Her halükârda, siyasal üretimlere dair eleştirel yaklaşımlar geliştirmek çok zor. Çünkü egemenlerin savaş-barış koşulları fark etmeksizin bitmeyen saldırı politikaları söz konusu. Ötekilerin tarihini araştırmak ya da bu tarihe referans vermek bile yasak. Pozitivizm açısından bu referansların güvenli olmadığı bilgisi ve kabulü son derece yerleşik. Ötekilerin dili bilimin, siyasetin dili olabilecek kadar yeterli sayılmıyor. Cumhuriyetin devrim anlayışı ortak yaşamı, ilerlemeciliğini tekliğe dayandırdığından kendi gibi yaşamak bir tarafa geçinmek, giyinmek, yemek bile imkânsız kılınıyor
“Aynılığın eleştirel olmayan yeniden üretimine direnmek”[ii] için…
Direnişçilerin bin yıllara dayanan deneyimleri, direnişleri irdeleyen araştırmalar ve tüm bunların insanların bireysel yaşamlarına yansımaları artık sorunların ne olduğunu belirlemekte pek de zorlanmadığımız bir zemin oluşturdu. Ama bu zeminde, bir şekilde, çoklu tahakküm politikalarının neyi hedeflediği konusunda, tespitlerden ibaret pratiklerin de yansımaları görülmeye başladı. Günlük haberlerden Anayasal-yasal değişiklik tartışmalarına, uluslararası diplomatik görüşmelere kadar hemen her bilgi saniyeler içinde erişilebilir oldu. Ne kendilerini ne de verdikleri bilgileri denetleyebildiğimiz kişilerin, hangi ara konu hakkında düşünüp, meseleyi sindirip üzerine tespitler yapacak kıvama geldiğinin anlaşılmazlığında ekranlar kaydırılmaya devam etti, ediyor.
Ama direniş kültürünün kalıcılığı ve sonuç alabilir olması; boşlukta asılı kalan tespitlere değil direnişe gerekçe olan sorunları tarihsel olarak ele alabilmeye, direnişin geçmişte ve bugün hangi yöntemlerle yaşama yansıtıldığını görebilmeye ve bugünün performanslarına eleştirel yaklaşabilmeye dayanıyor. Direniş kültürü, kültürün yeniden inşasını hedefleyen boyutuyla ise “yapısallığı, yapının maddi, somut çerçevesi; anlamı ise bu maddi, somut çerçevenin içeriği, hareket ettiren, duygulu ve düşünceli kılan yasası”[iii]anlamına kavuşturmaya çalışıyor. Bu anlam, mekanizmaları yani kurumları, kuruluşları, yapılan işleri ve bunlara yüklediğimiz anlamı sürekli sorgulayan, canlı tutan eleştirel yaklaşımlarla zenginleşebiliyor. Toplumsal kendilik ve direniş kültürü arasındaki tutarlılık biraz da bunlar arasındaki eleştirel ilişkinin canlılığından besleniyor.
Malumunuz, ötekiler; ancak direndiği kadar varlığını koruyabiliyor. Yapısallık ve anlam eşgüdümlü yürütülmediğinde ise denge bozuluyor. Böylelikle ya sadece tespitlerle dolu mezarlıklar ya da arka planı son derece zayıf performanslar açığa çıkıyor; ne için, nasıl bir yaşam için, hangi sistem için direndiğimiz bulanıklaşmaya başlıyor. Bu dengesizlik belki de en fazla duygu ve anlam dünyasını aşındırıyor. Duygusuna katılmadığımız mekanik belirlemeler ya da inançla, felsefeyle ve bilimle anlam dünyamıza geçiremediğimiz bir yerlerde “bulunma” halleri, direnişlerin hem niteliğini hem de niceliğini etkiliyor. Tam da bu sebeple; direnişin gerekçesi konfor alanından çıkmaya, tekinsiz, rahatsız ve bir miktar da “üzgün olmaktansa öfkeli” hissederek eylemeye yettiğinde dönüştürme ivmesi kazanıyor.
Her halükârda, siyasal üretimlere dair eleştirel yaklaşımlar geliştirmek çok zor. Çünkü egemenlerin savaş-barış koşulları fark etmeksizin bitmeyen saldırı politikaları söz konusu. Ötekilerin tarihini araştırmak ya da bu tarihe referans vermek bile yasak. Pozitivizm açısından bu referansların güvenli olmadığı bilgisi ve kabulü son derece yerleşik. Ötekilerin dili bilimin, siyasetin dili olabilecek kadar yeterli sayılmıyor. Cumhuriyetin devrim anlayışı ortak yaşamı, ilerlemeciliğini tekliğe dayandırdığından kendi gibi yaşamak bir tarafa geçinmek, giyinmek, yemek bile imkânsız kılınıyor.
Bu halde, eleştirel yaklaşımlar geliştirmenin zorluğu çok boyutlu başka bir gerçeklik açığa çıkarıyor. Bir tarafta yok edilme kıskacına rağmen şarkılarıyla, oyunlarıyla, masallarıyla, enstrümanlarıyla sanat üreterek direnenlerin, ulusal kıyafet dikmekten ya da giymekten vazgeçmeyenlerin, deq dövenlerin, kendi dilinden ya da kimliğinden taviz vermeden yazanların, konuşanların yani siyaset üretenlerin hayatta durdukları yeri savunmasını ve onların(bizlerin) dışındakilerce de savunulmasını gerektiriyor.
Bu gerçeklikler, doğal olarak içinde birçok kırılganlığı da barındırıyor. Çünkü “dostluk” ya da “ortak mücadele” prensipleri hem öznenin kendi olma mücadelesini desteklemeyi hem de başka bir öteki olarak diğerinin özgürleşme serüvenini kendi özgürleşme serüveninin ayrılmaz bir parçası kılmayı gerektiriyor. Ama bunu yaparken üstten olmayan, egemenleşmeyen tutumla.
Hangi kimlikten ya da politik performanstan olursa olsun bunca saldırı yüzünden zaten kırılgan olan grupları, “içeriden” gelen eleştirilerle daha fazla kırılganlaştırma ihtimali oldukça yüksek. Aynı oranda doğruyu kendi meşrebince söyleyenleri “dışarıda” görerek karşı duvarlar oluşturma ihtimali de var. Bu ihtimalin-kaygıların sürükleyebileceği liberal eğilimlere düşmek ya da sessizliği tercih etmek ise oldukça tehlikeli. Tehlikeye bir de içeriden verilen çabanın pozitivizmden etkilenmiş, liberalizme kapılmış olma ihtimali; “dışarıdan” gelen çabanın egemen ulustan, kimlikten olma haliyle kendini merkeze alma eğiliminden bir bütün kurtulmuş olmama ihtimali eklendiğinde işler daha fazla karmaşıklaşıyor. Derken Freire’in “fanatizmle beslenen sekterlik, her zaman hadım edicidir. Eleştirel bir ruhla beslenen radikalleşme ise daima yaratıcıdır.” sözleri eleştirel-özeleştirel yaklaşımın yöntemine dair ilaç niyetine çıkıyor, karşımıza.
Buralarda bir yerde ise entelektüelin işlevi devreye giriyor. Kimdir entelektüel? Foucault açısından siyasi anlamda entelektüel bilgisini, uzmanlığını ve hakikatle ilişkisini siyasi mücadele alanında kullanan kişidir.[iv] Öcalan entelektüeli, çabalarıyla, bilgi ve bilim çalışmalarıyla ahlaki politik toplum karşıtı olan mevcut gidişatı durdurması gereken, direnişçi sıfatını edinerek bilimi direnişe dönüştüren insan olarak açıklıyor.[v] Fanon ise “…fakat eleştirel bir değerlendirme ortaya koyarken yapmamız gereken de budur zaten: ileri gitmek.”[vi] diyerek entelektüeli kendisine çizilen sınırları aşmaya cüret eden ve aşabilen olarak ele alıyor.
Tüm bunlarla beraber, entelektüelin tarihsel yolculuğunda şuna da rastlıyoruz; entelektüel her zaman bilginin, hakikatin peşinde, mücadelesinde olmamıştır ya da sadece tahakküm odakları eliyle kandırılarak yolundan saptırılan, edilgen bir varlık da değildir. Kadın ve bilgi arasındaki ilişki koparılıp erkek egemen sistemin inşasına girişildiği zamanlardan bugüne, dünyanın çoklu kriz içinde tutulduğu halin entelektüelin iş birliğinde gerçekleştirildiğini de görmek gerekir. Tekellerin, ayrıcalıklı grupların, savaş konseptinin yani ulus devlet hegemonyasının en büyük sermayesi entelektüeller olmuştur. Bağımsızlık, objektiflik gibi konfor alanları için sermaye ve iktidar tekellerine bağlandıkça ahlaki ve politik toplumun yok edilmesine varana dek hedef haline getirilmesinde pay sahibidir. Dini, felsefi, bilimsel bilgisiyle(!) kadınların kırımdan geçirilmesinin, doğanın sonsuz sömürülebileceğinin, farklılıkların çoğunluk içinde eritilerek asimile edilmesi gerektiğinin, köleliğin olağanlaştırılmasının vaazları entelektüellerin sesiyle topluma iletilmiştir.
Bu durumda entelektüelden beklentimiz aslında nedir? Konfor alanından çıksa, tekinsiz, rahatsız ve bir miktar da “üzgün olmaktansa öfkeli” hissetse başlangıç için yeter, bize. Haksızlıkla karşı karşıya kaldığında direnen herkes gibi… Çünkü entelektüelin siyasi işlevi dediğimiz mefhum, direnişi bugüne kadar getiren, konfor alanlarını alt üst eden cesaretin yolunda kendini gösterebilir, gösteriyor da. Guy Debord, Gösteri Toplumu’nda “bilgi ve eylemin kaynaşmasını, bizzat tarihsel mücadelenin içinde gerçekleştirmek gerekir, öyle ki bu terimlerin her biri diğerinin hakikatinin güvencesi olmalıdır.”[vii]diyerek entelektüelin de üzerine alınması gereken bir öğüt verir. Direniş kültürünün bunun farkına varmış entelektüelleri de kendini masa başı araştırmalarla sınırlandırmayan, bilgiye asıl sahibi olan toplumla buluşarak ulaşan, bildiğini eyleme dönüştürmedikçe içi içini yiyen, şüphesiz korkan ama korktuğu halde yola devam etmekten geri durmayan, deli çıktı çıkacaklardan oluşur.
Bu haliyle direniş, entelektüelin tanımını, anlamını, yöntemini yeniden inşa etti, ediyor da. Yani entelektüel, bir grup toplumdan-bağımsız değildir, direnenlerin tamamı entelektüel oldukça direniş kazanımları kalıcılaşır, buna inanmak ve inandığına göre yaşamakta olabilir marifet. Toplum içinde hem tahakküm odaklarının hem de direniş mekanizmalarının cesurca eleştirilebilmesini, bunlar karşısında, yanında ya da 3. bir konumda tutum alınmasını ve bunları performanslarıyla dönüştürmekten geri durmayan öznelliği ve ahlaki ilişkiselliği yaratmayı kapsıyor diyebiliriz. Böylesi anları ve alanları kollamak da marifete dahil sayılıyor.
Entelektüel, değişen eylem biçimleri, taktikleri ve bu niteliklerin etkilediği niceliksel durumu görerek ama bununla kendini boğmadan; yöntemleri aşınmış olsa da hâlâ devam eden direnişe ve direnişin tarihsel-toplumsal kazanımlarına odaklanarak, “niceliksel çoklukları niteliksel bir güce kavuşturmayı hedeflemelidir”[viii]. Zaten ancak bu odağı daha fazla düşünerek, tartışarak, tartıştırarak direnişin entelektüeli olabiliyor. Çünkü “Onur sahibi sıradan bir entelektüel, krizin asıl olarak zihniyet alanındaki tıkanmayla ilgili olduğunu kavramakta zorluk çekmiyor.”[ix]
Sonuç olarak; bu metnin Kürt özgürlük hareketi tarafından yaratılan referansları 20 yılı aşkın bir geçmişe dayansa da yine bu metin birkaç yıl önce inkâr ve imha en sert haliyle devam ederken yazılmış olsa da bugün içinden geçtiğimiz Barış ve Demokratik Toplumun İnşası süreci için de oldukça geçerli bir iddiayı taşıyor. Kendini devletin aklının ve temsillerinin salt yanında ya da karşısında konumlandırmadan ama sessizliği de seçmeden, halkların hakikatini görerek, bu hakikati güçlendirmek, geliştirmek için doğruyu söylemekten vazgeçmeyerek entelektüel olunabiliyor.
Parrhesia kendine bakıp, topluma bakıp gördüğünü yüksek sesle söylemekle başlıyor. Sözün tartısı, hakikati hayat yapmaya girişmiş kişinin kendini-içinde olduğu toplumu ne kadar bildiğinden, bildiği doğruyu cesaretle bir ödev gibi savunmasından, gerçekleştirmesinden geçiyor. Kendine göre dokunulmazlıklar yaratmaktan değil, küsüp oyunu bırakmaktan değil, uzlaşmaktan değil, karşıdakine göre şekil almaktan değil. Çünkü topluma çağrısı yapılan doğrunun, söyleyenle arasındaki bağ söz-eylem bütünlüğüyle yeniden kurulmadıkça; kendisinden gizlenen de varsa onu açığa çıkarmak için çabalamadıkça; statüleri, korunması altında olduğu grupları, malı, mülkü hatta dostu kaybetmeyi göze almadıkça parrhesiastes olunmuyor.
Son Not:
[i] Bu yazının ilk versiyonu 20 Aralık 2023’te Yeni Yaşam Gazetesi’nde yayınlanmıştır. Okuduğunuz versiyon yazar tarafından Jin Dergi için yeniden gözden geçirilmiş halidir.
[ii] Rosi Braidotti, Kadın-Oluş Cinsel Farkı Yeniden Düşünmek, İstanbul: Otonom Yayıncılık, syf. 53
[iii] Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Çözümü -V- Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak, İstanbul: Amara Basım Yayıncılık, syf. 27
[iv] Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, syf. 20
[v] Michel Foucault, Entelektüelin Siyasi İşlevi, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, syf. 13
[vi] Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Çözümü -III- Özgürlük Sosyolojisi Tekrar Özgürlük Ütopyalarıyla Yaşama Çağı, İstanbul: Amara Basım Yayıncılık, syf. 289-310
[vii] Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maskeler, İstanbul: Encore Yayınları, syf 87.
[viii] Bkz. V. sonnot
[ix] Bkz. V. sonnot
![Entelektüelin İşlevi ve Eleştirel Yaklaşımın İmkânı[i]](https://jindergi.com/wp-content/uploads/2026/08/b08a663c-3f43-4b2e-b9fa-c9988ec08c20-750x375.jpg)
