Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Barışın Hukuku: Demokratik Toplumun İnşasında Hukuk Ne Söyler?

Atiye Arıkan Atiye Arıkan
12 Temmuz 2026
Yazı
0
Barışın Hukuku: Demokratik Toplumun İnşasında Hukuk Ne Söyler?
0
SHARES
59
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Bugüne kadar hukuk, barışı kurmanın aracı olarak düşünüldü. Peki ya barış, hukuku yeniden kurmanın imkânıysa?

Dünyanın farklı coğrafyalarındaki deneyimler gösteriyor ki çatışmanın sona ermesi, barışın başlangıcı olabilir fakat kendisi değildir. Belirleyici olan, çatışmayı yeniden üreten siyasal, hukuksal ve toplumsal eşitsizliklerin dönüştürülebilmesidir. Bu nedenle barış şiddetin durmasından önce hukukun ve birlikte yaşamın yeniden kurulmasına ilişkin bir meseledir. Barış deneyimlerinin ortaklaştığı temel gerçeklerden biri, hiçbirinin tekil güvenlik politikalarıyla başarıya ulaşmamış olmasıdır. Kalıcı barış, her seferinde hukukun yeniden tahayyül edilmesini, demokratik siyasal ilişkilerin yeniden kurulmasını ve toplumun farklı kesimlerinin sürecin kurucu öznesi haline gelmesini gerektirir. Barışın sürdürülebilirliği ancak yerel aktörlerin bilgi ve deneyimlerinden beslenen, aşağıdan yukarı işleyen ve birlikte yaşamı esas alan toplumsal dönüşüm süreçleriyle mümkün olabilir. Tam da bu nedenle hukuk, devleti örgütleyen kurallar bütünü olmanın yanı sıra insanların birbirini tanımasının, farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmesinin ve adalet talebinin kamusal yaşamda karşılık bulmasının ortak zeminidir.

Barış çalışmaları yürüten ve barışın toplumsal bir ilişki olarak kurulabileceğini savunan John Paul Lederach, Barış İnşası[1] kitabında, “Günümüz çatışmalarında barış inşası, toplumun tüm katmanlarına yayılan bir barış altyapısının oluşturulmasına yönelik uzun vadeli bir bağlılık gerektirir; bu altyapı, uzlaşma kapasitesini toplumun kendi iç dinamiklerinden besleyerek güçlendirmelidir.” diyerek, kalıcı barışın yalnızca siyasal müzakerelerle değil, toplumun bütün düzeylerinde ilişkilerin ve kurumların yeniden inşasıyla hayat bulacağını vurgular. Lederach’ın yaklaşımı, barışın siyasal aktörler arasında varılan bir uzlaşma olarak değerlendirilemeyeceğini, siyasal anlaşmaların ancak yerel topluluklarda, eğitim kurumlarında, yargı mekanizmalarında, sivil toplumda ve gündelik yaşam pratiklerinde birlikte yaşam formunda karşılık bulabildiği ölçüde kalıcı bir barışa dönüşebileceğini işaret eder. Dolayısıyla barışın sürdürülebilirliği, çatışmayı sona erdiren metinlerin ötesinde bu metinlerin ve süreçlerin ardından demokratik meşruiyeti güçlendiren kurumların, katılımcı demokratik mekanizmaların ve çoğul yaşam kültürünü besleyen toplumsal ilişkilerin inşasına bağlıdır. Bu değerlendirme, demokratik toplum üzerine yürütülen tartışmalar açısından önemli bir hatırlatmadır. Çünkü mesele yeni bir siyasal sürecin başlaması kadar, iktidar ilişkilerini dönüştürmek ve birlikte yaşamı taşıyacak bütüncül hukukun nasıl kurulacağıdır.

Türkiye’nin bugün demokratik toplum ve barış üzerine yeniden düşünme imkânı varsa, bunun merkezinde onlarca yıldır ülkenin en temel siyasal meselesi olan Kürt meselesiyle demokratik ve hukuki zeminde yeni bir ilişki kurabilme ihtimali bulunmaktadır. Tam da bu nedenle hukukun yeniden toplumsallaştırılması kurumsal bir reform olmanın çok ötesinde birlikte yaşamın yeniden kuruluşu anlamına gelmektedir. Nitekim barış süreçlerine ilişkin feminist barış literatürünün de uzun süredir işaret ettiği gibi, barış dönemleri yalnızca çatışmanın sona erdiği zamanlar değildir, toplumun yeniden kurulduğu ve yeni toplumsal sözleşmelerin şekillendiği tarihsel eşiklerdir. Bu nedenle barışın nasıl kurulacağı sorusu, aynı zamanda hukukun nasıl yeniden kurulacağı sorusudur.[2] Hukuku devlete yetki veren normlar bütünü olarak görmek yerine, onu insanların ortak yaşamı birlikte kurabildiği, farklılıklarıyla eşit biçimde yaşayabildiği ve ortak bir geleceği paylaşabildiği kamusal bir zemin olarak yeniden düşünmek gerekir. Bu anlamda hukuk, aynı zamanda ilişkisel bir güvence sistemidir ve mevcudiyetiyle korkuyu örgütlemektense güveni inşa etmelidir. Çeşitliliği bir tehdit olarak görmemeli, çoğul yaşamın asli koşulu olarak ve anayasal eşitlik içinde koruyan bir anlayışla şekillenmelidir. Asıl ihtiyaç, yeni yasaların yazılmasından çok, insanların hukuk tarafından tanındığını, eşit görüldüğünü ve sözlerinin kamusal alanda karşılık bulduğunu hissedebilmeleridir. Çünkü mesele yeni hakların tanınması kadar yapısal eşitsizlikler üreten hukuk düzeninin demokratik biçimde dönüştürülmesidir. Dünya barış deneyimleri kalıcı barışın, güvenlik politikalarının genişlemesine ihtiyaç duymadığını, aksine adalet düzeninin demokratikleşmesi, geçmiş ihlallerle yüzleşme mekanizmalarının kurulması ve toplumun farklı kesimlerinin siyasal eşitlik temelinde karar alma süreçlerine kurucu özne olarak katılmasıyla hayat bulduğunu gösteriyor. Bu nedenle barışın hukuku, devleti düzenleyen normların ötesinde ortak yaşamı kuran eşitlik, adalet ve tanınma ilkelerinden beslenmelidir.

Dünya Deneyimlerinin Söylediği Birlikte Yaşamın Hukuku

Süregelen barış deneyimleri ve arayışları bize kusursuz modeller sunmaz. Aksine, uzun, sancılı ve hatta kimi zaman eksik kalan dönüşümlerin hikayesini anlatır. Fakat tam da bu farklı deneyimler ortak bir hakikati hatırlatır. Sürdürülebilir barış adaletin yeniden kurulabildiği, toplumların birbirini yeniden dinleyebildiği ve insanların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olabildiği demokratik ilişkilerin kurulmasıyla hayat bulabilir. Belki de bugün Türkiye’de, özellikle Kürt meselesinin demokratik çözümü etrafında yeniden şekillenen barış ve demokratik toplum tartışmaları bakımından üzerinde düşünülmesi gereken temel sorulardan birisi budur. Yeni bir toplumsal sözleşme, önceliğini birincil ve tekil olarak devletin güvenliğini üzerine mi kuracaktır; yoksa insanların onurlu, eşit ve özgür biçimde yaşayabileceği demokratik ortak bir yaşamı mı hedefleyecektir? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca bugünün siyasetini değil, gelecek kuşakların barış hafızasını da şekillendirecektir. Çünkü bir toplum ancak kendisini bu ortaklığın eşit bir öznesi olarak görebildiği, sözünün değer gördüğü ve hukuk tarafından tanındığı ölçüde kalıcı bir barış zemini oluşturabilir. Toplumsal cinsiyet ve barış üzerine yürütülen çalışmalar da barışın eşit yurttaşlık, siyasal katılım, hafıza ve adalet mekanizmalarının yeniden inşasıyla ilişkili olduğunu gösterir. Aynı literatür, kadınların barış süreçlerinde korunması gereken gruplar olarak indirgenemeyeceğini, barışın kadınların ve diğer dışlanmış grupların karar alma süreçlerine kurucu biçimde katılabildiği ölçüde sürdürülebilir olabileceğini vurgular.[3]

Lederach da barışın ancak farklı toplumsal aktörlerin kurucu rol üstlenebildiği ölçüde sürdürülebilir olacağını işaret eder. Öğretmenlerden yerel yönetimlere, kadın örgütlerinden gençlere kadar toplumun farklı kesimlerini barışın belirleyici aktörleri olarak görür. İnsanlar, hayatlarını etkileyen kararlarda görünür, değerli ve tanınmış olduklarını hissetmedikçe barışın kalıcı olmayacağını belirtir ve dikkat çekmek ister. Ona göre kapsayıcılık daha fazla insanın masaya oturmasının ötesinde insanların kendi geleceklerini kurabilecek eşit ve kurucu özne hâline gelebilmesidir.

Dünya barış deneyimleri bu nedenle önemlidir. Her biri farklı tarihsel ve siyasal koşullarda ortaya çıkmış olsa da ortak bir soruya cevap aramıştır. Toplumlar çatışmayı nasıl sona erdirir, birlikte yaşamı hangi hukuk ve hangi siyasal ilkeler üzerine yeniden kurabilir? Kuzey İrlanda, Kolombiya ve Güney Afrika bu soruya farklı cevaplar vermiştir ancak üçünün de ortaklaştığı yer, barışı mümkün kılacak hukuku yeniden düşünmeden kalıcı bir barışın mümkün olmayacağıdır.

Kuzey İrlanda Deneyimi: Masayı Değiştiren Kadınlar

1998 yılında Kuzey İrlanda’da imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması barışın tek başına bir ateşkes meselesi olmadığını gösteren önemli örneklerden biridir. Yaklaşık 30 yıl süren çatışmanın ardından ortaya çıkan siyasal uzlaşma, kimliklerin tanınması, siyasal temsil, insan hakları güvenceleri, güç paylaşımı ve çoğulcu demokratik kurumların inşası üzerine kurulmuştur.

Ancak Hayırlı Cuma Anlaşması’nı farklı kılan yalnızca kurduğu kurumsal yapılar değildir.  Geleneksel siyasal aktörlerin dışında farklı topluluklardan kadınların bir araya gelerek kurduğu Kuzey İrlanda Kadın Koalisyonu’nun da masada yer alması ve müzakerelerde güvenlik eksenli tartışmaların ötesine geçen başlıkları gündeme taşımasıdır. Mağdurların hakları, eğitim, karma yaşam alanları, toplumsal uzlaşma ve gündelik hayatın yeniden kurulması gibi başlıklar, kadınların siyasal müdahalesiyle barış sürecinin parçası hâline gelmiştir.[4] Kadınların varlığı, taraflar arasında iletişim kanallarının açık kalmasına ve toplumsal desteğin güçlenmesine katkı sunmuştur. Bu dâhiliyet salt temsil bakımından değil, barışın nasıl düşünülmesi gerektiği bakımından da dönüştürücü olmuştur. Çünkü kadınlar masaya kendi deneyimlerini taşımakla kalmamış, çatışmanın toplum üzerindeki görünmeyen yüklerini, kayıpları, bakım emeğini, çocukların geleceğini ve birlikte yaşamın gündelik koşullarını da siyasetin konusu haline getirmişlerdir.

Kuzey İrlanda deneyiminin belki de en önemli öğretisi burada ortaya çıkar. Barış anlaşmaları sihirli metinler değildir, bir metnin imzalanması, yeni ilişkilerin ve yeni güven biçimlerinin kurulması için yalnızca bir başlangıçtır. Asıl mücadele, bu anlaşmanın toplum içinde nasıl yaşanacağı, hafızanın nasıl ele alınacağı ve farklı grupların ortak bir geleceği hangi hukuk ve kurumlar aracılığıyla nasıl kuracağı sorularıyla devam eder. Nitekim geçiş dönemi adaleti literatürünün de işaret ettiği gibi geçmişle yüzleşme ve hukuk devleti üzerine çalışmalar demokratik bir geleceğin ancak geçmişin inkârı yerine yüzleşme kültürü üzerine kurulabileceğini ortaya koymaktadır. Bugün Türkiye’de yeniden gündeme gelen Kürt meselesinin demokratik çözümüne ve çerçeve yasa tartışmalarına ilişkin ısrar da bu dünya deneyimlerinin çıkarımlarının iz düşümü olarak görülmelidir. Onurlu bir barış, çatışmayı ortaya çıkaran siyasal, hukuksal ve toplumsal koşullarla yüzleşmeyi gerektirir.

Hayırlı Cuma Anlaşmasının mimarlarından Monica McWilliams’ın da yıllar sonra yaptığı değerlendirmelerde vurguladığı gibi, kadınların müzakere masasına katılımı sadece kadınları temsil etmek gayesiyle olmamıştır. Kadınlar, egemen siyasal söylemin uzun süre görmezden geldiği alanları görünür hâle getirmiş; insan haklarından eğitime, mağdurların tanınmasından gelecek kuşakların yaşamına kadar barışın gerçek anlamını genişletmiştir. Birlikte yaşamanın hangi kurallarla örülebileceğini tartışmaya açmışlardır. Bu nedenle anlaşma düşünüldüğü gibi bir güvenlik mutabakatı olmayı aşarak demokratik kurumların yeniden tasarlandığı, ortak yaşam ilkelerinin yeniden düşünüldüğü ve barışın temellerinin güçlendirilmeye çalışıldığı kurucu bir toplumsal sözleşme olarak karşılık bulmuştur.[5]

Kolombiya Deneyimi: Metni Dönüştüren Kadınlar

Kuzey İrlanda’nın ardından Kolombiya deneyimi de bize barışın çatışmayı sona erdirmekle sağlanamayacağını, adalet ilişkisini yeniden kurmakla ilgili olduğunu gösterir. Elli yılı aşan silahlı çatışmaların ardından 2016 yılında imzalanan barış anlaşması, silah bırakmanın yanı sıra mağdurların hakikat talebini, toprak adaletini, kırsal eşitsizlikleri ve toplumsal cinsiyet boyutunu da müzakerenin ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir. Bu yönüyle Kolombiya deneyimi, barışın geleceğe ilişkin bir uzlaşma olmakla beraber geçmişte yaşanan ağır ihlallerle yüzleşmeyi, hakikatin ortaya çıkarılmasını ve mağdurların onarımını da içeren kurucu bir siyasal süreç olduğunu ortaya koyar. Çünkü geçmişle hesaplaşılmadan kurulan barış, çoğu zaman çatışmanın ertelenmesi anlamına gelir. Hakikat, hesap verebilirlik ve onarım mekanizmalarının barış anlaşmasının kurucu bileşenleri olarak tasarlanması, Kolombiya’yı dünya geçiş dönemi adaleti literatüründe ayırt edici örneklerden biri hâline getirmiştir. Böylece barış, hukukun, yurttaşlığın ve devlet-toplum ilişkisinin yeniden kurulduğu bir dönüşüm süreci olarak kavranmıştır.

Kuzey İrlanda’da kadınlar müzakere masasında barışın gündemini dönüştürürken, Kolombiya’da bu etki barış anlaşmasının metnine de yansımıştır. Kadın örgütlerinin ve feminist hareketlerin uzun yıllara yayılan mücadelesi sonucunda kurulan Toplumsal Cinsiyet Alt Komisyonu, müzakere sürecinin ayrılmaz bir parçası olmuş; kadınların oluşturduğu ağlar yerel ateşkeslerin sağlanmasında, rehinelerin serbest bırakılmasında ve mağdurların sesinin müzakere masasına taşınmasında belirleyici rol oynamıştır.[6] Böylece toplumsal cinsiyet, anlaşmanın kenarında duran ikincil bir politika alanı olmaktan çıkarak, anlaşmanın bütününe yayılan kurucu perspektiflerden biri hâline gelmiştir.

Ancak Kolombiya deneyimi bize aynı zamanda daha zor bir gerçeği de hatırlatır. Şiddetin azalması tek başına demokratikleşmeyi garanti etmez. Barış anlaşmasının uygulanması da en az müzakere süreci kadar siyasal bir mücadeledir. Barış anlaşmasının hayata geçebilmesi için güçlü kamu kurumlarına, bağımsız hukuk mekanizmalarına, ekonomik eşitsizliklerin giderilmesine ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesine ihtiyaç vardır. Aksi hâlde çatışmayı besleyen yapısal eşitsizlikler farklı biçimlerde yeniden üretilebilir.

Kuzey İrlanda ile Kolombiya birbirinden farklı tarihsel koşullarda şekillenmiş iki deneyimdir. Buna rağmen ortaklaştığı temel ilke dikkat çekicidir. Kalıcı barış, devlet ile silahlı aktörler arasında imzalanan bir mutabakatla başlamış olabilir; ancak toplumun tamamı bu sürecin belirleyici öznesi hâline gelmedikçe yaşayamaz. Bu nedenle Türkiye açısından da mesele sadece çatışmanın sona ermesi olarak kabul edilemez. Kürtlerin eşit yurttaşlık talepleri, dil ve kültürel hakları, yerel demokrasi ve hukuki güvenceler birlikte yaşamın ve demokratik hukuki düzenin kurucu unsurları olarak ele alınmalıdır. Barış, toplum tarafından sahiplenildiği, kadınların, gençlerin, yerel toplulukların, sivil toplumun, sendikaların, akademinin ve farklı kimliklerin sürece katılabildiği, yaşamda karşılık bulduğu ve hukuk tarafından güvence altına alındığı ölçüde toplumsallaşır. Birlikte yaşamın hukuku da tam olarak bu toplumsallaşmanın üzerinde yükselir. Dünya deneyimlerinin bu haliyle gösterdiği, daralan değil genişleyen bir ortak yaşam zeminine duyulan ihtiyaçtır.

Türkiye’de bu yaklaşımın en güçlü örneklerinden biri uzun yıllardır Kürt kadın hareketinin geliştirdiği barış anlayışıdır. Bu yaklaşım, barışı çatışmanın sona ermesinden ziyade; demokratik siyaset, yerel demokrasi, kadın özgürlüğü, hafıza ve birlikte yaşamın yeniden kurulması olarak tanımlar. Bu perspektif, Cynthia Cockburn’ün savaş ve barışın toplumsal cinsiyet ilişkilerini yeniden üreten ya da dönüştüren siyasal süreçler olduğu yönündeki değerlendirmeleriyle de örtüşmektedir.[7] Bu yönüyle de Kürt kadın hareketi kadınları barışın mağdurları olarak görmemesi, demokratik toplumun kurucu siyasal özneleri olarak konumlandırması bakımından dünya feminist barış literatürüyle güçlü bir ortaklık kurar.

Geçmişle Yüzleşmek: Hakikat, Hafıza ve Barışın Hukuku

Barışı insanların birlikte bir dünya kurabilme iradesi olarak düşünmek gerekir. Çünkü savaşların ve çatışmaların ardından geriye kalan, siyasi anlaşmazlıklardan da önce kayıplar, kırgınlıklar, suskunluklar ve kuşaklar boyunca taşınan adaletsizlik deneyimleridir. Brandon Hamber’ın ifade ettiği gibi, geçmişin yarattığı toplumsal yaralar unutularak ortadan kalkmaz; onlarla kurulacak yeni bir toplumsal ilişki sayesinde aşılabilir. Asıl mesele geçmişle kurulan ilişkinin yeni çatışmalar üretmeyecek, onarımı mümkün kılacak yollarını bulabilmektir. Bu nedenle hakikat arayışı, toplumun geçmişle birlikte yaşayabilmesinin bir aracıdır. [8]

Güney Afrika deneyimi bu açıdan dünya barış literatüründe özel bir yere sahiptir. Apartheid rejiminin sona ermesinin ardından kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, geçmiş ihlalleri ortaya çıkarmayı amaçlarken mağdurların tanıklıkları aracılığıyla yeni bir toplumsal ilişkinin kurulmasını da amaçlamıştır. Bu deneyim, adaletin yalnızca cezalandırma mekanizmalarıyla kurulamayacağını; mağdurların tanınması, hakikatin kamusal alanda görünür hale gelmesi ve toplumun ortak hafızasının yüzleşme sonrası yeniden inşası yoluyla şekillenebileceğini, tüm bunların adaletin kurucu unsurları olabileceğini gösterir. Aynı zamanda hakikatin ortaya çıkarılmasının tekil olarak toplumsal eşitliği sağlamaya yetmeyeceği uyarısını da tarihe not düşer. Sürdürülebilir barış için geçmişin görünür kılınmasının yanında, geçmişi üreten ekonomik, siyasal, hukuki ve toplumsal yapıların dönüştürülmesinin de gerektiğini gösterir. Öyle ki dışarıdan tasarlanan barış ile toplumun içeriden kurduğu barış aynı şey değildir. Zira barışı sadece uluslararası aktörlerin ya da devlet kurumlarının tasarladığı bir düzenleme olarak kabul edemeyiz. Post-liberal barış yaklaşımlarında da vurgulandığı gibi, toplumların kendi deneyimlerinden, yerel aktörlerin katılımından ve gündelik yaşam pratiklerinden beslenmeyen barış projeleri kırılgan kalmaya mahkûmdur.[9]

Judith Shklar’ın adalet tartışmasına getirdiği yaklaşım da bu noktada önemli bir düşünsel imkân sunmaktadır. Shklar, Adaletsizliğin Veçheleri[10] adlı eserinde, siyasal düşüncenin yüzyıllar boyunca adaleti konuştuğunu, fakat insanların en çok deneyimlediği şeyin adaletsizlik olduğunu söyler. İnsanların adaleti soyut bir ideal düzen tasarımı olarak görmediğini, yaşadıkları/maruz bırakıldıkları haksızlık üzerinden deneyimlediğini vurgular. Shklar’a göre toplumlar “adalet nedir?” sorusundan önce “insanlar hangi deneyimleri açık bir adaletsizlik olarak yaşar?” sorusunu sormalıdır. Bu bakış, barış tartışmasını da kökten değiştirecektir. Çünkü çatışmalar salt siyasi taleplerden ibaret değildir. Uzun yıllar boyunca biriken tanınmama, dışlanma, eşitsizlik ve hukuki güvencesizlik deneyimlerinden beslenir. Bu nedenle barışın hukuku, geleceğe ilişkin yeni kurallar koymakla yetinemez; geçmişte yaşanan adaletsizlikleri tanımayı ve bunlarla yüzleşme cesaretini de içermek zorundadır. Barışın hukuku, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin ve yurttaşların birbirini hangi eşitlik ilkeleri temelinde tanıyacağını da tartışmalıdır.

Geçiş dönemi adaleti üzerine yapılan çalışmaların gösterdiği gibi, demokratik ve onurlu bir gelecek geçmişin inkârı yerine, geçmişle kurulan eleştirel bir ilişki üzerine inşa edilebilir. Mithat Sancar’ın geçmişle hesaplaşma ve hukuk devleti üzerine çalışmalarında vurguladığı üzere, bir toplumun demokratikleşmesi yeni kurumların kurulmasının dışında, toplumun geçmişte yaşanan adaletsizliklerle nasıl ilişki kurduğu, mağdurların nasıl tanındığı ve hukukun bu hafızayla nasıl yüzleştiği de kamusal düzenin niteliğini belirler.[11] Türkiye açısından bu yüzleşme, tek başına geçmişte yaşanan ağır insan hakları ihlallerinin tanınmasından ibaret olmamalıdır. Kürtlerin kolektif hafızasında yer eden zorunlu göçlerin, faili meçhullerin, dil yasaklarının, cezasızlık pratiklerinin ve inkâr siyasetinin demokratik hukuk düzeni içinde nasıl ele alınacağını da kapsamalıdır. Demokratikleşme; hafıza, adalet ve yurttaşlık ilişkilerinin yeniden düzenlenmesiyle mümkündür. Geçmişle hesaplaşma, yalnızca geçmişte kalan olayların değerlendirilmesi olarak görülemez, geleceğin hangi normatif zemin anlayışı üzerine kurulacağını belirleyen kurucu bir süreç olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle barış anlaşmaları yalnızca siyasi uzlaşma metinleri olarak görülmemelidir.

Christine Bell’in karşılaştırmalı çalışmalarında ortaya koyduğu haliyle, modern barış anlaşmaları çatışmayı sonra erdiren belgeler olmanın dışında aynı zamanda anayasal dönüşüm süreçlerinin, hak rejimlerinin ve devlet-toplum ilişkisini yeniden tanımlayan siyasal aidiyet biçimlerinin müzakere edildiği temel metinlerdir. Öyle ki; bu anayasal düzenlemeler, siyasal temsil biçimleri, yerel yönetimlerin yetkileri, dil ve kültürel haklar, yargı bağımsızlığı ve siyasal katılım mekanizmaları ortak yaşamın hukukunu belirleyen temel meselelerdir. Bunları barış süreçlerinin yalnızca teknik başlıkları olarak görmekten vazgeçilmedikçe kalıcı bir barışın kurulması güçtür ve çatışmanın farklı biçimlerde geri dönme ihtimali yüksektir.[12]

Bu nedenle geçiş dönemi adaleti deneyimleri bize yalnızca geçmişte yaşanan ihlallerle nasıl hesaplaşılacağına ilişkin yöntemler sunmaz; aynı zamanda geleceğin hangi hukuk anlayışı üzerine kurulacağını da gösterir. Güney Afrika’dan Kolombiya’ya, Kuzey İrlanda’dan farklı coğrafyalardaki barış süreçlerine uzanan deneyimlerin ortak öğretisi şudur: bir toplum geçmişte yaşanan adaletsizlikleri görünmez kılarak kalıcı bir barış inşa edemez. Çünkü unutma üzerine kurulan bir düzen, çatışmanın nedenlerini ortadan kaldırmak yerine onları sessizleştirir. Oysa hakikatin tanınması, mağdurların deneyimlerinin kamusal hafızada yer bulması ve devletin geçmişteki rolüyle yüzleşebilmesi, yeni bir toplumsal sözleşmenin temelini oluşturur.

Türkiye açısından bunun anlamı açıktır. Kürt meselesi yalnızca güvenlik politikalarının konusu olarak ele alınmamalı, eşit yurttaşlık, demokratik katılım, hakikat, hafıza ve adalet ekseninde yeniden düşünülmesi gereken kurucu bir demokratikleşme meselesi olarak ele alınmalıdır. Çünkü demokratik bir toplum bir yanıyla geleceğe dair ortak bir ufuk kurarken diğer yanıyla geçmişin yarattığı eşitsizliklerle yüzleşme cesaretini gösterebildiği ölçüde var olabilir. Bu anlamda barış, çatışmanın sona erdiği tekil bir tarihsel an olmayacaktır. Toplumun kendisiyle, geçmişiyle ve geleceğiyle yeniden ilişki kurduğu uzun soluklu bir dönüşüm sürecidir. Tam da bu nedenle kadınların barış tahayyülü, dünya deneyimlerinin ortaya koyduğu bu ortak çerçeveyi daha da genişletir. Çünkü kadınlar için barış, sıcak çatışmanın bitmesinden daha da fazlasıdır, hayatın yeniden kurulabilmesidir. Belki de bu nedenle kalıcı barış, insanların yeniden birbirine güvenebildiği ortak bir yaşamın adı olduğu kadar, hukukun da bu ortak yaşamı mümkün kılacak biçimde yeniden kurulduğu tarihsel bir imkândır.

Son Not:


[1]Lederach, John Paul. (1997). Building Peace: Sustainable Reconciliation in Divided Societies. United States Institute of Peace Press.

[2]Egbatan, M. (2013). Nasıl bir barış süreci: Geçiş dönemi adaleti ve toplumsal cinsiyet. Fe Dergi: Feminist Eleştiri, 5(2), 7–19. https://doi.org/10.1501/Fe0001_0000000093

[3] Alıcı, N. & Daşlı, G. (Der.). Toplumsal Cinsiyet ve Barış. 2019. Dipnot Yayınları. Geçiş Dönemi Adaleti, Hafıza ve Barış İnşası.

[4] Northern Ireland Assembly. “Northern Ireland Women’s Coalition.” Women in Parliament. Erişim tarihi: 8 Temmuz 2026.

[5] Fearon, Kate, & McWilliams, Monica. (1998). “The Good Friday Agreement: A Triumph of Substance over Style.

[6] Government of Colombia & FARC-EP. (2016). Final Agreement to End the Armed Conflict and Build a Stable and Lasting Peace.

[7] Cockburn, C. (2007). From Where We Stand: War, Women’s Activism and Feminist Analysis. London: Zed Books.

[8]Hamber, Brandon. (2009). Transforming Societies After Political Violence: Truth, Reconciliation, and Mental Health. New York: Springer.

[9]Richmond, Oliver P. (2011). A Post-Liberal Peace. London: Routledge.

[10] Shklar, Judith N. (2021). Adaletsizliğin Veçheleri (Nebi Mehdiyev, Çev.). İstanbul: VakıfBank Kültür Yayınları. Orijinal eser: The Faces of Injustice, 1990.

[11] Sancar, M.Geçmişle Hesaplaşma: Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne.2021. İstanbul: İletişim Yayınları.

[12] Bell, Christine. (2008). On the Law of Peace: Peace Agreements and the Lex Pacificatoria. Oxford: Oxford University Press.

Etiketler: Demokrasi ve MücadeleHukuk ve KadınKadın haklarıKadın MücadelesiKürt MeselesiKürtler ve KürtçeKürtler ve MücadeleSayı 176
Önceki İçerik

Hypatia’dan Nagihan Akarsel’e: Kadın Hakikatine Karşı Binlerce Yıllık Savaş

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.