Feminizme göre insanın arşını insandır. Terazinin kefeleri salt bunu tartar. Savunduğu eşitliğin elbette ki karşılık geldiği şey ise bedensel ya da ruhsal bir denklikten ziyade, topluluk olmaktan kaynaklı ortaya çıkan herhangi bir şeye erişim eşitliğidir
Feminizm her şeyden önce bir toplumsal örgütlenme önermesidir. Onu kaba bir erkek düşmanlığı olarak ele alanları, en azından bu yazı temelinde tarihin bir yerinde bırakarak diyebiliriz ki söz konusu kuramın temel postülası, insanı, onun ortaya çıkışından sonsuza dek, birbirine üstün gelen bir varlık olarak kabul etmenin tam aksine; onun yine zoon politikonluğundan[2] beridir ki gayetle de eşit bir düzlemi, üstelik kendi tercihiyle oluşturmuş bir özne olarak ele almasıdır. Feminizm için burasının en sarsılmaz dayanaklardan biri olduğunu ileri sürmek iddialı olmaz. Politik hayvanlık konusu ise dünyayı nasıl okuduğumuzla çok yakından ilgili olmakla birlikte; e biraz da akıl meselesidir. Şüphe etmeye (düşünmek diyor kimileri) haiz varlıklar olarak, evrendeki diğerlerinden farkımızın kökeni de evrimselliğimizdir. Burayı da pek çok, hem de bilimsel gerçeklik gibi tartışıp duruyoruz. En son uzaya araç fırlatacaktık; akıbetinden haberi olanlar bir ses versin lütfen.
Feminizme göre insanın arşını insandır. Terazinin kefeleri salt bunu tartar. Savunduğu eşitliğin elbette ki karşılık geldiği şey ise bedensel ya da ruhsal bir denklikten ziyade, topluluk olmaktan kaynaklı ortaya çıkan herhangi bir şeye erişim eşitliğidir. Aristoteles’in buraya çok önemli bir müdahalesi olarak söyleyebileceğimiz şey ise polis içinde yaşayan siyasal varlık olarak herkesin insan oluşu, bu eşitliği savunmaya yetmeyi geçtik; artardır bile. Öyle manasız kalabalıklara falan da lüzum yoktur hem. Birden fazla olan her durum için genel geçerdir. Bir kara parçası üzerinde sadece iki erkeğin yaşam sürdüğünü varsayalım. Feminizm bu ikisini, hayatta kalabilmek için ihtiyacı olan her neyse, ona ulaşması bakımından eşit sayar. Görüldüğü üzere bir yerde feminizmin işletilebilmesi için en az iki insan olması bile kafidir. Bu kurguya sosyalizm demiyor muyduk diye haklı olarak aklımızdan geçirebiliriz elbette. Evet, diyorduk. Aklımızdan geçirmekle kalmayıp yüksek sesle haykırabiliriz hem de. Lakin, feminizmi her şeyden evvel bir eşitlik meselesi olarak saymamak, sanıyoruz ki ona yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Tabii ki bu az evvel tarihselliğine, hatta tam anlamıyla arızîliğine göndermede bulunduğumuz eşitsizliğin, cinsler arasına sirayet edişini ilk fark eden olmasıyla, özgünleşir kendisi. Diğer büyük teorilerden bu bakımdan özgülleşerek ayrışır. Cins diye bir farklılığın, kadında olup da erkekte olmayan bir çift memeden ibaret olmadığını da zaten bilerek. Ve de cinsler arasılığın, toplumsal hayata karşılık gelen gerçekliğinin, kendisinden önce gelenlerce ıskalandığının altını çizerek. Adeta kötü çekilmiş bir fotoğrafa büyüteç tutarcasına; onun daha önce fark edilmemiş tahriflerini gözler önüne serer. Fakat, teşbih yaparken anlaşılacağı üzere, daha bu fotoğraf masaya ilk konulduğunda ondaki deformasyonu bilecek kadar da akli melekeleri yerindedir. Aksisi kötü fotoğrafçı olup, düğün sezonunda dahi talep göremez ahaliden. Feminizm, eşitlik uğrunadır; eşitlik.
Şimdi buradan konuyu, başlığın göz kırptığı üzere biraz şamanizme; oradan da belki de çalıp (17 Eylül’deki malum çiftin çaldıklarından bahsetmiyoruz elbette) söyledikleriyle, eşitsizliğe itirazın en güzel isimlerinden olan feminizmin, kendi geleneksel öğretisine halel getirmeyip en safiyane şekilde savunusunu yapan Neşet Ertaş’a getirecek olursak; işimiz şaşırtıcı şekilde daha kolay gibi. Fakat bir yandan da işimiz, her ne kadar muradımızı bir kez daha savunmak açısından kolay olsa da, kendisinin hak ettiği kadar takdir edilmeyen bilgeliğini, okuryazarlık açısından izah edebilmek bakımından ise bir o kadar zor. Günümüzde külliyatlar devirmiş, sözümüz ona “aydınların” bile konu, kadın-erkek eşitliği olduğunda aklı durup, fikri sustuğundan o da. Bundan sebeptir ki başından beri iyiliğe, adalete ve güzel olana temayülü olabileceğini kabul ettiğimiz insanın, aksini bu kadar zamandır iddia ederek yaşatan düzene rağmen, iki cins arasındaki eşitliği, üstelik çubuğu toplumsal olarak asırlardır daha dezavantajlı hale getirilmiş kadın tarafından nasıl bu kadar incelikle bükerek dile getirildiğine şahit olunca durup bir düşünesi geliyor işte. Oku, oku; eşeğin b..u derdi, rahmetli anneannem.
Ümit Hasan Hoca, ilk Türk topluluklarında kandaş topluluğun örgütlenmesinde kadın-ananın taşıdığı erkinliğin, asla erkle karıştırılamayacak kadar bambaşka bir olgu olarak, bir toplumsal dönüşümün içinde meydana geldiğinden dem vurur.[3] Hani şu, bizim meşhur Türk topluluklarının ilk ortaya çıkışında, aslında yaygınca bilinenin aksine, kandaş topluluklar olarak komünal hayatın temelini atması meselesi…Şamanlığın mucizesi ise böylesine bir toplumsal örgütlenmenin göbeğinde ve kutsallık düzlemindeki o kudretli karşılığında ortaya çıkıyor. Yalnızca bir dini vazifeyi yerine getiren ruhban olmaktan ziyade, topluluğun bu eşitlikçi temel üzerinden yaşam sürmesini örgütleyen; bunu süreklileştiren bir lider gibi adeta. Peki, bu bağlamda şamanların çoğunun kadın olması bir tesadüf olabilir mi? Cevaba evet diyenleri, bundan böyle öldü biliniz… Tıpkı tam da burada ana hanlık dediğimiz sürecin önceliğinin rastlantısal olmayıp; komünal hayatın ve onun gerektirdiği kolektif üretim ve paylaşımın örgütlenişiyle pek yakından ilişkili olması gibi. Ve tabii ki, kolektif örgütlenme de öyle durdukları yerde gelmiyor bu insanların hayatlarına; hem de kadınlar tarafından ilmek ilmek örülüyor. Yine geldik mi şimdi, o soylulardan soylu bizlerin, okullarımızda lider olarak neredeyse erkek hükümdarlardan başka bir figürü resmetmeyi, hatta bu anlattıklarımızı talebelere değil okutmak; bunların geçtiği satırları yeryüzünde silmeyi marifet sayıp, bile isteye bambaşka bir kurguyu döndür allah döndür ısıtmasına. Çok ısıtılmış herhangi bir şeyin tat döktüğü görülmemiş, duyulmamıştır.
Anlaşılacağı üzere ana hanlık olarak çok da yerinde bir kavramsallaştırmayla tanımlanan bu süreç, faşizme her geçen gün daha da bulanan dünyanın çoğunluğunda da ezel-ebet olduğu iddia edilen ataerkillikten önce deneyimlenmiştir. Ve merkezinde, malum kesimlerin arzuladığının aksine iktidar sahibi olan değil, yönlendirme kabiliyeti olan kadınlar vardır. Bu kadınların dinselliği ve dünyeviliği de aynıyla bir şamanınkinde rastlandığı gibi iç içedir. Hem de ayrıştırılamayacak kadar. Bir şaman, üzerinde yaşam sürdüğü toprağa bir ağaç misali köklenerek ve bu ruhaniliğinin gücünü, gerçek hayattaki üretim ilişkilerinin tam merkezindeki toplulukçuluktan alarak taşıyıcılık yapar. Nesillerden nesillere fikir ve eylemlerini nakleder. Neşet Ertaş, bu açıdan daha az bozuşmuş ve orijinaline daha sadık kalmış, Türk kabilesi olan Abdallardan gelme biri olarak, gerçeklikten hiç sapmamıştır işte. En azından şiar olarak. Bahsettiği insan, genlerini taşıdığı bu izlekteki anadan başka biri değildir. Ve böylesine bir insanın oğludur. Kendisine, sadece bir cümleyle, ama koskoca bir tarihi; hem de hiç çekinmeden ortaya koyduğu için bir kez daha minnettarız.
[1] Neşet Ertaş’tan duyduğumuz çok gerçek bir sözdür.
[2] Aristoteles, Politika, I. Kitap, 1253a.
[3] Ümit Hassan’ın Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler’ isimli çalışmasından yararlanılmıştır.

