Çocuk adaletini cezayı artırarak değil, eşitsizlikleri ve hak ihlallerini önleyerek kurabiliriz.
“Suça sürüklenen çocuk” kavramı, çocuk hakları hareketinin “suçlu çocuk” ifadesine karşı geliştirdiği önemli bir kavramsallaştırmadır. Çünkü bir çocuk suçla ilişkilendiğinde, bunu yalnızca onun bireysel tercihiyle açıklayamayız. Çocuğun yaşamında, çevresinde ve onu korumakla yükümlü kurum ve mekanizmalarda yerine getirilmemiş yükümlülükler ve sorumluluklar vardır. Bir çocuk, çoğu zaman önlenmemiş hak ihlallerinin, yoksulluğun, şiddetin, ayrımcılığın ve dışlanmanın içinden geçerek suça sürüklenir.
Aslında çocuk hakları hareketi uzun zamandır bu kavramın bile çocukların yaşadıklarını tam olarak anlatmadığını düşünüyordu. Çünkü “sürüklenmek”, evet, çocuğun bir sürecin içinde olduğunu söylüyor; ama onu oraya hangi ilişkilerin, hangi ihmallerin ve hangi kurumların, mekanizmaların taşıdığını yeterince görünür kılmıyor. Suça sürükleyen kim? Hangi yetişkin, hangi kurum, hangi kamu politikası görevini yerine getirmedi? Çocuk hakları hareketi bu soruları daha açık sormaya çalışırken ne yazık ki tartışma çok daha geriye gitti. Çocuklara “katil”, “canavar” denilen, çocukluklarının bütünüyle yok sayıldığı bir söylem kuruldu. Böyle olunca, sınırlarını tartıştığımız “suça sürüklenen çocuk” kavramı bile çocukluğu savunan bir yerden sahiplenildi.
Ama tabii burada çocukluğun algılanmasıyla ilgili büyük bir çelişki de var: Çocuğu yaşamın başka alanlarında hak ve özgürlük sahibi, bağımsız bir özne olarak görmeyenler, nedense konu ceza olduğunda çocukları irade sahibi bir yetişkinmiş gibi ele alıyor. Yaşamıyla ilgili neredeyse hiçbir alanda sözünü tanımıyorsunuz; ama suçla ilişkilendiğinde bütün sorumluluğu onun iradesine yüklüyorsunuz. Çocuğun özneliğini haklar ve özgürlükler söz konusu olduğunda kabul etmeyip ceza söz konusu olduğunda hatırlayamazsınız.
Çocukluğu ortadan kaldıran bir ceza rejimi
Geçtiğimiz haftalarda büyük itirazlara karşın kabul edilen düzenlemenin çocukları yargılama ve infaz süreçlerinde yetişkinlerle aynı çizgiye getirmesi bu düzenlemenin temel yaklaşımının ne kadar sorunlu olduğunu gösteriyor. Türkiye, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin tarafıdır. Sözleşmenin tanıdığı özel bir çocukluk statüsü vardır: 0-18 yaş arası çocuk olarak tanımlanır ve çocuk, yetişkinin küçültülmüş hâli değildir. Çocukluk; gelişimsel dönemi, ihtiyaçları ile özel bir dönemdir. Bu nedenle hukuk da sosyal politikalar da çocuklara yetişkinlerden farklı yaklaşır.
Oysa cezaları artıran, çocukların daha uzun süre kapalı kurumlarda tutulmasını mümkün kılan ve hâkimin takdiriyle çok ağır cezaların önünü açan bu düzenleme, çocuğu suçla ilişkilendiği anda çocuk olmaktan çıkarıyor, uluslararası sözleşmelerdeki çocukluk tanımını değiştiriyor. Çocuğun yaşadığı koşullar, maruz kaldığı ihlaller, gelişimsel özellikleri ve devletin koruma yükümlülüğü geriye itiliyor; ortaya çıkan sonucun bedeli çocuğa yükleniyor.
Hâlbuki BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre çocukların özgürlüğünden yoksun bırakılması son çare olmalıdır. Çünkü kapatılmak iyileştirici değildir. Çocuk daha uzun süre kapatıldığında toplumla daha barışık ve daha güçlü hâle gelmez. Tam tersine toplumla bağı zayıflayabilir, dışlanma ile karşılaşabilir ve suçla ilişkisi güçlenebilir. Düzenlemede yer alan hükümlü çocukların çocuk eğitim evlerine geçişinin cezaevi kurullarının değerlendirmesine bırakılması da yine çocukluğu ortadan kaldıran, yetişkin infaz rejiminin benzeridir. Yetişkin cezaevlerindeki kurul sisteminin yarattığı sorunları, ihlalleri biliyoruz. Bu yaklaşımın çocuklara taşınması çok açık ki yeni hak ihlallerine zemin hazırlayacak.
Bugüne değin çocuk ve suç konusunda pek çok araştırma yapılmış durumda. Cezaların artırılmasının suç oranını düşürmediği biliniyor. Eşitsizliği, yoksulluğu ve şiddeti konuşmadan yalnızca ortaya çıkan sonucu “suç” sayıp cezaları artırmak ve ağırlaştırmak sorunları çözmediği gibi derinleştiriyor. Sorumluluğu çocuğa ve ailesine yıkmak ise BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre kamu idaresinin yükümlülüklerini görünmez kılıyor. Bir çocuğun etrafında yalnızca ailesi yoktur: okul vardır, mahalle vardır, sosyal hizmetler, sağlık sistemi, yerel yönetimler ve merkezi yönetim vardır. Bir çocuk suça karışana kadar gerçekten hiç kimse bir şey yapamaz mıydı? Asıl sormamız gereken soru budur.
Çocukların mekânlarında altı çizilen eşitsizlikler…
Çocuklar yetişkinlerden farklı kamusal alanlara sahiptir. Ve aslında yetişkinleri merkeze alan yaşam kurgusunda bunların sayısı oldukça azdır. Çocukların en çok kamusallaştığı alanlardan biri okul, diğeri mahalleler ve dijital ortamlardır. Bu mekânlarda çocukların karşılaşmaları, onların hayatlarını derinden etkiler… Son yıllarda buralara baktığımızda, çocukların türlü sebeplerle şiddete, ayrımcılığa maruz kaldığını görüyoruz. Çünkü buralar çocukların içinde bulundukları eşitsizliklerin en görünür olduğu yerlerdir. Çok yoksul yaşam alanlarıyla son derece lüks sitelerin yan yana durduğu, ortak alanların daraldığı, insanların birbirini tanıma ve birlikte yaşama imkânlarının azaldığı bir yaşam biçimi yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da öfkeyi ve ayrışmayı büyütür.
Yoksulluk bu tablonun önemli bir parçasıdır ama tek mesele ekonomik yoksulluk değildir. Etnik kökene dayalı eşitsizlikler, ırkçılık ve ayrımcılığa bağlı toplumsal iklim de çocukların yaşamını etkiliyor. Sürekli dışlanan, eğitimde ilerleyebileceğine ya da bir meslek sahibi olabileceğine inanmayan bir çocuğun yaşamla, gelecekle bağı zayıflar. Hızlı ve kolay para kazanma arzusu artar ve bu onların kolaylıkla suç ağlarına dâhil olmasına yol açar. Ya da hayatını “hep iş, hep iş, hep iş…” olarak tanımlayan çalışan çocukların kendilerini gerçekleştirebilecekleri olanaklardan mahrum kalmalarını, bu durumun onlarda yarattığı öfke ve umutsuzluğu görmeden yalnızca sonuçtan, yani “suç”tan, söz edemeyiz.
Tam bu noktada çocuklarla çalışan meslek elemanlarının sorumluluğu çok önemli oluyor. Çanakkale’de karşılaştığımız gibi bir rehber öğretmenin zorlanan bir çocuğu okuldan uzaklaştırması, ebeveynine “gelmesin, biz bir şekilde geçiririz” demesi onu çocuk koruma sistemi içinde tutacak, yani onu pek çok riskten koruyacak, son bağları da koparmaktır. Elbette rehber öğretmenler, sosyal hizmet uzmanları ve sağlık çalışanları da çok zor koşullarda çalışıyor. Sorunu yalnızca tek tek çalışanların kusuruna indirgeyemeyiz. Ama mesleki eğitimde çocuk haklarının, etiğin ve zorlanan çocukla çalışma kapasitesinin güçlendirilmesi gerektiği de çok açık. Kurumların görevi çocuğu sistemin dışına itmek değil, onunla yeniden ilişki kurmaktır.
Türkiye çok uzun yıllardır Kürt meselesi nedeniyle çatışma süreci içinde olan bir ülke… Çatışma; göç, yerinden edilme, yoksulluk, ayrımcılık, ırkçılık, yakınlarını kaybetme ve yaşam alanlarından kopma gibi uzun süreli sonuçlar üretir. Bedeli çocuklar için de çok ağır olan bu çatışma, aslında bugün çocukların içinde bulundukları tabloda da büyük pay sahibi. Bugün çocukların çeteleşme meselesini Kürt meselesinden; göçten, dışlanmadan ayrı düşünmek büyük bir eksiklik olur. Kendini topluma ait hissetmeyen, eğitimden kopmuş, sosyal ve ekonomik olanaklara erişemeyen bir çocuk yasa dışı güç ilişkileri içerisine kolaylıkla yönelebilir.
Evet, bugün yeniden bir çatışmasızlık dönemindeyiz. Bu oldukça önemli. Elbette bu sürecin çocukların yaşamında doğrudan çok olumlu etkileri olacak… Ancak çocukların içinde bulunduğu tablonun hemen ve doğrudan değişeceğini düşünmek hepimizi yanıltır. Çocukların öldürülmesi, güvenlik güçlerinin müdahaleleri ve çatışma ortamının yol açtığı yaşam hakkı ihlallerinin ortadan kalkması başlı başına çok önemlidir. Ancak eğitimden sosyal hizmetlere, ana dilinden ruh sağlığına, kültürel yaşama katılımdan ayrımcılıkla mücadeleye kadar pek çok alanda uzun vadeli ve çocuk odaklı yerel ve merkezi politikalara ihtiyaç bulunmakta. Çatışmasızlığın gerçekten barış içerisinde yaşama hakkına dönüşmesi günlük yaşamlarında eşitsizliklerin azalmasıyla mümkün olacaktır. Bu da çocukların suçtan, çetelerden, şiddetten korunabilmelerini sağlayacaktır.
İhtiyacımız ceza artışı değil, topyekûn bir çocuk politikası
Türkiye’de 2005’ten beri Çocuk Koruma Kanunu var. Bu kanunda çocuklar için bakım, koruma, danışmanlık gibi tedbirler bulunuyor. Ancak kanun büyük ölçüde bir çocuk ihlal yaşadıktan sonra ne yapılacağını düzenliyor. Asıl ihtiyacımız, ihlal ortaya çıkmadan önce riskleri gören, önlemler alan politikalardır. Riskin nerede ve nasıl oluştuğunu belirlemek; çocuğu ve bakım verenlerini desteklemek; okulu, mahalleyi ve sosyal hizmetleri güçlendirmek zorundayız.
Bugün çocuklar geleceksizliği ve umutsuzluğu yetişkinlerden daha ağır yaşayabiliyor. Akran şiddeti, çetelerle kurulan ilişkiler, madde kullanımı ve suçla temas birbirinden kopuk olaylar değil. Bu nedenle çocuklar için gerçekten topyekûn bir seferberliğe ihtiyacımız var. Merkezi yönetimden yerel yönetimlere, okuldan sosyal hizmetlere, sağlık sisteminden mahalle örgütlenmelerine kadar herkesin sorumluluğunu tanımlayan, çocuk haklarına dayalı bütünlüklü bir ülke çocuk politikası kurulmalıdır.
Önleyicilik ile çocuk hak ve özgürlükleri bu politikanın temel ilkesi olmalıdır. Çocuğun şiddetle, suçla ya da maddeyle ilişkiye girmesini bekleyip sonra cezalandırmak yerine; çocuk daha o noktaya gelmeden eşitsizliği, dışlanmayı, yoksulluğu ve umutsuzluğu azaltacak mekanizmaları kurmalıyız. Kamu idaresi kendi sorumluluğunu yerine getirmeden çocuğu ve ebeveynleri cezalandıramaz. Çocukları daha uzun süre kapatmak, toplumu daha güvenli hâle getirmez. Güvenli bir toplum, çocukların haklarının güvence altında olduğu toplumdur.
Önleyici politikalar kurulmaz ve çocukluk statüsünü zayıflatan cezalandırıcı yaklaşım sürerse birkaç yıl sonra çocuklar adına daha ağır tabloları konuşmak zorunda kalabiliriz. Çünkü nedenler ortadan kalkmıyor; yalnızca sonuçlara daha ağır cezalar veriliyor. Bugün yapmamız gereken, çocuklardan korkan değil, çocukları koruyan; onları sorun ya da risk olarak değil, hak ve özgürlük sahibi bireyler olarak gören, onlara değer veren güçlü bir ortak irade kurmaktır.
