O halde sorulması gereken soru şudur: Hukukun ve dahası Cumhuriyetin dışına itilerek yok sayılan ama o itildiği alanlarda mücadele ile kazanılan Kürt varlığı, hukuk kapısından nasıl girecek ve bu kapının mahiyeti nasıl olacak? Soruyu biraz daha derinleştirirsek; Kürdün inkârının aracı olan hukuk, Kürdün özgürlüğünün aracı olabilir mi?
Bir asrı aşan Cumhuriyet tarihi, bir anlamıyla Türk olmayan her kimlik gibi Kürdün de inkâr tarihidir. Bu, Kürdün inkârının dahi inkâr edildiği mutlak ve çok katmanlı bir inkâr sarmalı. Kürdistan ise bu inkârın ana merkezi oldu.
Kuşkusuz hukuk, bu inkârda en önemli rolü oynadı, inkâr politikalarına giydirilen kılıf oldu. Kaldı ki bu inkârı salt gerçekleştirmekle de kalmadı, kendisinden esas beklenen görevi de yerine getirdi; inkârı meşrulaştırdı. Aynı zamanda sürekli ve her an yürürlükte olması sebebiyle de inkârı kalıcılaştırdı.
Bir asır boyunca Kürtlerin varlık, eşitlik ve özgürlük mücadelesi, Kürtlüğe dair her türlü düşünce ve eylem ile Kürtlerin siyasal ve kültürel talepleri terör parantezine alındı, kriminalize edildi, gaddarca ve kolektif bir şekilde cezalandırıldı.
Kriminal ve terörist Kürt algısı ise inkâra ve yapılan kötülüklere karşı hem içerde hem dışarıda gelişebilecek olası bir itirazın önündeki en işlevsel bariyerdi.
Dolayısıyla bir asır boyunca Kürdün hukukla olan tek bağı, hukuk dışı bir varlık olmasıydı. Sadece varlık olarak da değil. Kalıcılaşan ve meşrulaşan bu hukuk dışılık, sosyolojik olarak da Kürdü dıştaladı.
Kürt, kimi zaman ve hatta ezici çoğunlukta yok sayıldı ve yok sayıldığı için yok edilmeye çalışıldı. Kimi zaman Türk sayıldı ve Türk sayıldığı için asimile edilmeye çalışıldı. Kimi zaman geri-ilkel olarak görüldü ve geri-ilkel olarak görüldüğü için kendisine yabancılaştırılmaya çalışıldı.
Böylesi bir denklemde Kürt, bir tek Kürt olarak kabul görmedi ve hukuken meşru bir varlık olmadı. Dolayısıyla hukuken bir statüsü de olmadı. Ne vatandaş oldu ne azınlık oldu ne de millet oldu.
Varlığı Türk varlığına armağan edildi, dili yok sayıldı ya da bilinmeyen bir dil olarak kayıtlara geçti. Kimlik, ifade ve örgütlenme hakkı yasaklandı, siyasal iradesine kayyum atandı, toprağı talan edildi. Dirisi hapsedildi, ölüsü etkisizleştirildi, kimsesizler mezarlığına defnedildi, bu da yetmedi mezarından çıkarıldı.
Kürdün varlığı, dili, kimliği, kültürü, toplumu, coğrafyası, ölüsü ve dirisi; hukuk dışılıktan Cumhuriyet dışılığa kadar da geniş bir seyir izledi. Bu seyir, anti-Kürtlüğün Türkiye hukuk sistemine ve Cumhuriyet’in karakterine ne kadar içerilmiş olduğunu gösterdi.
Fakat bir asrı aşan Cumhuriyet tarihi, aynı zamanda Kürdün isyan tarihidir de. Çünkü isyan, inkârın bir sonucu olarak gelişti. Yarım asırlık son isyan hareketi olarak Kürt Özgürlük Hareketi, inkarın sürekliliğine, derinliğine ve çok boyutluluğuna rağmen Kürdün varlığını elde etti.
Bu varlık, Kürdün hem kimliksel hem kültürel hem de sosyolojik olarak -yani bir bütün olgu olarak- kuruluşunu ifade eder. Diğer bir deyişle Kürt siyasal öznesinin kuruluşu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ve yine aynı isimli son manifestosunda bunu açıkça ortaya koyuyor.
Öcalan, hukuk dışı bırakılan Kürdün varlığının mücadele ile kazanıldığını, özgürlüğün ise demokratik toplum ile sağlanacağını, bunun da yolunun kazanılan bu varlığın hukuk ve Cumhuriyet kapsamına alınmakla olduğunu söylüyor.
Öcalan, hukuk dışına itilmekle kaybettiğimizi, yeniden hukuk içine alınmakla bulabileceğimizi, deyim yerindeyse -kaybedileni kaybedildiği yerde aramayı- ifade ederek varlığın özgürlüğünü yeni bir anlamla buluşturuyor.
O halde sorulması gereken soru şudur: Hukukun ve dahası Cumhuriyetin dışına itilerek yok sayılan ama o itildiği alanlarda mücadele ile kazanılan Kürt varlığı, hukuk kapısından nasıl girecek ve bu kapının mahiyeti nasıl olacak? Soruyu biraz daha derinleştirirsek; Kürdün inkârının aracı olan hukuk, Kürdün özgürlüğünün aracı olabilir mi?
Kanaatimce bu sorulara verilecek cevap, şu iki tespitten beslenmek zorunda. Zorunda ki, pozitivist hukukun bazen kırılgan bazen de katı ve donuk olan karakteri ve sınırları aşılsın. Aşılsın ki, hukuksal düzlem kurucu ve yeni bir karakter kazansın.
Tespitlerden birincisi; Türkiye’nin birbirine göbekten bağlı ve birbirini karşılıklı olarak etkileyen siyasal ve hukuksal sisteminin kapıları sonuna kadar Kürtlüğe kapatılmışsa, bunca inkâr, acı ve kötülük bu kapının kapatılması sonucunda yaşanmışsa, hiç şüphesiz o kapıyı kapatıldığı yerden ardına kadar açmaya zorlamak; derinlikli sosyolojik bir analiz, büyük bir tarihsel yolculuk ve etkili politik bir mücadele hattı örmeyi gerektirir. Dahası, bu örüntüyü süreklileştirmek ve hatta dönüştürerek, geliştirerek, güncelleyerek süreklileştirmek gerekir.
Hukuk kapısını açacak, açtıktan sonra da her an kapatılmaya meyilli olan bu kapıyı açık tutmaya zorlayacak esas etken, işte bu örüntünün kudretidir.
İkincisi; Öcalan’ın inşa ettiği liderlik tarzı, ürettiği bilimsel ve ideolojik güç, açığa çıkardığı devrimcilik ve bütün bunların kadın özgürlükçü karakteri ile kadın öncülüklü Kürt Özgürlük Hareketi’nin 52 yıllık kimlik ve kültür inşası hem bu kapıyı açacak hem yeniden şekillendirecek temel unsurdur.
Kadın özgürlüğünü ve eşitliğini merkeze alan ve bunu yaptığı için de devrimci bir kudrete erişen bu kimlik ve kültür inşası, ancak kadın karakterli ve kadınlara alan açan bir hukuk kapısından içeri girebilir.
Bu iki tespitten sonra tekrar sorulara ve cevaplara dönecek olursam; Kürdü hukuk dışına iterek Kürde kaybettiren ve tam da bu sebeple kendi yüzyılını da kaybeden Cumhuriyet, Kürt varlığını bir “bütün” olarak hukuk kapsamına almak zorunda.
Ve yine kanaatimce bu zorunluluk, Kürdün kaybettiği özgürlüğünü yeniden kazanacağı ve geçmiş yüzyılını kaybeden Cumhuriyet’in de yeni yüzyılını kazanacağı bir eşik.
Böylesi bir eşikte “bütün”; kimliksel ve kültürel tanınmanın toplamıdır. Hukuksal ifadeyle, Kürtlerin bireysel hak ve özgürlükleri ile Kürt halkının halk olmaktan kaynaklı grup ve kolektif haklarının iç içe ve eş zamanlı tanınmasıdır.
Bu, aynı zamanda inkârcı ve tekçi hukuk sisteminin, kendi ideolojik karakterinden kopuş anıdır.
Kopuş, ideolojik bagajla yüzleşmek ve hukuksal biçimi demokratikleştirmekle mümkündür. Demokratikleşmeyen bir hukuk, Kürdü kabul etmez, tıpkı bir asırdır olduğu gibi. Bir “bütün” olarak hukukun içine girmeyecekse, Kürt de bu hukuku kabul etmez, zira bir asırdır bunun için mücadele etti.
Kürdün hukuk dışı olan varlığının hukuken tanınmasının ilk koşulu, bugünlerde çokça konuşulan çerçeve yasanın tarihsel ve güncel bir bakış açısıyla doğru bir temelde çıkarılması olacaktır.
Kuşkusuz bir çerçeve yasa olacağı için, anti-Kürt hukuk düzeninin ve hukuk dışı Kürtlüğün açığa çıkardığı bütün sorunlara eğilmesi veya bu sorunların çözümünü bir anda sağlaması gerçekçi olmayacaktır.
Fakat Kürdün hukukla ve dolayısıyla Cumhuriyet’le na-mevcut ilişkisi açısından en yakıcı nokta olan Kürt isyanına ve isyanın sonuçlarına dair bir yasanın karakteri; tam da bu isyan sonucunda kazanılmış olan Kürdün varlığının tanımına, bireysel ve kolektif haklarına dair de bir zemin olacaktır.
Nitekim Öcalan da 24 Mayıs 2026 tarihli heyet görüşmesinde bu çerçeve yasayı, kök hücre yasası olarak tarif etti. Daha bütünlüklü bir ifade ile “demokratikleşmenin kök hücresi” olarak tanımladı.
Bu tanımlamayı iki boyutlu olarak okumamız gerektiğine inanıyorum. Birincisi; Öcalan, çıkarılması beklenen ve hatta gerekli olan kök hücre yasası ve demokrasi arasında ontolojik bir bağa vurgu yapıyor. Kök hücre yasasını, demokrasinin zorunlu bir unsuru olarak ifade ediyor. Kürdün ve isyanının yasallığını, demokratik bir yaşam için bir ön koşul olarak görüyor.
İkincisi; Öcalan “kök” imgesini kullanarak kökün üzerinde yükselecek gövdenin de ancak bu kökten beslenebileceğini ve yine ancak bu kökün rengini ve karakterini alabileceğini ifade ediyor. Kök’ten sonra büyüyecek olan gövdeyi oluşturacak ve taşıyacak olanın, esasında bu kök olacağını vurguluyor. Bu da bizi, “Kürt isyanının hukuku, Kürt kimliğinin ve Kürt halkının hukukunu tarifler” tespitine götürür.
Dolayısıyla da Kürt isyanına dair bu yasa, Kürdün kimliğinin statüye kavuşmasının da zeminini oluşturacaktır.
Kürt isyanının hukuku veya daha dar ve güncel tanımıyla isyanın yasası; isyanın başı, isyanın özneleri ve isyanın kapsamı arasında herhangi bir kategorik ayırım yapmadan bütünlüklü bir yaklaşımla düzenlenmelidir.
İsyanın başı olan Öcalan’ın zaten var olan ideolojik, örgütsel, toplumsal ve fiili statüsünün bu yasa ile birlikte hukuki yoldan kendisine iadesi, yani Öcalan’ın barış ve demokratik toplum kurucu rolünün hukuken ve resmen tanımlanması; isyanın öznelerinin, kapsamının ve sonuçlarının hukuk kapsamına alınmasının yolunu ardına kadar açacak ilk eşik olacaktır.
Öte taraftan, faaliyetleri ve bu faaliyetlerinin sonuçları, bu yazıda anlatmaya çalıştığım şekliyle, hukuk dışı olan bir isyan varken; “suça bulaşmış- bulaşmamış” veya “üye-yönetici” gibi mantık ve akıl kurallarını zorlayan kategoriler oluşturmak yasanın bütünlüklü ve kapsayıcı olmasını engelleyecektir.
Bu engel, aynı zamanda Kürt varlığının bir bütün olarak, hukuk kapısından içeri alınması gerektiği, bir bütün olarak alınması durumunda ancak hakiki ve hukuki bir tanımanın sağlanacağı denklemini bozan esas etken de olacaktır.
Sonuç Olarak;
Yazı boyunca bir “bütün” olarak bahsettiğim kültür hakları veya grup hakları; evrensel hukukta da vazgeçilemez, devredilemez bir insan hakkı ve hatta bireysel hak ve özgürlüklerin kullanımını garanti altına alan bir hak olarak tanımlanır. Bireyin temel hak ve özgürlüklerinin hukuksal güvenceye alınması ve geliştirilmesi, bu bireyin dahil olduğu “bütün”ün kolektif haklarının hukuksal güvenceye alınması ve geliştirilmesine bağlıdır.
Bu bağ, Öcalan’ın deyimiyle, kimlik ve kültür haklarının yasal ve anayasal hukukta -ve hatta sözleşmesel hukukta- bütünsel temelde ele alınmasıdır.
Bütünsellik, esasında bireysel kurtuluşun toplumsal kurtuluşta aranması gerektiği bir eşiktir. Bireyi toplumun içine konumlandıran ve bireysel dönüşümü toplumsal dönüşümde arayan bu eşiği aşmak; bir sorumluluk ve bir zorunluluk olarak her zamankinden daha acil bir biçimde önümüzde duruyor.

