İyileşme de zaten unutmak değildir. Her şeyi affetmek hiç değildir. Belki iyileşme, geçmişin bizi sürekli aynı yere geri götürmediği yeni ilişkiler kurabilmekle başlar
27 Şubat çağrısıyla birlikte Kürt meselesinde uzun yıllardan sonra yeni bir dönemin kapısı aralandı. Ağır bedeller ödeyen, barış ihtimalinin defalarca yarım kalmasına tanıklık eden bir toplum açısından silahların devreden çıkması, demokratik siyasetin alanının genişlemesi ve meselenin siyasal ve hukuki yollarla çözülmesi önemli bir imkân yaratıyor.
Önümüzde bu geçişin hukuki zeminini oluşturacak düzenlemeler ve ardından atılacak adımlar var. Fakat yeni bir dönemin eşiğindeyken belki de en çok şu soru üzerinde düşünmemiz gerekiyor: Çatışmanın sona ermesi, barışın kurulduğu anlamına gelir mi?
Silahlar susabilir, yasalar değişebilir, siyasetin önündeki engeller kaldırılabilir. Ama kırk yılı aşkın bir çatışmanın toplumda bıraktığı izler bir kararla ortadan kalkmıyor. Çünkü yaşadığımız şey silahlı çatışmanın çok ötesine geçti.
Faili meçhul cinayetler, gözaltında kaybedilenler, boşaltılan ve yakılan köyler, zorunlu göçler, cezaevleri, toplu mezarlar, Roboski… Çocuğunun mezarını bilmeden yaşlanan anneler, yıllardır yakınlarının kemiklerini arayan aileler var. Bunların hiçbiri kapanmış bir geçmişin içinde durmuyor. İnsanların hayatında, hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Yeni dönemde geçmişle nasıl ilişki kuracağımız bu yüzden önem taşıyor. Sürekli geçmişin içinde yaşayarak bir gelecek kurmak mümkün değil. Ama yaşananların üzerini örterek yeni bir başlangıç yapmak da mümkün değil. İhtiyacımız olan şey unutmak değil; yaşananları inkâr etmeden, onların ağırlığını gelecek kuşakların omuzlarına bırakmadan ilerleyebilmenin yollarını aramak.
Burada yüzleşmeyi kurulacak bir Hakikat Komisyonu’na sıkıştırmamak gerektiğini düşünüyorum. Elbette kayıpların akıbeti araştırılmalı. Arşivler açılmalı, toplu mezarlar bulunmalı, köy boşaltmaları kayıt altına alınmalı ve Roboski bütün yönleriyle aydınlatılmalı. Bunlar devletin sorumluluğundadır ve yeni bir siyasi döneme giriliyor olması bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Ama mesele burada bitmiyor.
Bir komisyon kurulabilir, binlerce sayfalık raporlar hazırlanabilir, geçmişte ne yaşandığı bütün ayrıntılarıyla kayıt altına alınabilir. Bunlar yapılması gereken şeylerdir. Yine de bütün bunlar toplumun yaşananlarla gerçekten yüzleştiği anlamına gelmeyebilir.
Adorno, savaş sonrası Almanya’nın geçmişiyle ilişkisini tartışırken buna benzer bir sorunun peşindeydi. Geçmiş, hakkında konuşulup dosyası kapatılabilecek bir şey değildi; bugünün düşünme biçimlerinde, kurumlarında ve toplumsal ilişkilerinde yaşamaya devam ediyordu. Bizim açımızdan da mesele biraz burada düğümleniyor. Geçmişle yüzleşmek, yeni bir dönemin başlamasına karşı çıkmak değildir. Tersine, geçmişin geleceğimizi yönetmeye devam etmemesinin yollarını aramaktır.
Hakikati de bu nedenle yalnızca bir komisyonun ortaya çıkaracağı bilgi olarak düşünemeyiz. Bir toplum kendi geçmişi hakkında konuşabiliyor mu? Birbirinin yaşadıklarını duyabiliyor mu? Yıllarca yalnız bırakılmış bir acı, başkalarının da meselesi olabiliyor mu? Bana göre asıl mesele burada başlıyor.
Belki de soruyu değiştirmemiz gerekiyor. “Hakikat Komisyonu kurulacak mı?” sorusu elbette önemlidir. Ama bunun yanına başka bir soru koymalıyız: Bu dönemi toplumun kendi geçmişiyle karşılaşabileceği ve birlikte değişebileceği bir mücadele alanına nasıl dönüştürebiliriz?
Onarım meselesini de buradan düşünmek gerekiyor. Bunun ne anlama geleceğine yaşananların muhatapları adına başkaları karar veremez. Bazen bir insan yıllardır kendisinden saklanan gerçeği öğrenmek ister. Bir anne çocuğunun mezarının nerede olduğunu bilmek ister. Bir aile, başına gelenlerin artık inkâr edilmediğini görmek ister. Bunların her birinin anlamı farklıdır.
İyileşme de zaten unutmak değildir. Her şeyi affetmek hiç değildir. Belki iyileşme, geçmişin bizi sürekli aynı yere geri götürmediği yeni ilişkiler kurabilmekle başlar.
Bir kayıp yakınının yıllardır sorduğu soru artık yalnızca o ailenin değil toplumun sorusu olduğunda; Roboski, yalnızca orada yakınlarını kaybedenlerin değil ortak hafızanın bir parçası hâline geldiğinde; bir köyde insanlar yıllar sonra yaşadıklarını korkmadan konuşabildiğinde hakikat toplumsallaşmaya başlar. Yüzleşme de tam burada geçmiş hakkında bilgi toplamaktan çıkar ve gelecekte nasıl birlikte yaşayacağımızla ilgili bir mesele hâline gelir.
Kadınların deneyimi burada ayrı bir yerde duruyor. Çünkü kadınları yalnızca yaşananların mağdurları olarak anlatmak, bu kırk yılın önemli bir bölümünü eksik bırakır. Kadınlar kayıplar yaşadı, göç yollarına düştü, cezaevi kapılarında yıllar geçirdi. Ama aynı kadınlar hayatı yeniden kurdu, örgütlendi, kayıplarının peşinden gitti ve unutmaya karşı direndi.
Kayıplarının peşinden giden anneler bunun en güçlü örneklerinden biri. Yıllarca aynı soruları sordular. Çoğu zaman karşılarında cevap verecek kimse bulamadılar. Buna rağmen vazgeçmediler. Böylece kendi kayıplarının peşinden giderken, kişisel görünen bir soruyu kamusal bir hakikat talebine dönüştürdüler.
Bugünkü barış tartışmasının bu deneyimden öğreneceği çok şey var. Çünkü kadınların bu kırk yıl boyunca biriktirdiği deneyim, barışın ve hakikatin toplumsallaşması açısından güçlü bir imkân taşıyor. Kayıpların peşinden gitmekten cezaevi kapılarındaki dayanışmaya, göç koşullarında hayatı yeniden kurmaktan örgütlenmeye kadar kadınlar, en ağır dönemlerde bile toplumsal bağları ayakta tutan önemli aktörlerden biri oldu.
Bugün bu deneyimi barış mücadelesinin kurucu bir parçası hâline getirmek gerekiyor. Farklı şehirlerden, kuşaklardan ve deneyimlerden kadınların oluşturacağı izleme, hafıza ve dayanışma ağları, geçmişte yaşananları görünür kılmanın ötesinde, hakikatin toplumun ortak meselesine dönüşmesine katkı sunabilir.
27 Şubat çağrısının açtığı imkânı da buradan düşünmek gerekiyor. Hukuki ve siyasi adımlar yolu açabilir; fakat barışın kalıcılaşması, toplumun bu sürecin öznesi hâline gelmesiyle mümkün olacaktır. Kadınların yıllar içinde biriktirdiği mücadele, hafıza ve dayanışma deneyimi, barışın toplumsallaşmasında önemli bir güç olabilir.

