Bir ülkenin geçmişiyle yüzleşmesi, geçmişte yaşananları yalnızca anlatmakla kalmayıp kendi kurumlarının işlediği ya da sorumluluğunun tartışıldığı suçlarla yüzleşmekle başlar. Ölülerin isimlerini söylemekle. Annelerin yasını tanımakla. Devletin işlediği ya da sorumluluğunun tartışıldığı suçları yalnızca “geçmiş” diyerek kapatmamakla
Bazı geceler vardır, sabah olmaz. Bazı olaylar zamana sığmaz. Takvim değişir, yıllar birbirini kovalar, çocuklar büyür, evler yıkılır. Mahkeme salonlarında dosyalar açılır, kapanır. Kâğıtlar sararır, tanıkların saçlarına aklar düşer. Ama bazı geceler bütün bunlara rağmen zamanın içinde donup kalır.
3 Ekim 1993 gecesi Vartinis’te kalan da böyle bir gecedir.
Bir ev. Bir anne. Bir baba. Çocuklar. Ve henüz dünyaya gelmemiş, anne karnında bir bebek. Ve ateş.
O gece bir aile yanarak/yakılarak katledildi. Anne karnındaki bebek de o ölümün içinde, daha dünyaya gelemeyecek kadar erken kaybedildi. Daha ilk nefesini almadan devlet şiddetinin tarihine yazıldı. On insanın hayatı bir evin duvarları arasında kül oldu. Geride yanmış bir ev ve yıllar boyunca kapanmayan bir yara kaldı. Aysel Öğüt ise o geceden geriye kalanlardan biri oldu. Bir tesadüf onu hayatta bıraktı. Belki de insanın başına gelebilecek en ağır tesadüflerden biridir bu: Hayatta kalmak.
Çünkü bazı geceler insanın hayatını yalnızca değiştirmez. O andan sonra yaşayacağı bütün yılların anlamını da değiştirir. Aysel’in hayatında da böyle oldu. O geceden sonra yaşam, bir yandan hayatta kalmak, diğer yandan ölenlerin ardından hakikatin peşinden gitmek anlamına geldi. Yıllardır mahkeme kapılarında. Duruşma salonlarında. Avukatların yanında. Tanık kayıtlarında, belgelerin, tutanakların içinde. Üzerinden yıllar geçti.
Aysel’in mücadelesi burada anlam kazanıyor. Çünkü bir kadının hafızasının, devletin unutma iradesine karşı direnebileceğini gösteriyor. Vartinis’in karanlığında yalnızca ölümü görünür kılmıyor; aynı zamanda bir itirazı da görünür hâle getiriyor. Bir kadının adalet arayışını, bir halkın hafızasının parçası hâline getiriyor. Çünkü devlet şiddeti üzerine konuşurken yalnızca “Kim öldü?” diye sormak yetmez. “Kim öldürdü? Kim hesap verdi? Kim sustu? Kim unutturdu? Kim hatırladı?” Bu soruların her biri, Vartinis’in ardından kalan karanlığın başka bir yüzüne bakıyor.
Vartinis üzerine belgeseller çekildi. Yazılar yazıldı. Tanıklıklar anlatıldı. Dosyalar açıldı. Yıllar boyunca süren hukuki mücadelenin ardından, Aralık 2023’te mahkeme davanın zaman aşımı nedeniyle düşmesine karar verdi. Karar, yaşamını yitirenlerin yakınları, hak savunucuları ve hak örgütleri tarafından eleştirildi. İnsan Hakları Derneği, olayın insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ve bu nedenle zaman aşımının uygulanamayacağını savundu.
Burada hukuk ile hafıza arasındaki büyük ayrılık beliriyor. Hukuk bir sürenin dolduğunu söyleyebilir. Hafıza ise “Daha bitmedi” der. Takvim başka bir şey söyleyebilir. İnsanların yaşadığı acı başka. Bir annenin çocuğunun ölümünü hatırlamasının süresi yoktur. Bir kardeşin kardeşini özlemesinin son günü yoktur. Bir kadının adalet arayışının son kullanma tarihi de.
Bu nedenle “zaman aşımı” Vartinis’in karşısında yalnızca hukuki bir kavram olarak kalmıyor. Aynı zamanda devletin geçmişle nasıl ilişki kurduğunu da gösteriyor. Çünkü mesele yalnızca bir dosyanın ne zaman açıldığı ya da ne zaman kapandığının çok ötesindedir. Mesele, bir devletin kendi kurumlarının dâhil olduğu bir şiddetle ne zaman ve nasıl yüzleşeceğidir. Aysel Öğüt’ün yıllardır sürdürdüğü mücadele tam da bu sorunun içinde duruyor.
Vartinis’i yalnızca geçmişte yaşanmış bir katliam olarak hatırlamak, yaşanan şiddeti tarihin içine kapatmak olur. Oysa hafıza, geçmiş ile bugün arasında kurulan politik bir bağdır. Kimin yaşamının korunmaya değer görüldüğünü, kimin ölümünün sessizliğe bırakıldığını ve hangi acıların yıllar sonra bile adalet talep etmeye devam ettiğini hatırlatır. Bu nedenle Aysel’in mücadelesi yalnızca kendi ailesinin kaybı için değil; devletin yurttaşlarıyla kurduğu ilişkinin, cezasızlığın ve geçmişle yüzleşme sorumluluğunun sorgulanması bakımından da önem taşır.
Onun mücadelesi yalnızca bir hukuk mücadelesi değil. Bir hafıza mücadelesi. Bir hakikat mücadelesi. Hayatta kalan bir kadının, kendi hayatının üzerine geçirilmek istenen sessizliği reddetmesi. Belki de bu nedenle Aysel’in hikâyesine yalnızca “hayatta kalan” diyerek bakmak yetmez. Çünkü bazen hayatta kalmak, yaşamanın en ağır biçimidir. İnsanlar öldüğünde yas tutulur. Fakat hayatta kalanlar, ölümün ardından yıllarca yaşamak zorunda kalır. Sorularla, eksikliklerle, hatıralarla, suskunluklarla…
Kadınlar bu yükü çoğu zaman yalnızca kendi hayatlarında taşımaz, ailelerinin ve topluluklarının hafızasında da taşır. Savaşların, çatışmaların, operasyonların, OHAL’lerin, faili meçhullerin, köy boşaltmalarının, gözaltıların ve cezaevlerinin ardından geride kalanların önemli bir kısmı kadınlardır. Ama kadınların taşıdığı hafıza sadece yası kapsamaz. Aynı zamanda itirazın hafızasıdır.
Aysel yıllardır yalnızca “Ne oldu?” diye sormuyor. “Neden oldu?” diye de soruyor. Bir insanın neden öldürüldüğünü, bir devletin neden hesap vermediğini, bir kadının neden adliye kapılarında yaşlandığını, faillerin ve sorumluların neden cezasız bırakıldığını, cezasızlık zırhıyla bir Kürt ailenin ölümünün neden yıllarca sürüncemede bırakıldığını soruyor. Ve bu sorular geçmişe dönük görünse de aslında geleceğe dönüktür. Çünkü hakikat yalnızca geçmişi anlamak için gerekli değildir. Aynı şiddetin yeniden üretilmemesi için de gereklidir. Vartinis bu nedenle yalnızca 1993’te yaşanmış bir olay olarak görülmemesi gereken, devlet şiddetinin hafızayla ilişkisini anlatan bir eşiktir.
Bir evin içinde yakılan insanların ardından geriye bir soru kaldı: Bir devlet, kendi geçmişindeki şiddetle ne zaman yüzleşir? Bu soru cevaplanmadan geçmiş gerçekten geçmiş olmaz. Çünkü bazı suçların üzerinden yıllar geçmesi, onların tarihsel anlamını ortadan kaldırmaz. Zaman, yaşananı değiştirmez. Yalnızca tanıkları değiştirir.
Ama anlatılmayan acı, ortadan kalkmaz. Tam da bu yüzden bir direnme biçimi olan hafızanın karşısında devletin resmî kayıtları, rafları dolduran cılız anlatılardan ibaret kalır.
Benim kuşağımın kadınları belki o ateşin çıktığı gece orada değildi. Ama o ateşin külü bizim hafızamıza ulaştı. Biz o küllerin içinden isimleri çıkarıyoruz. Birer birer. İnatla. O isimler hâlâ söylenebiliyorsa, tanıklık hâlâ anlatılabiliyorsa, Aysel hâlâ adaletin peşinden gidebiliyorsa, Vartinis hâlâ konuşulabiliyorsa, unutturulmak istenen hakikat bütünüyle yok edilememiş demektir.
Bir ülkenin geçmişiyle yüzleşmesi, geçmişte yaşananları yalnızca anlatmakla kalmayıp kendi kurumlarının işlediği ya da sorumluluğunun tartışıldığı suçlarla yüzleşmekle başlar. Ölülerin isimlerini söylemekle. Annelerin yasını tanımakla. Devletin işlediği ya da sorumluluğunun tartışıldığı suçları yalnızca “geçmiş” diyerek kapatmamakla.
Çünkü yüzleşme olmadan adalet eksik kalır. Adalet olmadan güven kurulamaz. Güven olmadan barış kalıcı hâle gelemez. Geçmişle yüzleşme; demokratikleşme ve toplumsal barış tartışmalarının önemli başlıklarından biri olduğundan, adalet ve toplumsal güven ilişkisi gibi birbirinden ayrı düşünülemez. Geçmişle yüzleşme, demokratik bir toplumda yalnızca tarihsel bir mesele değil, bugünle ve gelecekle ilgili bir sorumluluktur.
Vartinis unutulmamalı. Vartinis’i unutmak; bir daha aynı şeylerin yaşanabileceği bir dünyaya razı olmaktır. Ben razı değilim. Bir halkın acısının güvenlik politikalarının dipnotuna dönüştürülmesine, devlet şiddetinin devletin büyüklüğüyle açıklanmasına, kimin yaşamının korunmaya değer olduğunun ve kimin ölümünün sıradanlaştırılacağının devlet tarafından belirlenmesine itiraz ediyorum.
Çünkü hatırlamak yalnızca geçmişi korumak değildir. Geleceğin nasıl kurulacağına dair bir iddiadır. Adaletin bir dosyanın kapanış tarihine sığmayacağı ve barışın, hafızayı susturarak değil, hakikati konuşarak kurulabileceği iddiasıdır.
Bu yüzden Vartinis’i konuşmaya devam etmek gerekiyor. Aysel’in sesini duymaya, anlatmaya, soruları sormaya devam etmek gerekiyor. Hafızamızda tuttuklarımızla, 3 Ekim 2026’da sormaya devam ediyoruz.

