı sunmaları ve güçlü görünmeleri beklenir. Birçok oğlan çocuğu çocuk olmadan önce ailenin erkeği yani geçimine katkı sunması gereken biri olarak görülür. Böylece çocukluğun basamaklarını ikişer ikişer, üçer üçer çıkmaya başlıyor ve çocuk olmadan yetişkinliğe adım atıyor.
Bugün çocukların yaşadığı sorunları biliyoruz. Kız çocuklarının eğitimden daha erken koptuğunu, bakım yükünü üstlendiğini ve oğlan çocuklarının erken yaşta çalışma yaşamına itildiğini görüyoruz. Buna rağmen çoğu zaman sonuçları tartışıyor, bu sonuçları ortaya çıkaran koşullarla yeterince yüzleşmiyoruz. Bu durum bana ölü at teorisini hatırlatıyor. İnsanlar ölmüş bir attan inmeyi reddeder; yeni eyerler alır, toplantılar yapar ve sorunun nedenini tartışır. Oysa sorun açıktır: At ölmüştür.
Çocuk emeğini sömüren koşullar değişmedikçe, yoksulluğu kuşaktan kuşağa aktaran politikalar sorgulanmadıkça ve kız çocuklarının bakım emeğini, oğlan çocuklarının çalışmasını doğal gören ataerkil anlayış aşılmadıkça aynı sorunlarla yeniden karşılaşacağız. Çocuklar değişecek, çalışma alanları değişecek ama hikâye büyük ölçüde aynı kalacak.
Çocukların bütün baskı ve sömürü biçimlerinden kurtulması yalnızca çalışma yaşamından uzaklaştırılmalarıyla mümkün değildir. Çocukluğu ucuz emek kaynağı olarak gören anlayışın, kadın emeğini görünmez kılan ataerkil yapının ve eşitsizlikleri sürekli yeniden üreten politikaların aşılması gerekir. Kız ve oğlan çocuklarının kendilerine biçilen rollerle değil, kendi potansiyelleriyle büyüyebildiği bir yaşam, daha özgür ve demokratik bir toplumun da temelini oluşturur.
Çocuk Hakları, Demokratik Toplum ve Çocukluğun Savunulması
Bugün çocuk hakları konusunda çok sayıda sözleşme, yasa ve uluslararası metin bulunuyor. Devletler çocukların korunacağını, eğitim hakkına sahip olacağını ve güvenli koşullarda büyüyeceğini söylüyor. Ancak bu metinlere yakından bakıldığında dikkat çekici bir durum ortaya çıkıyor. Metinlerin büyük bölümü çocuklara değil, yetişkinlere ve kurumlara sesleniyor; çocuklara nasıl davranılması gerektiğini anlatıyor. Çünkü sorun çocukların haklarını bilmemesinden çok, çocukların eşit bireyler olarak kabul edilmemesidir.
Bugün bir çocuk ağır çalışma koşullarında çalıştırılabiliyor, savaşın, yoksulluğun ve göçün sonuçlarıyla baş başa bırakılabiliyor. Aile bütçesine katkı sunması, sorumluluk üstlenmesi ve yetişkinlerin yükünü paylaşması beklenebiliyor. Ancak aynı çocuk kendi yaşamını ilgilendiren konularda söz söylemek istediğinde çoğu zaman sınırlarla karşılaşıyor. Çalışabilecek kadar büyük görülen çocuk, karar süreçlerine katılmaya geldiğinde yeterince olgun bulunmuyor.
Mevsimlik tarım işçiliğinde çalıştırılan çocukların yaşamları bu çelişkiyi açık biçimde gösteriyor. Çocuklar uzun saatler çalışıyor, ailelerin geçimine katkı sunuyor ve yetişkin sorumluluklarını paylaşıyor. Buna rağmen eğitimleri, yaşam koşulları ve gelecekleri hakkında alınan kararlarda çoğu zaman yer almıyorlar. Emeği kabul edilen çocuğun iradesi kabul edilmiyor.
Bu nedenle çocuk meselesine yalnızca koruma başlığı altında yaklaşmak yeterli değildir. Asıl mesele, çocukların toplum içinde nasıl görüldüğüdür. Çocuğu yalnızca korunacak biri ya da ekonomik bir kaynak olarak gören anlayış değişmedikçe haklar çoğu zaman kâğıt üzerinde kalır. Demokratik bir yaşamdan söz edeceksek çocukların yalnızca korunmasını değil, kendi yaşamlarının öznesi olarak tanınmasını da tartışmak gerekir. Çünkü çocukların sözünün değersizleştirildiği yerde demokratik yaşam eksik kalır.
Demokratik Toplumun Yeniden İnşasında Çocukların Yeri
Bazı ağaçlar vardır; yalnızca yukarıya doğru büyümez. Dallarından yeni kökler salar. O kökler zamanla toprağa tutunur, kalınlaşır ve ağacın yeni gövdelerine dönüşür. Yıllar sonra bakıldığında tek bir ağacın mı yoksa küçük bir ormanın mı karşısında durduğunuzu anlamakta zorlanırsınız.
Toplumlar da biraz böyledir. Kendilerini yalnızca kurumlarla, yasalarla ya da siyasi kararlarla ayakta tutmazlar. Asıl olarak kuşaktan kuşağa aktarılan yaşamla varlıklarını sürdürürler. Bu nedenle demokratik toplumun yeniden inşası yalnızca bugünü düzenleme meselesi değildir. Toplumun kendisini yeniden üretme biçimini değiştirme meselesidir.
Bugün demokratikleşme çoğu zaman seçimler, yönetimler ya da siyasal süreçler üzerinden tartışılıyor. Oysa demokratik toplumun gerçek gücü, insanların yaşamı birlikte kurabilmesinde ortaya çıkar. Komünler de tam olarak bunun ifadesidir. İnsanların birbirini yalnızca tanıdığı değil, birlikte düşündüğü, birlikte ürettiği ve ortak yaşamı birlikte örgütlediği alanlardır.
Çocukların yeri de tam burada başlar. Çünkü çocuklar demokratik toplumun dışında duran, büyüdüklerinde bu yaşamın parçası olacak kişiler değildir. Demokratik yaşamı bugünden deneyimleyen, paylaşmayı, dayanışmayı ve ortak sorumluluğu öğrenen toplumsal öznelerdir. Bir komünde çocuk yalnızca korunması gereken biri değildir; yaşamın doğal bir parçasıdır. Oyunuyla, merakıyla, sorularıyla ve katılımıyla ortak yaşamı zenginleştirir.
Çocukların yer almadığı bir demokratikleşme tartışması eksik kalır. Çünkü çocukların sözünün duyulmadığı, ihtiyaçlarının görülmediği ve yaşamın kıyısında bırakıldığı bir yerde toplum kendisini yenileyemez. Tıpkı yeni kökler vermeyen bir ağacın zamanla kuruması gibi, çocukların toplumsal yaşamın dışında kaldığı bir toplum da geleceğini yavaş yavaş tüketir.
Bu nedenle demokratik toplumun yeniden inşası, çocukların emek sömürüsünden uzak tutulmasından daha fazlasını gerektirir. Çocukların oyun oynayabildiği, doğayla ilişki kurabildiği, kendi dilini ve kültürünü yaşayabildiği, komünal yaşamın içinde yer alabildiği bir toplumsallığın kurulmasını gerektirir. Çünkü demokratik toplum yalnızca yetişkinlerin kurduğu bir yaşam değildir; çocukların da içinde büyüdüğü, anlam verdiği ve geleceğe taşıdığı ortak bir yaşamdır.

