Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Geçmişle Yüzleşme: Tarih ve Hafıza Alanlarını Beraber Düşünmek

Noémi Lévy-Aksu Noémi Lévy-Aksu
5 Temmuz 2026
Yazı
0
Geçmişle Yüzleşme: Tarih ve Hafıza Alanlarını Beraber Düşünmek
0
SHARES
93
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Türkiye’de müfredatı sömürgesizleştirmek, onun açık ve örtük ideolojik önyargılarını anlamak, içeriği ve diline köklü bir eleştirel bakış yöneltmek anlamına gelir. Örneğin; farklı toplumsal grupların ve bireylerin özne oldukları şiddet, adaletsizlik ve direniş deneyimleri tarih anlatısına nasıl dâhil edilir? Militarist, milliyetçi ve ataerkil dil nasıl dönüştürülür? Toplumsal cinsiyet perspektifi nasıl ana akımlaştırılır? Aynı zamanda, bu anlatının siyasal ve toplumsal alanda düşünme biçimlerini ve kamusal söylemi nasıl şekillendirdiğini sorgulamak, bu sömürgesizleştirme çabalarını etkili kılmak için son derece önemlidir

Geçiş dönemi adaleti literatürü, geçmişle yüzleşmenin kalıcı barışın ve güçlü bir demokrasinin inşasına yönelik çabaların temellerinden biri olduğunu uzun zamandır vurgulamaktadır. Belgeleme ve hafıza çalışmaları aracılığıyla geçmişle yüzleşmek, geçmişte işlenen suçlar ve şiddet olayları karşısında hakikatin ortaya çıkarılması ve adaletin sağlanması arayışına hizmet eder; diyalog ve uzlaşma için bir alan açar ve daha adil, daha demokratik bir toplumun geleceğinin inşası için zemin oluşturur.

Türkiye’de onlarca yıldır mağdur yakınları, hayatta kalanlar ve insan hakları savunucuları, Cumartesi Anneleri’nin kararlı mücadelesiyle simgeleşen şekilde, devleti ve toplumu geçmişteki suçlarla yüzleşmeye çağırmaktadır. Bu hafta Madımak Katliamı’nın yıldönümü vesilesiyle bir kez daha görüldüğü üzere, faillerin hesap vermesini sağlama mücadelesi, yaşananların tanınması talebi ve hafızalaştırma ihtiyacı, geçmişle yüzleşme ve bugünü dönüştürme çabasının birbirinden ayrılmaz boyutlarıdır.

Bu mücadelenin ön saflarında yer alanların cesareti ve direncine rağmen, bugüne kadarki sonuçları sınırlı ve eşitsiz olmuştur. Cumartesi Anneleri’nin kararlılığı zorla kaybetmeler etrafındaki sessizliği kırmayı başarmış; yürütülen çok sayıda belgeleme ve hafıza çalışması ise Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden bu yana farklı toplulukların ve bireylerin maruz kaldığı çok katmanlı hak ihlallerini görünür kılmıştır. Ancak bu çabalar, faillerin hesap vermesini sağlama, devletin sorumluluğunu kabul etmesi ya da bu suçların tekrarlanmasını önleyecek toplumsal ve siyasal dönüşümlerin hayata geçirilmesi açısından çok nadiren somut sonuçlar doğurmuştur. Bu bağlamda, geçmişle yüzleşme meselesi sıklıkla bugün değil, olası bir geçiş dönemi adaleti sürecinin parçası olarak ele alınıyor; Hakikat Komisyonları gibi özel mekanizmaların yüzleşme, iyileşme ve toplumsal uzlaşma için bir alan sunacağı ve yüzleşme için yeni bir ufuk açacağı varsayılıyor.

Yeni bir müzakere sürecinin devam ettiği bu dönemde geçiş dönemi adaleti meselesini gündeme getirmek kuşkusuz önemlidir. Ancak bu yazı, bu belirsiz ufukla sınırlı kalmadan geçmişle yüzleşmede tarih ve hafıza çalışmalarının oynadığı role dikkat çekmeyi hedefliyor. Zira geçiş dönemi mekanizmalarına gösterilen ilgi, içinde bulunduğumuz zorlu koşullarda geçmişle yüzleşmek adına bugün neler yapılabileceğine ilişkin düşünmeyi ikinci plana itmemelidir. Tarih ve hafızaya ilişkin aşağıdaki değerlendirmelerle, daha demokratik bir cumhuriyet inşa edebilmek için geçmiş, bugün ve gelecek arasında bağ kurmaya yönelik çabalara mütevazı bir katkı sunmayı umuyorum.

Eksik ve Tek Yönlü Bir Anlatı Olarak “Millî Roman”

Geçmişi inceleyen bir bilim dalı olarak tarih, geçmişle yüzleşme çabalarının en ön saflarında yer alması gereken alanlardan biri gibi görünebilir. Ancak Türkiye’de, birçok başka ülkede olduğu gibi, tarihçilerin geçmişle yüzleşme çabalarındaki rolleri sınırlı kalmış; bu çabalar daha çok akademinin dışında ya da akademiye rağmen gelişmiştir. Bunun temel nedenlerinden biri, tarihin uzun yıllar boyunca ulusal ideolojilerin ve resmî söylemlerin hizmetinde kullanılmış olmasıdır — ki bugün de birçok ülkede geçerliliğini koruyan bir durum. Nitekim 19. yüzyılda Fransız tarihçi Michelet, ulus-devlete yönelik toplumsal bağlılığı güçlendirmek için “millî roman” olarak adlandırdığı ulusal bir anlatı yazma ve yaygınlaştırmanın önemini vurgulamıştı. Ancak tarihe ilişkin bu anlayış, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ulusal anlatıların parçalanması, milliyetçiliğin eleştirisi ve sosyal ile kültürel tarihin gelişmesiyle köklü biçimde sorgulanmıştır. Böylece tarih yazımında ötekileştirilen kesimlere, azınlıklara, ezilenlere ve direnen topluluklara çok daha geniş bir yer açılmıştır. Bu çerçevede tarih eğitimi de eğitim sistemlerinde barışın ve demokrasinin geliştirilmesinin temel unsurlarından biri hâline gelmiştir.

Buna karşın Türkiye’de “millî roman” hâlâ güçlü biçimde varlığını sürdürmektedir. Geçmişe ilişkin milliyetçi, devlet merkezli ve ataerkil anlatı; eğitimde, akademik üretimde ve ana akım medyada hâkimiyetini korumaktadır. Bu anlatı yalnızca tek taraflı değildir; aynı zamanda önemli boşluklar da barındırmaktadır: kadınlar, emekçi sınıflar ve azınlıklar gibi görünmez kılınan toplumsal kesimler; görmezden gelinen olaylar ve eksik bırakılan tarihsel bağlamlar bunlardan sadece birkaçıdır. Eleştirel akademisyenler ve hak savunucuları bu durumu uzun yıllardır dile getirmektedir. Mevcut siyasal rejimde müfredatı değiştirmek ya da tarih bölümlerini geçmişle yüzleşmenin yürütüldüğü mekânlara dönüştürmek için hareket alanı oldukça sınırlıdır. Bununla birlikte, akademi içinde ya da dışında eleştirel bilgi üretiminde ısrar etmek; Ermeni Soykırımı, farklı etnik ve dinî grupları hedef alan pogromlar, Kürtlere yönelik baskı ve sömürgeci politikaların farklı boyutları gibi “zor konular” üzerine araştırmalar yürütmek, geçmişle yüzleşme çabaları açısından hayati önem taşımaktadır. Gün yüzüne çıkarılmayı, analiz edilmeyi ve tarihsel bağlamına yerleştirilmeyi bekleyen çok sayıda arşiv belgesi ve tanıklık bulunmakta; tarih disiplini ise bunun için son derece değerli yöntemler ve araçlar sunmaktadır.

Burada amaç, resmî tarihe karşı tek bir alternatif anlatı ortaya koymak değil; geçmişe yaklaşımımızda eleştirel düşünceye ve çoğulluğa alan açmaktır. Bu bakımdan, son yıllarda Anglo-Sakson ülkelerde gelişen “müfredatı sömürgesizleştirmek” hareketi (decolonizing the curriculum), Türkiye’de tarihe yeni bir yaklaşım geliştirmek açısından ilham verici olabilir. Mevcut müfredatın, ders kitaplarının ve kamusal tarih anlatılarının sömürgeci ve ırkçı bakış açılarının izlerini taşıdığına dikkat çeken bu hareketin eleştirel perspektifi, başka ulusal anlatıları da yeniden düşünmek için önemli imkânlar sunmaktadır.

Türkiye’de müfredatı sömürgesizleştirmek, onun açık ve örtük ideolojik önyargılarını anlamak, içeriği ve diline köklü bir eleştirel bakış yöneltmek anlamına gelir. Örneğin; farklı toplumsal grupların ve bireylerin özne oldukları şiddet, adaletsizlik ve direniş deneyimleri tarih anlatısına nasıl dâhil edilir? Militarist, milliyetçi ve ataerkil dil nasıl dönüştürülür? Toplumsal cinsiyet perspektifi nasıl ana akımlaştırılır? Aynı zamanda, bu anlatının siyasal ve toplumsal alanda düşünme biçimlerini ve kamusal söylemi nasıl şekillendirdiğini sorgulamak, bu sömürgesizleştirme çabalarını etkili kılmak için son derece önemlidir.

Bu görev sadece tarihçilere düşmüyor. Örneğin, siyasal farklılıklara rağmen neredeyse oybirliğiyle Millî Mücadele’nin cumhuriyetin kurucu savaşı, anti-emperyalist bir mücadele ve/veya düşmana karşı Müslüman (veya Türk-Kürt) kardeşliğinin bir tezahürü olarak yüceltilmesine eleştirel bir bakış getirmek sadece tarihsel bir süreci anlamak için değil, bugünkü demokrasi ve barış tahayyüllerimizi tanımlamak için önemlidir. Millî Mücadele’nin birçok bakımdan Balkan Savaşları’yla başlayan etnik temizlik, iskân ve homojenleştirme süreçlerinin devamını oluşturduğunu; resmî aktörlerin ve paramiliter güçlerin, Ermeni Soykırımı’nı mümkün kılan yıkım süreçlerine dâhil olmaya devam ettiğini dile getirmeyi engelleyen nedir? Yüceltmek veya karalamak için değil, anlamak için yazılan tarihsel anlatıların vakti çoktan gelmiştir. Millî Mücadele anlatısının merkezinde yer alan “Biz” ve “Öteki/Düşman” kategorilerini ve bunların Cumhuriyet’in siyasal ve toplumsal yapıları üzerinde bıraktığı izleri eleştirel biçimde değerlendirmek, daha demokratik ve eşitlikçi bir yurttaşlık anlayışını tasavvur edebilmenin temel koşullarından biridir.

Direnen Hafıza Sahası

Tarihin devletin arka bahçesi olarak görüldüğü bir ülkede, hafıza çalışmaları resmî anlatıları sorgulamak isteyenler için — eleştirel akademisyenler, aktivistler, mağdur yakınları ve hayatta kalanlar dâhil — tercih edilen bir alan hâline gelmiş olması şaşırtıcı değildir. Tanıklığın gücünü ve geçmişle yüzleşmenin siyasal önemini kabul eden hafıza çalışmalarının küresel yükselişi, 1990’ların sonlarından itibaren Türkiye’de de güçlü bir karşılık bulmuştur.(1) 2000’li yıllarda hafıza sahasının hızlı büyümesiyle beraber sözlü tarih çalışmaları, kişisel hatıralar, belgesel filmler, konferanslar ve anma etkinlikleri yaygınlaştı. Yerel aktörler, mağdur yakınları, hak savunucuları, sanatçılar ve eleştirel akademisyenler tarafından yürütülen çalışmalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden günümüze kadar uzanan süreçte, şiddet ve direniş deneyimleri başta olmak üzere, ötekileştirilmiş aktörlere ve inkâr edilmiş deneyimlere yeni bir ışık tutmuştur. Bu süreç, geçmişle yüzleşme için yeni bir alan açmış; Türkçenin hegemonyasını kırarak Kürtçe, Ermenice başta olmak üzere başka dillerde de yeni anlatılar üretmiş; aynı zamanda sanatın ve dijital araçların gücünü kullanarak geçmişi temsil etmeye ve onun bugündeki izlerini ve örtük biçimlerini sorgulamaya imkân tanımıştır. Bu anlamda hafıza çalışmaları, sivil alanı genişletme, adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerini dile getirme mücadelesinin temel bir boyutu hâline gelmiştir.

2015–2016 sonrasında hafıza sahası direnmeye devam etmiş olsa da sivil topluma ve bilgi üretimine yönelik saldırılardan muaf kalmamıştır. Hafıza çalışmaları eğitimde ve akademide oldukça sınırlı bir biçimde ele alınmakta, ana akım medyada ise neredeyse hiç yer bulamamaktadır. 2015 öncesinde Kürt belediyeleri tarafından dikilen birçok anıt kayyım döneminde tahrip edilmiş; kamusal alandaki anma ve gösteriler bastırılmıştır.(2) Bununla beraber, 2024 yılında İstanbul’daki Tütün Deposu’nda açıldıktan iki hafta sonra yasaklanan “Dön-Dün Bak” adlı trans hareketin tarihi sergisinde olduğu gibi LGBTİ+ bireylerin deneyimlerine ışık tutan çalışmalar gittikçe baskıya maruz kalmıştır.(3) Bu engellere karşı hafıza çalışmaları dijital platformlarla ve hafıza yürüyüşleri gibi daha akışkan formatlarla, yeni alanlar açmak ve kamusal alanı terk etmemek için arayışlarını sürdürüyor.

Baskının ötesinde, hafıza sahası aynı zamanda tarih alanıyla kurduğu zayıf bağlantıdan da etkilenmektedir. Birçok durumda bağlamsallaştırma, eleştirel analiz ve kaynaklar arası karşılaştırmalı okuma, hafıza çalışmalarını güçlendirecek ve onların mesajlarının daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Ancak hafıza alanının karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri parçalanmışlıktır. Hafıza çalışmalarının çoğunlukla tek bir yerelliğe ya da topluluğa odaklanması, bu çalışmaların ilgili topluluklar tarafından sahiplenilmesini kolaylaştırmaktadır. Bununla birlikte, bu önemli sahiplenme, farklı yerellikler, gruplar ve topluluklara odaklanan diğer hafıza çalışmalarıyla bağlantı kurulmasının önünde bir engel oluşturmamalıdır. Farklı şiddet, eşitsizlik ve direniş deneyimleri arasındaki bağlantıların araştırılması, kültürel mirasın ve tahribatının kapsayıcı şekilde değerlendirilmesi, yalnızca geçmişi ve miras aldığımız siyasal-toplumsal yapıları anlamak açısından değil; aynı zamanda empati ve karşılıklı anlayış geliştirmek açısından da büyük bir önem taşıyor. Geçmişle yüzleşmek için, birbiriyle konuşan ya da kimi zaman çatışan çok dilli ve çok katmanlı anlatıların üretilmesi, dinlenmesi ve yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Demokratik dönüşüm ve toplumsal barışın inşası açısından tarih ve hafıza alanlarını beraber düşünmek, eleştirel seslere alan açmak ve geçmiş ile bugün arasındaki bağlantıları sorgulamak önemli unsurlardır. Geçen hafta Paris’te Panthéon’a defnedilen tarihçi ve direnişçi Marc Bloch’un dediği gibi: “Şimdiki zamanın anlaşılamaması kaçınılmaz biçimde geçmişin bilinmemesinden doğar. Ama şimdiki zamanı bilmeden geçmişi anlamaya çalışmak da en az aynı ölçüde boşa kürek çekmektir.”(4)

Son Not:

[1] Özgür Sevgi Göral, Yaramız Derindir. Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi. İstanbul, İstos, 2023.

[2] Adnan Çelik, “Can-kırımdan hafıza-kırıma: Sur’da yeni-den rejim inşası”, PolitikArt, 17 Haziran 2017, s.7-8

[3] Türkiye’de Hafızalaştırma, https://www.memorializeturkey.com/tr/memorial/don-dun-bak

[4] Marc Bloch, Tarih Savunusu veya Tarihçilik Mesleği, çev. Ali Berktay, İletişim Yayınları, 2013, s. 82.

Etiketler: Geçiş Dönemi AdaletiKadın MücadelesiKürt sorunu ve yüzleşmeMilitaristmilliyetçi ve ataerkilMüfredatÖzgürlükSayı 175Tütün Deposu
Önceki İçerik

Kadın Tarihine Jineolojîk Bir Bakış

Sonraki İçerik

Yeni ve Kurucu Bir Denklem; Yasal Kürt Olgusu

Sonraki İçerik
Yeni ve Kurucu Bir Denklem; Yasal Kürt Olgusu

Yeni ve Kurucu Bir Denklem; Yasal Kürt Olgusu

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.