Hâlihazırda YKS sonuçları açıklandı. Bundan kısa bir süre önce de LGS sonuçları açıklanmıştı. Aslında eğitim imkânlarına sahip olan yahut olduğu sanısında yanıldığımız milyonlarca genç ve çocuk sadece “-mış gibi” süregiden politikaların kıskacında hayatlarını kuramayacak olma umutsuzluğu ve sancısı içerisinde. Yani MESEM’ler dışındaki eğitim sisteminin de çocuklara bir şey sunduğu yok
Şüphesiz adına MESEM denilen çocukların söndürülmesi üzerine kurulan bu sistem ülkenin ücra bir gündeminde yer tutuyor. Bir çocuk bir fabrika köşesinde can verdiğinde yahut hiçbir vakit cezalandırılmayacak olan işvereni hakkında şikâyette bulunduğunda akla geliyor bu acımasız çark. O da ancak birkaç gün sosyal medya ağlarında gündem oluyor, sonra yeni acı bir hadise vuku bulana kadar belleklerin muhalif raflarına kaldırılıyor.
Onca yakıcı gündem arasında, tıpkı eril şiddet gibi, tıpkı kadın katliamları, engelli çocukların maruz kaldıkları ayrımcılık gibi, bu mesele de bir müddet sonra onca bilinirliğine rağmen “münferit” adı altında görünmez kılınıyor. Bunun ana sebebi şüphesiz yerine alternatif politikaların üretilememesi, soruna çözüm olabilecek yöntemlerin bulunamaması. Yahut daha özcesi, dünyanın ve beraberinde Türkiye’nin kapitalist ekonomik sistem çarkları içinde sıkışıp kalması karşısında alternatif fikirlerin ve muhalefetin, sadece günlük olaylar karşısında savunma pozisyonunda bulunmak zorunluluğunun getirdiği yılgın yorgunluk. Aksi nasıl mümkün olabilir, biraz da bunun üzerine düşünmek lazım. O nedenle de MESEM düzenini hep gündemde tutmak, çözüm önerileri gelişsin diye sorunu izah etmek lazım.
Hâlihazırda YKS sonuçları açıklandı. Bundan kısa bir süre önce de LGS sonuçları açıklanmıştı. Aslında eğitim imkânlarına sahip olan yahut olduğu sanısında yanıldığımız milyonlarca genç ve çocuk sadece “-mış gibi” süregiden politikaların kıskacında hayatlarını kuramayacak olma umutsuzluğu ve sancısı içerisinde. Yani MESEM’ler dışındaki eğitim sisteminin de çocuklara bir şey sunduğu yok. Görünen gerçekliğin bu olduğu tabloda MESEM’lerin çok daha acımasız bir düzen olduğunu okumak zor değil. Fakat öte yandan, mevcut eğitim sisteminin çıkışsızlığı, ekonomik imkânları son derece sınırlı olan aileleri MESEM’lere zaruri olarak yönlendiriyor. Yani öyle “kurulu” bir düzen var ki, neresinden bakarsanız bakın, sonuç açlığa, yoksulluğa, işsizliğe ve elbette geleceksizliğe çıkıyor. Ancak bu genel ahval bizleri, MESEM’lerin tam bir legal sömürü düzeni olduğu gerçekliğinden uzaklaştırmasın.
Bakınız, “yaşamak”, özellikle ekonomik ve sosyal açıdan dezavantajlı koşullarda dünyaya gelen çocuklar için başlı başına zorlu bir mücadeledir. Anayasal ve uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınan hakların sadece kâğıt üzerinde tanımlanması, bir yasak savma mekanizmasından öte bir şey değildir.
İş lafa gelince, eğitim hakkı temel bir insan hakkıdır; öyle değil mi? Ancak yoksulluk, eşitsizlik ve sosyal dışlanma, bu hakkı yok sayıyor. Benzer biçimde, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’de 18 yaşına kadar herkes çocuk olarak tanımlanırken, ekonomik ve sosyal koşullar birçok çocuğu çok daha erken yaşlarda yetişkin sorumluluklarıyla karşı karşıya bırakıyor.
Özcesi, çocuğun üstün yararı ilkesi eğitim, sağlık, barınma, beslenme, güvenlik ve sosyal koruma mekanizmalarıyla somut olarak desteklenmediğinde yalnızca normatif bir ifadeye dönüşmektedir. On yıllardır çözülmeyen, her bakan değişikliğinde daha da çapraşık bir hâl alan eğitim sisteminden geriye, yazılı metinler üzerindeki ifadeler dışında bir şey kalmamıştır. Ve şu an milyonlarca çocuk, eğitim hayatının dışına itilmiştir. Buna, eğitim hayatının içinde göründüğü hâlde, aksi başka türlü olanlar da dâhil!
Türkiye’de çocuk emeğinin sömürülmesi, yalnızca kayıt dışı ve denetimsiz çalışma alanlarında değil, “eğitim” kavramıyla meşrulaştırılan kurumsal bir yapı üzerinden de sürdürülmektedir. Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), çocukların eğitim gördüğü bir sistem olarak sunulsa da öğrencilerin çok erken yaşta iş gücüne dâhil edilmesini mümkün kılan bir mekanizma olarak işlemektedir.
9 Aralık 2016 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan düzenlemeyle çıraklık eğitimi örgün ve zorunlu eğitim kapsamına alınmış; sistemin amacı, öğrencilerin “ahilik kültüründen gelen usta-çırak ilişkisi” içerisinde mesleklerini iş başında öğrenmeleri olarak tanımlanmıştır. Bu çerçevede devlet, işveren yanında çalışan öğrencilere asgari ücretin yüzde 30’u, kalfalık aşamasındaki öğrencilere ise yüzde 50’si oranında ödeme yapmaktadır.
Ancak burada temel soru şudur: Çocukların eğitim hakkı nerededir? Ve bu hak, çalışma hakkının gölgesinde mi bırakılmaktadır? Yanıt net: Sermayenin ucuz iş gücüne erişimi uğruna çocukların hem çocukluktan gelen hakları hem de eğitim hakları sadece gölgede kalmıyor, yok sayılıyor; yahut başka bir ifade ile gasp ediliyor.
Devlet tarafından yapılan bu ödemelerin tüm öğrencilere düzenli ve mevzuata uygun biçimde ulaşıp ulaşmadığı konusunda yeterli ve şeffaf bir veri bulunmamaktadır. Dahası, çocukların kendi anlatımları ücretlerin zaman zaman eksik ya da düzensiz ödendiğine işaret etmektedir.
Dolayısıyla MESEM’i yalnızca bir “mesleki eğitim modeli” olarak değerlendirmek yeterli değildir. Çocukların eğitim hakkı ile ucuz iş gücü olarak kullanılmaları arasındaki sınırın nerede çizildiğini, iş yerlerindeki denetimin nasıl yapıldığını ve çocukların haklarının kim tarafından korunduğunu sorgulamak zorundayız.
Kuşkusuz mesleki eğitim, gençlerin bir meslek edinmesi, nitelikli iş gücünün yetişmesi ve istihdam olanaklarının artırılması açısından önemli. Ancak MESEM uygulaması, bu hedeflerin ötesinde değerlendirilmesi gereken bir sistem. Bugün ortaya çıkan tablo, sistemin çocuklara nitelikli bir mesleki eğitim sunmaktan çok, onların erken yaşta düşük ücretli iş gücüne dâhil edilmesine ve çocuk emeğinin sömürülmesine zemin hazırladığını açık ve net bir biçimde göstermektedir. Sömürünün de ötesinde, iş cinayetlerinin kanıksatılmaya çalışıldığı acımasız bir zemin…
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 81 ilin valiliğine gönderilen 2024/36 sayılı bir genelgede okullarda ve iş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin artırılması, iş yerlerinin beceri eğitimi için öğrenciye uygun olup olmadığının tespit edilmesi ve gerekli kriterleri taşımayan iş yerlerine öğrenci gönderilmemesi yönünde talimat verilmiştir. Ancak bu düzenlemelerin yaşanan iş cinayetlerinin önüne geçmeye yetmediği, yasak savma mekanizmalarından bir başkası olduğu son yıllarda ortaya çıkan tabloyla açıkça görülmektedir.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre 2025 yılında en az 94 çocuk, güvencesiz ve ağır çalışma koşulları altında yaşamını yitirmiştir. 2026 yılında da çocukların iş yerlerinde ölümleri devam etmiş; MESEM kapsamında çalışan öğrencilerin yaşamını yitirdiği yeni iş cinayetleri yaşanmıştır. Böylece MESEM kapsamında yaşamını yitiren çocukların sayısı en az 18’e ulaşmıştır.
Salt bu veriler dahi MESEM adı altında uygulanan modelin, mesleki eğitim sağlamanın ötesine geçerek çocuk emeğinin sermaye için ucuz iş gücüne dönüştürülmesine olanak sağladığını göstermektedir. Sorun yalnızca iş cinayetleriyle de sınırlı değildir. Çocukların iş yerlerinde fiziksel, psikolojik ve cinsel istismara açık hâle gelmesi, sistemin çocukları yeterince korumadığını ortaya koymaktadır. MESEM kapsamında bir fırında çalışan bir çocuğun iş yeri sahibinin cinsel istismarına maruz kaldığına ilişkin haberlerin kamuoyuna yansıması da bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Daha da vahimi, bu tür vakalarda etkili bir koruma ve denetim mekanizmasının işletilmemesi, çocukların tamamen çürümüş bir sistemin çarkları arasına bırakıldığını göstermektedir.
Üstelik burada da cezasızlık ve denetimsizlik sorunu karşımıza çıkmaktadır. Çocukların güvenliğini sağlaması gereken mekanizmaların işletilmediği, hakkında ağır iddialar bulunan iş yerlerinin dahi çocukların çalışma alanı olmaya devam edebildiği bir sistemde, çocukların korunmasından söz etmek mümkün değildir. Konu son derece açıktır ve sistemin çocukları nereye koyduğunu göstermek için ayrıca yorum yapmaya dahi gerek yoktur. Sistem ya da daha doğru bir ifadeyle kapitalist üretim düzeni, çocukları yok saymaya ve onların emeğini sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kullanmaya devam etmektedir.
Nisan 2023 itibarıyla mesleki ve teknik eğitim kapsamında döner sermaye üzerinden gerçekleştirilen üretim gelirlerinin 2 milyar liraya ulaştığı, buna karşılık bu gelirden öğrenci ve öğretmenlere ayrılan payın yaklaşık 300 milyon lira olduğu ifade edilmiştir. Üretim gelirlerinin 2023 yılı sonunda yaklaşık 3,5 milyar liraya yükseldiği belirtilirken, sonraki yıllarda da üretim ve döner sermaye gelirlerindeki artışın sürdüğü görülmektedir. Buna karşın öğrencilerin aldığı ücretler yasal olarak asgari ücretin belirli bir oranına endeksli kalmaya devam etmektedir.
2026 yılı itibarıyla net asgari ücret 28.075,50 TL olarak belirlenmiştir. Buna göre MESEM kapsamında 9, 10 ve 11. sınıf öğrencilerine asgari ücretin en az yüzde 30’u, yani yaklaşık 8.423 TL; 12. sınıf öğrencilerine ise en az yüzde 50’si, yani yaklaşık 14.038 TL ödeme yapılmaktadır. Dolayısıyla ücretlerde nominal bir artış görülse de bu artış sistemde yapısal bir değişiklikten değil, doğrudan asgari ücretteki artıştan kaynaklanmaktadır. Öğrencilere ödenen ücretlerin hâlâ asgari ücretin belirli bir yüzdesine sabitlenmiş olması, üretim gelirlerindeki artış karşısında öğrencilerin bu üretimden aldığı payın son derece sınırlı kaldığını göstermektedir.
Çocuk yoksulluğuna ilişkin güncel veriler de tablonun vahametini ortaya koymaktadır. TÜİK’in son verilerine göre 0-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle Türkiye’de yaklaşık her üç çocuktan biri yoksulluk veya sosyal dışlanma riskiyle karşı karşıyadır.
Nüfusa oranlandığında, bu tablo çocukların önemli bir bölümünün eğitim hayatından kopma ve erken yaşta çalışma yaşamına itilme riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Artan yoksulluk, çocukların erken yaşta iş gücüne katılmasını zorunlu hâle getirirken, bu durumun iş dünyası tarafından ucuz iş gücüne dönüştürüldüğü görülmektedir. Güncel veriler, çocuk yoksulluğunun yalnızca devam ettiğini değil, çocukların eğitim hakkı ve geleceği açısından ciddi bir tehdit oluşturmaya devam ettiğini göstermektedir. Yaşanan son gelişmeler dikkate alındığında ise tablonun zaten son derece vahim olduğu açıktır.
MESEM’ler sürekli olarak alternatif bir model olarak sunulmakta ve çocukların okul terkini önleyici bir rolü olduğu iddia edilmektedir. Ancak bizce MESEM’lerin güçlendirilmesi bir yana, çocuk emek sömürüsünün bizzat MEB eliyle kurumsallaştırıldığı ve her gün çocuk ihmali, istismarı ve iş cinayeti haberleriyle gündeme gelen bu sistemin derhal lağvedilmesi gerekmektedir.
Zira “eğitim” adı altında sunulan, okul terkini engelleyeceği iddia edilen bu model çocukları erken yaşta üretim süreçlerine dâhil eden, okul ile iş yeri arasındaki sınırı fiilen ortadan kaldıran ve çocukluğu piyasaya açan bir yapıdır. “Bir gün okul, dört gün iş yeri” uygulamasıyla çocuklar eğitim sürecinin öznesi olmaktan çıkarılmakta, doğrudan emek gücü olarak konumlandırılmakta, özcesi öğrencilikten çıkarılıp işçileştirilmektedir.
Bu tablo, basit bir “mesleki eğitim” tartışmasının çok ötesindedir. MESEM üzerinden kurulan sistem, çocukları denetimsiz ve çoğu zaman tehlikeli iş koşullarına açık hâle getirirken aynı zamanda sermaye birikiminin çocuk emeği üzerine bina edilmesini sağlamaktadır. Tam da bu nedenle MESEM, teknik bir eğitim modeli değil, çocukların işçileştirilmesinin kurumsallaştırılmış bir aracıdır. Kısacası, çocukların istihdam süreçlerinde yetişkinlerle çarpık eşitlenmesine hizmet eden bu uygulamanın okul terkini de çocukların suç ile ilişkilenmelerini de önlemeye fayda etmesi mümkün değildir.
Bu nedenle bir kez daha altını çizmek gerekir: Çocukları kapitalist sistemin acımasız döngüsü içerisinde ucuz ve güvencesiz iş gücüne dönüştürmek yerine, çocukluklarını yaşayabilecekleri, eğitim hakkına tam ve eşit biçimde erişebilecekleri, yoksulluğun, sömürünün ve her türlü istismarın gölgesinden uzak, güvenli ve onurlu bir yaşamı güvence altına almak zorundayız.
Çocukların emeğinin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda değersizleştirilmediği, hayallerinin ekonomik zorunluluklara kurban edilmediği, eğitim hakkının çalışma zorunluluğuna yenilmediği bir toplumsal düzeni kurmak yalnızca sosyal bir sorumluluk değil, aynı zamanda politik ve etik bir zorunluluktur. Çocuklara çocukluklarını geri vermek; onları üretimin ucuz ve güvencesiz unsurları olarak değil, hak sahibi bireyler olarak görmekle mümkündür.
Elbette çocukların ilerleyen yaşlarda toplumsal üretime özgür, güvenli ve hak temelli biçimde katılmaları; emeğin ve üretimin değerini kavramaları önemlidir. Ancak bunun yolu çocuk emeğinin sömürülmesinden değil, çocukların haklarını, özgürlüklerini ve gelişimlerini merkeze alan bir toplum anlayışından geçmektedir. Çocuklarla dayanışmayı, onların emeğini korumayı ve eğitim hakkını güvence altına almayı etik ve politik bir sorumluluk olarak görmeliyiz.
Çünkü çocukların korunmadığı, eğitimden uzaklaştırıldığı ve yoksulluğa mahkûm edildiği bir düzende ne toplumsal adaletten ne de gerçek bir gelecekten söz edilebilir. Gerçek gelecek çocukların çalışmak zorunda bırakılmadığı, güvende olduğu, özgürce hayal kurabildiği ve umutla büyüyebildiği bir toplumun inşasıyla mümkündür. MESEM’de yaşanan iş cinayetleri ve çocuk emeğinin sömürüsü karşısında ihtiyacımız olan da tam olarak budur: Çocukları sermayenin ihtiyaçlarına değil, insan onuruna ve haklarına göre şekillenen bir geleceğe hazırlamak.

