Bir çocuğun yaşam hakkını korumak adına başka çocukların daha ağır biçimde cezalandırılmasını savunmak, çocuk hakları açısından bir çözüm değildir. Çocuklara yönelik şiddetle mücadele, çocukları daha fazla cezalandırmakla değil, şiddeti üreten koşulları ortadan kaldırmakla mümkündür
Türkiye’de çocuk haklarının durumunu yalnızca mevzuatın varlığı üzerinden değerlendirmek mümkün değildir. Asıl mesele, çocuğun yaşam hakkının, eğitim hakkının, şiddetten ve sömürüden korunmasının ve özgürce gelişiminin gündelik yaşamda ne ölçüde güvence altında olduğudur.
Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve ulusal mevzuat, çocuğun üstün yararını, ayrımcılık yasağını, yaşam ve gelişme hakkını ve çocuğun görüşünün alınmasını güvence altına almaktadır. Ancak hukuk metinlerinde tanınan haklarla çocukların gerçek yaşam deneyimleri arasında ciddi bir mesafe bulunmaktadır.
Çocuk yoksulluğu, eğitimden kopuş, çocuk işçiliği, şiddet, istismar, ayrımcılık ve adalete erişimde yaşanan sorunlar, münferit vakalar olarak ele alınamaz. Bunlar aynı zamanda devletin sosyal politikalarının, bütçe tercihlerinin ve koruma mekanizmalarının niteliğiyle doğrudan bağlantılı yapısal sorunlardır.
Bir çocuğun çalışmak zorunda bırakılması yalnızca aile içindeki ekonomik koşullarla açıklanamaz. Eğitimden kopan bir çocuğun durumu yalnızca “okula gitmeme” meselesi değildir. Şiddet gören bir çocuk söz konusu olduğunda da yalnızca failin cezalandırılması yeterli değildir. Her bir durumda, çocuğu bu koşullara sürükleyen sosyal ve siyasal mekanizmaların sorgulanması gerekir. Bu nedenle çocuk hakları bakımından temel soru, “Çocuk neden bu durumda?” kadar, “Devlet bu durumu önlemek için ne yaptı?” sorusudur.
Çocukları korumayan politikaların sonucu çocukları cezalandırmak olmamalı
Türkiye’de çocuklara ilişkin politikalar giderek güvenlikçi ve cezalandırıcı bir eksene çekilmektedir. Özellikle çocukların karıştığı ağır şiddet olayları sonrasında kamuoyunda oluşan haklı tepki, çocuk adalet sisteminin daha ağır cezalar üzerinden yeniden düzenlenmesinin gerekçesine dönüştürülmektedir. Oysa çocuğun suça sürüklenmesine yol açan koşullar ortadan kaldırılmadan cezaları artırmak, sorunun nedenlerine değil yalnızca sonucuna müdahale etmektir. Bir çocuğun hangi sosyal çevrede büyüdüğü, yoksullukla ilişkisi, eğitim hakkından yararlanıp yararlanamadığı, şiddete maruz kalıp kalmadığı, çocuk işçiliğine itilip itilmediği ve devletin koruma mekanizmalarıyla ne zaman temas ettiği sorulmadan yalnızca cezaya odaklanmak, çocuk hakları perspektifinden kabul edilemez.
Çocuk adalet sistemi yetişkin ceza hukukunun küçültülmüş bir versiyonu değildir. Çocukların gelişimsel özellikleri ve değişebilme potansiyeli dikkate alınmalı; özgürlüğünden yoksun bırakma son çare olmalı; çocuğun toplumsal yaşama yeniden katılımını sağlayacak mekanizmalar esas alınmalıdır.
Son çocuk yasası: Koruma yerine cezalandırma tercihi
Tam da bu nedenle 8 Ağustos 2026’da yasalaşan son düzenleme ciddi bir çocuk hakları sorunu olarak değerlendirilmelidir. Çocuk Koruma Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapan düzenlemeyle, 12–18 yaş grubundaki çocuklar bakımından bazı ağır suçlarda ceza sınırları yükseltilmiş; 15–18 yaş grubunda müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet gerektiren suçlara ilişkin hapis süreleri yeniden düzenlenmiştir.
Çocuklara yönelik ağır şiddetin ve çocukların yaşam hakkına karşı işlenen suçların cezasız kalmaması elbette temel bir insan hakları yükümlülüğüdür. Ancak cezasızlıkla mücadele ile çocuklara yönelik cezalandırıcı politikaların genişletilmesi aynı şey değildir.
Çocuk hakları savunucuları açısından sorun tam da burada ortaya çıkmaktadır: Çocukları korumakla yükümlü devlet, çocukların hangi koşullarda suça sürüklendiğini yeterince sorgulamadan çözümü ceza miktarlarını artırmakta aramaktadır. Oysa devletin sorumluluğu yalnızca suç ortaya çıktıktan sonra cezalandırmak değil, çocuğun o noktaya gelmesini önlemektir. Çocuk yoksulluğu, eğitimden kopuş, çocuk işçiliği, aile ve toplum içi şiddet, madde bağımlılığı, sosyal hizmetlerin yetersizliği ve koruma mekanizmalarındaki aksaklıklar giderilmeden ceza politikasını ağırlaştırmak, devletin önleyici sorumluluğunu geri plana itmektedir.
Bir çocuğun yaşam hakkını korumak adına başka çocukların daha ağır biçimde cezalandırılmasını savunmak, çocuk hakları açısından bir çözüm değildir. Çocuklara yönelik şiddetle mücadele, çocukları daha fazla cezalandırmakla değil, şiddeti üreten koşulları ortadan kaldırmakla mümkündür.
Koruyucu ve önleyici hukuk neden vazgeçilmez?
Çocuk hakları açısından güçlü bir hukuk sistemi, ihlal gerçekleştikten sonra devreye giren değil, ihlalin ortaya çıkmasını engelleyen sistemdir. Çocuğun şiddete maruz kalmasını beklemeden güvenli okul mekanizmaları oluşturmak; çocuk işçiliğini kanıksamak yerine yoksulluğu ve güvencesizliği ortadan kaldırmak; çocuğun eğitimden kopmasını beklemeden erken destek mekanizmaları kurmak; aile içi şiddet ve istismar vakalarında etkin koruma sağlamak, devletin önleyici yükümlülüğünün parçasıdır.
Bunun için sosyal hizmetlerin güçlendirilmesi, çocuk yoksulluğunun azaltılması, nitelikli ve ücretsiz eğitime erişimin güvence altına alınması, çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılması ve çocukların sağlık hizmetlerine eşit erişiminin sağlanması gerekir. Çocuk koruma sistemi yalnızca adalet mekanizmasına bırakılamaz. Eğitim, sağlık, sosyal hizmet, çalışma yaşamı, yerel yönetimler ve adalet politikaları birlikte ele alınmalıdır. Çocuğun korunması için ayrılan kamu kaynakları, cezalandırma mekanizmalarına ayrılan kaynaklardan bağımsız düşünülemez. Bir devletin çocuklara ilişkin politikası, bütçesinden de okunabilir.
Güvenlikçi yaklaşım çocukların güvenliğini sağlamaz
Çocukların güvenliğini sağlamak ile çocukları güvenlik politikalarının nesnesi hâline getirmek arasında temel bir fark vardır. Daha fazla polis, daha uzun hapis ve daha ağır cezalar tek başına çocukları güvenli hâle getirmez. Çocuğun güvenliği; okulda şiddete uğramamak, çalıştırılmamak, açlık ve yoksullukla baş başa bırakılmamak, istismar karşısında korunmak, sağlık hizmetine erişebilmek ve kendisi hakkında alınan kararlarda söz sahibi olabilmektir. Bu nedenle çocuklar açısından güvenlik kavramının kapsamını genişletmek zorundayız. Güvenli çocukluk; güvenli okul, güvenli ev, güvenli çalışma koşulları, nitelikli eğitim, sosyal güvence ve şiddetten uzak bir yaşam demektir.
Çocuğu suçundan ibaret görmek hak ihlalidir
Çocukların adli süreçlerle karşı karşıya kalması hâlinde kullanılan dil de önemlidir. Çocuğu “suçlu”, “tehlikeli” veya “toplum için tehdit” olarak tanımlamak, çocuğun hak sahibi bir birey olduğu gerçeğini geri plana iter. Son düzenlemede “suça sürüklenen çocuk” ifadesinin “adli süreçteki çocuk” şeklinde değiştirilmesi, çocuk hakkında peşinen suçluluk algısının önlenmesi bakımından olumlu bir terminolojik değişikliktir. Ancak kullanılan kavramın değiştirilmesi, aynı anda cezalandırıcı politikaların güçlendirilmesiyle birlikte ele alındığında tek başına yeterli değildir. Çocuğun adli süreçte olması, onun çocuk olmaktan çıkması anlamına gelmez. Çocuk, gerçekleştirdiği iddia edilen fiilden ibaret değildir. Çocuğun yaşam öyküsü, maruz kaldığı hak ihlalleri ve içinde bulunduğu toplumsal koşullar da adalet mekanizmasının değerlendirmesinin parçası olmalıdır.
Çocuk hakları eşitlik ve adalet meselesidir
Çocuk hakları yalnızca “koruma” başlığıyla sınırlandırılamaz. Çocuğun ana dilinde eğitim ve kültürel yaşama katılım hakkından düşüncesini ifade etmesine, karar süreçlerine katılımından ayrımcılıktan korunmasına kadar bütün haklar birlikte ele alınmalıdır. Çocukların yaşam koşullarındaki eşitsizlikler derinleştikçe çocuk haklarının kullanımındaki eşitsizlikler de büyümektedir. Yoksul çocukla varlıklı çocuğun, engelli çocukla engelsiz çocuğun, göçmen çocukla diğer çocukların, çatışma ve şiddet ortamında yaşayan çocukla güvenli bir çevrede büyüyen çocuğun haklara erişimi aynı değildir. Dolayısıyla çocuk hakları mücadelesi aynı zamanda eşitlik mücadelesidir.
Çocukların geleceği ceza politikalarına bırakılamaz
Türkiye’nin çocuk hakları alanındaki temel ihtiyacı yeni cezalar üretmek değil, çocukların haklarını gerçekten kullanabildiği bir yaşamı kurmaktır.
Bir çocuk eğitimden kopuyorsa, çalıştırılıyorsa, şiddet görüyorsa, yoksulluk içinde büyüyorsa veya suça sürükleniyorsa yalnızca çocuğun davranışına bakmak yeterli değildir. Devletin bu çocuğu koruma yükümlülüğünü ne ölçüde yerine getirdiği de sorgulanmalıdır. İnsan Hakları Derneği açısından çocukların cezalandırılmasını değil, haklarının güvence altına alınmasını savunmak esastır. Çünkü çocukların geleceği ceza politikalarının değil; eşitlik, özgürlük, adalet ve barış politikalarının konusu olmalıdır. Çocukları korumak bir lütuf değil, devletin hukuki ve politik yükümlülüğüdür. Bugün sorulması gereken soru “Çocuklara daha ağır hangi cezaları verebiliriz?” değil; “Çocukların bu noktaya sürüklenmesini neden önleyemedik ve bundan sonra hangi politikalarla önleyeceğiz?” sorusudur.
Çocuk hakları mücadelesi, cevabı tam da bu soruda aramayı gerektirir.

