Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Barışın Dili, Kimin Sesi?

Esra Çiftçi Esra Çiftçi
30 Ağustos 2026
Yazı
0
Barışın Dili, Kimin Sesi?
0
SHARES
2
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Sırbistan’da devlet televizyonu RTS, Slobodan Miloseviç döneminde giderek devletin ve Sırp milliyetçi siyasetinin söylemini taşıyan başlıca araçlardan biri hâline geldi. Hırvatlar ve Boşnaklar hakkında kullanılan bazı ifadeler, geçmişteki savaşların ve etnik çatışmaların hafızasını yeniden canlandırıyordu. Burada medya, yalnızca savaşın haberini vermiyor; geçmişin düşmanlıklarını bugünün siyasal gerçekliği içinde yeniden üretiyordu

Bir savaşın ilk kurbanlarından birinin hakikat olduğu söylenir. Ancak savaş yalnızca silahlarla başlamaz ve yalnızca silahların susmasıyla da sona ermez. Savaş, çoğu zaman önce kelimelerin içine yerleşir.

İnsanlar birbirinden “biz” ve “onlar” diye ayrılır. Bir halk tehdit olarak tarif edilir. Başka bir halkın acısı sıradanlaştırılır. Ölüm, “zafer”in yıkım, “güvenlik”in şiddet ise “zorunluluk”un diliyle anlatılmaya başlanır.

Medya tam da burada yalnızca yaşananları aktaran bir alan olmaktan çıkar. Çünkü kullanılan her kelime, kimin insan olarak görüldüğüne, kimin acısının duyulmaya değer bulunduğuna ve kimin sesinin baştan itibaren susturulduğuna dair bir tercih içerir.

Bir Topluluğu Öldürmeden Önce Onu Düşmana Dönüştürmek

1994 Ruanda soykırımı, kelimelerin yalnızca bir anlatım aracı olmadığını, belirli koşullarda doğrudan şiddetin parçası hâline gelebildiğini gösteren en ağır tarihsel örneklerden biri.

Ruanda’da Tutsilere yönelik nefret söylemi yalnızca sokakta ya da siyasi kürsülerde üretilmedi. Radyo ve yazılı basın etnik kimlikler üzerinden kurulan düşmanlığın yayılmasında etkili araçlardan biri hâline geldi. Özellikle RTLM adlı radyo ile Kangura gazetesi, Tutsileri hedef alan propaganda ve insanlıktan çıkarıcı söylemleri dolaşıma soktu.

Bu örnek, medyanın yalnızca çatışmayı aktaran değil, belirli koşullarda düşmanlaştırmayı üreten ve şiddetin toplumsal zeminini hazırlayan bir aktöre dönüşebileceğini gösterdi.

Milliyetçiliğin Ekrandan Kurduğu Savaş

Sırbistan’da devlet televizyonu RTS, Slobodan Miloseviç döneminde giderek devletin ve Sırp milliyetçi siyasetinin söylemini taşıyan başlıca araçlardan biri hâline geldi. Hırvatlar ve Boşnaklar hakkında kullanılan bazı ifadeler, geçmişteki savaşların ve etnik çatışmaların hafızasını yeniden canlandırıyordu. Burada medya, yalnızca savaşın haberini vermiyor; geçmişin düşmanlıklarını bugünün siyasal gerçekliği içinde yeniden üretiyordu.

Savaşın Hikayesinde Kadınlar Nerede?

Ancak çatışma ve barışın dili yalnızca milliyetçilikle kurulmaz. Cinsiyetçilik de savaşın nasıl anlatılacağını belirleyen en güçlü yapılardan biridir.

Savaşların geleneksel anlatısı çoğu zaman erkeklerin etrafında şekillenir. Liderler, generaller, komutanlar, silahlı örgüt temsilcileri ve erkek siyasetçiler konuşur. Kadınlar ise çoğu zaman bu hikâyenin içinde görünür: Anne olarak, eş olarak, dul olarak, yas tutan biri olarak ya da şiddetin mağduru olarak.

Kadınlar bu sürecin yalnızca sonuçlarına katlanan kişiler değil, aynı zamanda direnen, örgütlenen ve barış için mücadele eden politik özneleridir.

Liberya bunun güçlü örneklerinden biridir.

2003 yılında, yıllardır devam eden iç savaşın ortasında Müslüman ve Hristiyan kadınlar, etnik ve dinî ayrımları aşarak ortak bir barış hareketi oluşturdu. Binlerce kadın kamusal eylemler düzenledi, savaşa karşı kitlesel mobilizasyon gerçekleştirdi ve müzakere sürecinin ilerlemesi için siyasi aktörler üzerinde baskı kurdu.

Aynı kadınlar savaşa karşı siyasi bir hareket örgütlediğinde bile, hikâye sıklıkla “annelerin barış çağrısı” ya da “kadınların duygusal direnişi” olarak anlatılabiliyor.

2014 yılında müzakereler kapsamında kurulan Toplumsal Cinsiyet Alt Komisyonu, barış görüşmelerinde toplumsal cinsiyet perspektifini sistematik biçimde ele alan dünyadaki dikkat çekici örneklerden biri oldu. Kadınların hem müzakere sürecine hem de sivil toplum içindeki örgütlenmelere katılımı, nihai anlaşmada kadınların siyasal katılımı, toprak, adalet ve çatışma bağlantılı cinsel şiddet gibi konuların daha görünür biçimde ele alınmasına katkı sundu.

Kimin Acısı Haber Oluyor?

Dünyadaki bu örnekler uzak coğrafyalara ait tarihsel hikâyeler olarak okunmamalı. Çünkü Türkiye’de de medya dili, yıllardır siyasal çatışmaların, milliyetçiliğin, militarizmin ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin taşıyıcısı olarak tartışılıyor.

Özellikle Kürt meselesi söz konusu olduğunda kullanılan dil, çoğu zaman yalnızca yaşanan bir olayı anlatmakla kalmıyor; olayın hangi çerçevede düşünülmesi gerektiğini de belirliyor. Bir insanın etnik kimliğiyle, bir halkın tamamının silahlı bir yapıyla ya da bir siyasi görüşle özdeşleştirilmesi, çatışmanın toplumsal boyutlarını görünmez hâle getiriyor.

Burada mesele yalnızca belirli bir kelimenin kullanılmaması değil. Bir haberde kimlerin konuştuğu. Kimin açıklamasının “resmî bilgi” olarak kabul edildiği. Kimin sözünün ise “iddia”, “propaganda” ya da “tepki” olarak sunulduğu. Medyadaki milliyetçi refleks, çoğu zaman tam da bu hiyerarşide ortaya çıkıyor.

Bu görünmezleştirme ve hiyerarşik temsil biçimi, Alevilerin medyadaki görünürlüğünde de kendisini gösteriyor.

Alevilik, çoğu zaman kendi inanç sistemi ve toplumsal talepleri üzerinden değil, ya folklorik bir “kültürel zenginlik” olarak ya da yalnızca saldırı, ayrımcılık ve katliamların yaşandığı dönemlerde haber konusu olarak görünür hâle geliyor. Her iki yaklaşım da Alevilerin kendi sözünü, siyasal taleplerini ve gündelik yaşamını geri plana itiyor.

Kadınlara yönelik habercilikte de benzer bir sorunla karşılaşıyoruz.

Kadınlar öldürüldüğünde, şiddete uğradığında ya da ağır bir saldırının mağduru olduğunda haberin merkezine yerleşiyor. Ancak kadınların siyasal mücadelesi, sendikal faaliyeti, örgütlenmesi ve toplumsal değişime yaptığı müdahale aynı ölçüde görünür olmayabiliyor. Böylece kadınların hikâyesi yine erkek şiddetinin çevresinde kuruluyor. Kadın konuşuyor ama çoğu zaman başına geleni anlatmak için konuşuyor. Oysa barışın dili, kadınların yalnızca kendilerine yönelik şiddeti anlatan tanıklar değil, dünyayı değiştiren politik özneler olduğunu kabul etmek zorunda.

Kim Konuşuyor?

Bir haber metninde kullanılan kelimeler kadar o haberin kaynakları da önemlidir. Aynı olay hakkında sürekli devlet yetkilileri, askerî kaynaklar ve erkek siyasetçiler konuşuyorsa; kadınlar, siviller ve farklı toplumsal kesimler yalnızca hakkında konuşulan kişiler olarak kalıyorsa, eşitsizlik devam eder. Gazetecilik, iktidarın kurduğu cümleleri daha hızlı aktarma işi değildir.

Devletlerin, orduların ve güçlü aktörlerin açıklamalarını art arda vermek tek başına hakikati ortaya çıkarmaz. Asıl mesele, iktidarın gürültüsü içerisinde kimin sesinin duyulamadığını fark edebilmektir. Bu nedenle barış gazeteciliği, “iki tarafı da vermek” gibi mekanik bir denge anlayışından daha fazlasını gerektirir.

Güçlü ile güçsüzü, silahlı aktörle sivili, devletle yurttaşı aynı terazide tartıyormuş gibi yapmak her zaman adalet üretmez. Bazen bu tür bir “denge” arayışı, mevcut güç ilişkilerini görünmez hâle getirir.

Şiddeti kim uygularsa uygulasın şiddet olarak adlandırabilen, insan hakları ihlalini failine göre değiştirmeyen ve bir ölümün ağırlığını ölenin kimliğine göre ölçmeyen bir dil kurulmalıdır. Ancak bu dönüşüm, bir haber metninde birkaç kelimeyi değiştirmekle gerçekleşmez.

Kim haber yapıyor?

Kim başlık atıyor?

Kim hangi haberi önemli buluyor?

Kimin sözü “uzman görüşü”, kimin sözü “duygusal tepki” olarak değerlendiriliyor?

Cinsiyetçilik ve milliyetçilik yalnızca kullanılan birkaç yanlış kelime değildir. Bunlar dünyayı belirli hiyerarşiler içinde görme biçimleridir. Bu hiyerarşi değişmeden kelimeleri değiştirmek sınırlı bir dönüşüm yaratabilir. Belki de bu nedenle barışın dili, hazır cevaplardan çok sorularla başlamalıdır.

Bir savaş başladığında “kim kazanacak?” sorusundan önce “kim ölüyor?” diye sorabilen bir dil.

Bir devlet “güvenlik” dediğinde, “kimin güvenliği?” diye sorabilen bir dil.

Bir halk hakkında hüküm verildiğinde, o halkın içindeki farklı sesleri duyabilen bir dil.

Barış bazen yeni kelimeler bulmakla değil, yıllardır sorgulanmadan kullanılan kelimelere yeniden bakmakla başlar.

Çünkü kelimeler dünyayı yalnızca anlatmaz. Kelimeler, dünyayı kurar.

Etiketler: BarışCinsiyetçilikMedyaMilliyetçilikSavaşSayı 183Sosyal Medya
Önceki İçerik

Geçmişle Yüzleşmek, Geleceği Birlikte Kurmak

Sonraki İçerik

Entelektüelin İşlevi ve Eleştirel Yaklaşımın İmkânı[i]

Sonraki İçerik
Yas Evimizde: Kürdistan’da Kayıp, Hafıza ve Kolektif Ruhsallık

Yas Evimizde: Kürdistan’da Kayıp, Hafıza ve Kolektif Ruhsallık

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.