Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Bir Şehrin Hafızası Bir Halkın Direnişi

Özlem Yaşar Özlem Yaşar
1 Kasım 2026
Yazı
0
Bir Şehrin Hafızası Bir Halkın Direnişi
0
SHARES
33
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

O günlerde Kobanî’de yalnızca bir şehir savunulmuyordu. İnsanlar, kendilerine dayatılan şiddete ve karanlığa karşı hayatlarını, sevdiklerini ve geleceklerini savunuyordu. Kimi silahıyla savaştı, kimi yaralıları taşıdı, kimi çocukları ve yaşlıları korumaya çalıştı. Kimi evini ve ailesini geride bırakarak direnişe katıldı. Kimi sınırın öte yanında yakınlarından gelecek bir haberi bekledi. Herkesin direnişteki yeri aynı değildi; ancak savaşın yükü, farklı biçimlerde, çok sayıda insanın hayatına yerleşti

Bazı hikâyeler vardır; insanın karşısına çıkar ve artık onlardan uzak duramazsınız. Onları anlatmak bir tercihten çıkar, bir sorumluluğa dönüşür. Bazı mekânlar, şehirler, isimleriyle bir coğrafyayı anlatmanın çok ötesine geçer. Bir halkın hafızasına, acısına, direnişine ve var olma mücadelesine dönüşür. Kobanî böyle bir şehir.

2014 yılının sonbaharında DAİŞ’in Kobanî’ye yönelik saldırıları ve kenti kuşatması, yalnızca bir şehrin değil, orada yaşayan insanların hayatlarını, hayallerini ve geleceklerini de tehdit ediyordu. İnsanlar evlerini terk etmek zorunda kaldı. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar sınırın öte yanına geçerken arkalarında yalnızca evlerini değil, hayatlarının bir parçasını da bıraktılar. Şehirde kalanlar ve Kobanî’yi savunmak için gelenler ise bütün imkânsızlıklara rağmen direndi. Ocak 2015’te DAİŞ’in kent merkezindeki hâkimiyetinin sona ermesiyle Kobanî kuşatmasının kırılması, direnişin herkesin hafızalarında yer eden dönüm noktalarından biri oldu. Bu savaş için çok farklı adlandırmalar oldu, benim gözümde de bu savaş yüzyılın savaşıydı. Tanklar, toplar ve karanlıkla kuşanmış bir gücün karşısında bütün imkansızlıkların sınırlarını zorlayan savaşçıların iradeleri ve özgürlük tutkusu bu karanlığa geçit vermedi.

Kobanî Savaşı’nı düşündüğümde, gözümün önüne yalnızca çatışmalar, yıkılmış evler ve sokaklarda yaşananlar gelmiyor. Asıl mesele, bütün bunların ortasında insanın neyi savunduğu ve neyi kaybetmemek için direndiğidir. Bir insanın evinden koparılması, bir annenin çocuğuyla birlikte bilinmezliğe yürümesi, bir ailenin birbirinden ayrı düşmesi… Sınırın öte yanında yakınlarından haber bekleyenlerin kaygısı, Kürdistan’ın dört parçasından bu küçük şehri savunmaya gelenler, geri dönüp dönemeyeceğini bilmeyenlerin sessizliği… Bunlar savaşın istatistiklere sığmayan yüzleridir.

Kobanî filmini yapmaya karar verdiğimde, benim için mesele yalnızca tarihsel bir olayı sinemaya aktarmak değildi. Kendime şu soruları sormak zorundaydım: Bu hikâye neden anlatılmalı? Neyi göstermeliyim? Kimin sesini duyurmalıyım? Kamerayı nereye çevirmeli, hangi sessizliğin karşısında durmalıyım? Çünkü bir yönetmen, kamerasını bir gerçeğe çevirdiğinde yalnızca görüntü kaydetmez. Aynı zamanda bir bakış açısı seçer. Neyi görünür kıldığı, neyi dışarıda bıraktığı da anlatının bir parçasıdır. Hele konu savaşsa, bu sorumluluk daha da ağırlaşır. İnsanların acısını bir görüntüye, direnişini bir slogana, kayıplarını birkaç dramatik sahneye indirgeme tehlikesi her zaman vardır.

Önemli olan Kobanî’yi yalnızca bir direniş simgesi olarak anlatmak değil, O direnişin içinde yaşayan insanları görebilmek, Korkularıyla, tereddütleriyle, kayıplarıyla, bazen susarak, bazen devam etmek zorunda kalarak hayatlarını sürdüren savaşçıları da görebilmekti. Kobanî’nin hikâyesi, DAİŞ’e karşı savaşanları ve bu direniş uğruna ağır bedeller ödeyenleri anmadan anlatılamaz.

O günlerde Kobanî’de yalnızca bir şehir savunulmuyordu. İnsanlar, kendilerine dayatılan şiddete ve karanlığa karşı hayatlarını, sevdiklerini ve geleceklerini savunuyordu. Kimi silahıyla savaştı, kimi yaralıları taşıdı, kimi çocukları ve yaşlıları korumaya çalıştı. Kimi evini ve ailesini geride bırakarak direnişe katıldı. Kimi sınırın öte yanında yakınlarından gelecek bir haberi bekledi. Herkesin direnişteki yeri aynı değildi; ancak savaşın yükü, farklı biçimlerde, çok sayıda insanın hayatına yerleşti.

Bu direnişin bedeli ağır oldu. Yaşamını yitirenler, yaralananlar, yakınlarını kaybedenler, hayatları bir daha eskisi gibi olmayanlar… Geride kalanların taşıdığı yas, kaybolan yakınların özlemi ve yarım kalan hayatlar da Kobanî tarihinin bir parçasıdır.

Bir insanın kaybını yalnızca bir sayıyla ifade edemeyiz. Her kaybın ardında bir aile, yarım kalmış bir hayat ve başkalarının içinde ömür boyu taşınacak bir boşluk vardır. Savaş sona erse bile bazı acılar sona ermez. Bazı insanlar için savaş, silahların sustuğu gün de devam eder; hatıralarda, rüyalarda, sessizliklerde ve geri dönmeyenlerin yokluğunda.

Bir yönetmen olarak direnen insanları anlatırken onları yalnızca kahramanlık görüntülerinin içine hapsetmek istemem. Çünkü direnenler de korkan, özleyen, yorulan, sevdiklerini düşünen insanlardı. Cesaret, korkunun hiç yaşanmaması değildir. Bazen bütün korkulara rağmen geri çekilmemek, başkasının hayatını korumak ve insanlığını kaybetmemektir.

Bedelin Büyüklüğünü Anlamak…

Onların ödediği bedeli anmak, savaşı romantikleştirmek ya da acıyı yüceltmek değildir. Tam tersine, o bedelin büyüklüğünü anlamak ve insan hayatının ne kadar kıymetli olduğunu hatırlamaktır. Bir direnişin tarihini anlatırken, o direnişi mümkün kılan insanların gerçek hayatlarını, kayıplarını ve geride bıraktıklarını da anlatmak gerekir. Savaş yalnızca silahların konuştuğu anlardan ibaret değildir. Savaş, bir annenin çocuğuna sarılışında, yarım kalmış bir cümlede, boşalmış bir evde, geri dönüp dönmeyeceğini bilmeden yola çıkan bir insanın bakışında da yaşar.

Sinemanın gücü, bazen gösterdiğinde değil, sessizliklerin karşısında durabilmesinde saklıdır. Bir görüntü, yıllarca anlatılamayan bir acıyı taşıyabilir. Bir yüz, bir halkın yaşadıklarına tanıklık edebilir. Benim için bu filmi yapmak, tarihin kaydettiği olayları yeniden sıralamaktan çok, o olayların içinde yaşayan insanların savaşçıların sesini duyurma çabasıydı.

Böyle bir filmi yapmak, yalnızca sanatsal bir mesele değildir. Her sahnenin arkasında gerçek insanların yaşadıkları, kaybettikleri ve belki de hâlâ anlatamadıkları vardır. Bu nedenle yönetmen olarak kendime sürekli şunu sormam gerekir: Anlattığım insanların hikâyesine yaklaşabiliyor muyum, yoksa onların acısını yalnızca kendi anlatımımın bir parçasına mı dönüştürüyorum? Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Belki de yönetmenin taşıması gereken sorumluluk, bu soruyu hiç unutmamaktır.

Bir film, yaşanmış olanı bütünüyle karşılayamaz. Kamera her şeyi göremez. Hiçbir sahne bir kaybın tamamını anlatamaz. Hiçbir diyalog, bir insanın içinde yıllarca taşıdığı acıyı eksiksiz biçimde dile getiremez. Sinemanın sınırlarını en çok, anlatmaya çalıştığınız şeyin büyüklüğü karşısında hissedersiniz.

Sinemanın Sessizliğe Karşı Açtığı Alan

Yine de anlatmak gerekir. Çünkü anlatılmayan hikâyeler zamanla başkalarının kurduğu cümlelere teslim edilir. İnsanların kendi sesleri kaybolur; yaşadıkları, uzaktan bakanların yorumlarına ve tarihin soğuk kayıtlarına dönüşür. Sinema, bu sessizliğe karşı bir alan açabilir. İnsanların yüzlerini, seslerini ve hayatlarını yeniden hatırlamamız için bir imkân yaratabilir.

Kobanî’nin hikâyesi benim için geçmişte kalmış bir savaşın hikâyesi değildir. O günlerin ardından hayata devam etmeye çalışan insanların, kayıplarıyla yaşamayı öğrenenlerin ve yeniden bir gelecek kurmaya çalışanların hikâyesidir. Bir şehir kurtulabilir; ancak insanların içinde açılan yaraların kapanması çok daha uzun sürer. Bazı yaralar görünmez, bazı kayıplar hiçbir zaman telafi edilemez.

Bu nedenle Kobanî’yi hatırlamak, yalnızca kuşatmayı ve direnişi hatırlamak değildir. DAİŞ’e karşı savaşanları, yaşamını yitirenleri, yaralananları, yakınlarını kaybedenleri ve bütün bunlara rağmen hayatı yeniden kurmaya çalışanları da hatırlamaktır. Onların hikâyelerini bir güne, bir törene ya da birkaç cümleye sığdırmamaktır.

Kobanî’yi Hatırlamak

Bugün Kobanî’nin yıldönümünde yalnızca ne yaşandığını değil, nasıl hatırladığımızı da düşünmeliyiz. Acıyı büyütmek için mi hatırlıyoruz, yoksa bir daha aynı acılar yaşanmasın diye mi? Direnişi anarken insan hayatının değerini koruyabiliyor muyuz? Bir halkın hafızasına saygı gösterebiliyor muyuz?

Benim için sinemanın anlamı, bu soruların etrafında dolaşabilmesinde yatıyor. Kobanî filmini yapmak, benim açımdan bir hikâyeyi bitirmek değil, o hikâyeyle birlikte yaşamaya devam etmektir. Film tamamlandığında yönetmen çekim alanından ayrılabilir. Kurgu biter, ışıklar söner, kamera kapanır. Ama anlatılanların sorumluluğu orada bitmez. Film, izleyicinin hafızasına geçtiği andan itibaren başka bir hayat yaşamaya başlar.

Bugün Kobanî’yi anarken kaybettiklerimizi saygıyla hatırlamak, direnenlerin ödediği bedeli unutmamak ve hayatta kalanların sesini duymak istiyorum. Bir şehrin adının yalnızca savaşla anılmadığı, çocukların korkuyla değil umutla büyüyebildiği, insanların evlerine dönmekten çekinmediği bir gelecek düşlüyorum. Çünkü Kobanî’yi anlatmak, yalnızca geçmişe tanıklık etmek değildir. Unutmaya karşı durmak, bu şehrin ve direnişçilerinin hikâyesini korumak ve geleceğe karşı sorumluluğumuzu hatırlatmaktır.

Bazı filmler bir hikâyeyi anlatır. Bazı filmler ise bir hikâyenin unutulmasına karşı durur. Kobanî’yi anlatırken asıl mesele, direnenlerin ve bedel ödeyenlerin hafızasını canlı tutmak; bütün acılarıyla, kayıplarıyla ve umutlarıyla insanı hikâyenin merkezinde bırakmaktır.

Kobanî’nin yıldönümünde, yaşamını yitirenleri saygıyla anıyor; DAİŞ’e karşı direnenleri, yaralananları, yakınlarını kaybedenleri ve bu ağır tarihin yükünü hâlâ taşıyan herkesi saygıyla selamlıyorum.

Kobanî’yi unutmamak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; insanın onurunu, yaşam hakkını ve geleceğe dair umudunu savunmaktır.

Etiketler: 1 Kasım dünya Kobane günüBarışDirenişKobanêKobane direnişiKürt kadın mücadelesiKürt kadınlarSavaşSayı 192Sinema
Önceki İçerik

Bitmeyen Bir Savaş İle Ortada Olmayan Devlet Arasında Lübnanlı Kadınlar

Sonraki İçerik

Demokrasi Olmadan Eşitlik Olmaz: Tunuslu Kadınlar Hak Kayıplarına Karşı Özgürleşme Mücadelesini Tamamlama Yolunda

Sonraki İçerik
Demokrasi Olmadan Eşitlik Olmaz: Tunuslu Kadınlar Hak Kayıplarına Karşı Özgürleşme Mücadelesini Tamamlama Yolunda

Demokrasi Olmadan Eşitlik Olmaz: Tunuslu Kadınlar Hak Kayıplarına Karşı Özgürleşme Mücadelesini Tamamlama Yolunda

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.