Kadınların deneyimlerinden hareket eden bir bilgi üretmek, hak temelli bilinçlendirme çalışmalarını yaygınlaştırmak, mücadele hafızasını korumak ve kuşaklar arasında aktarmak gerekmektedir. Mücadele yalnızca kadınların hakları hakkında konuşabilmeleri için değil, aynı zamanda bu hakları savunmalarını, taleplerini ve çözümlerini geliştirmelerini sağlayacak araçlara sahip olmaları içindir
Kazanılmış Haklar Günlük Bir Mücadeleye Dönüştüğünde
Tunuslu kadınların hakları yalnızca siyasi ve yasal bir iradenin ürünü değildir. Bu haklar, bağımsızlık öncesine uzanan kökleriyle, yetmiş yılı aşkın bir süredir farklı kuşaklardan Tunuslu kadınların yürüttüğü ulusal, toplumsal ve siyasal mücadelenin sonucunda elde edilmiştir. Kadınlar eğitim, çalışma ve kamusal yaşama katılım haklarını mücadele ederek kazanmış; yasal, toplumsal ve siyasal kazanımlarını biriktirerek Tunus deneyimini Arap bölgesinin öne çıkan örneklerinden biri hâline getirmiştir. Ancak tarih bize, gerçek bir demokrasiye, bağımsız kurumlara ve özgür bir sivil topluma dayanmayan hakların, yasalarda ve kolektif bilinçte ne kadar yerleşmiş görünürse görünsün, gerileme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu öğretmektedir.
25 Temmuz 2021’den bu yana Tunus, etkileri yalnızca yönetim biçimiyle veya erkler arasındaki ilişkinin niteliğiyle sınırlı kalmayan derin siyasal dönüşümler yaşamaktadır. Bu dönüşümler genel ve bireysel özgürlükleri, yargının bağımsızlığını, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü, sivil toplumun konumunu ve Tunuslu kadınların mücadeleleri sonucunda elde ettikleri hakların geleceğini de doğrudan etkilemektedir. Bu bağlamda kadınların durumunu siyasal, ekonomik ve toplumsal krizden bağımsız bir mesele olarak ele almak mümkün değildir. Eşitliği savunmak, aynı zamanda onun fiilen hayata geçirilmesini sağlayan koşulları sorgulamayı gerektirmektedir.
Bugünkü Tunus tablosuna ilişkin değerlendirmem, temel bir inançtan hareket etmektedir: Feminizm yalnızca yasaları veya belirli bir toplumsal kesimin taleplerini savunmaktan ibaret değildir. Feminizm; insan onurunu, eşitliği, toplumsal adaleti ve özgürlüğü demokratik bir inşanın merkezine yerleştiren bir özgürleşme projesidir. Aynı zamanda ister devletten kaynaklansın ister toplumsal, ekonomik ve kültürel yapılarda yeniden üretilsin, her türlü tahakküm, ayrımcılık, şiddet ve dışlanmaya karşı yürütülen günlük bir direniş pratiğidir.
Bağımsızlık Kazanımlarından Gerçek Eşitlik Mücadelesine
Bağımsızlıktan bu yana Tunuslu kadınlar önemli yasal kazanımlar elde etmiştir. Bunların başında, 1956 yılında çıkarılan Kişisel Statü Yasası (Mecelletü’l-Ahval eş-Şahsiyye) gelmektedir. Bu yasa, çok eşliliğin yasaklanması, boşanmanın yargı kararıyla gerçekleştirilmesi ve kadınların aile içindeki hukuki statüsünün geliştirilmesi yoluyla aile ilişkilerinin düzenlenmesinde tarihsel bir dönüşüm yaratmıştır. Kadınların eğitim olanakları genişlemiş, mesleki ve siyasal yaşama katılımları artmış, bu süreçler onlarca yıl boyunca sürdürülen feminist, hak temelli, sendikal ve sivil mücadelelerle güçlenmiştir.
Ancak tarihsel açıdan hakkaniyetli bir değerlendirme yapmak, bu kazanımların önemini kabul etmekle birlikte sınırlarını da ortaya koymayı gerektirir. Yasal gelişmeler kendiliğinden tam eşitliği sağlamamıştır. Bazı reformlar, kadınların toplumun geleceğini bağımsız biçimde şekillendirme hakkının tanınmasından çok, devletin siyasi iradesi ve tercihleriyle bağlantılı olarak gerçekleşmiştir. Ayrımcı anlayışlara dayanan yasal düzenlemelerin bazı bölümleri varlığını sürdürürken, ilan edilen eşitlikle kadınların gerçek yaşamda deneyimledikleri koşullar arasındaki uçurum da devam etmiştir.
Tunus feminist hareketi onlarca yıldır yasaların geliştirilmesi, şiddetle mücadele ve aile içinde, çalışma yaşamında ve kamusal alanda ayrımcılığın ortadan kaldırılması için mücadele etmektedir. 1989 yılında kurulan Tunus Demokratik Kadınlar Derneği, 1988 yılında kurulan Tunuslu Kadınların Kalkınma Araştırmaları Derneği ve 1982 yılında Tunus Genel İşçi Sendikası bünyesinde oluşturulan Kadın Komisyonu gibi örgütlenmeler bu sürece önemli katkılar sunmuştur. Bu yapılar, bağımsız bir hak, sendika ve siyaset perspektifinin yerleşmesine; kadınların deneyimlerinin, yaşadıkları sorunların ve taleplerinin hesap sorulmasını ve değişimi gerektiren toplumsal meseleler hâline gelmesine katkıda bulunmuştur.
Bu süreç doğrusal ilerleyen, zorluklardan uzak bir süreç olmamıştır. Her aşamada toplumsal, siyasal ve kültürel dirençlerle karşılaşılmış; kimi dönemlerde ilerleme, kimi dönemlerde ise gerileme yaşanmıştır. Ancak feminist hareketin biriktirdiği en önemli kazanım yalnızca yasal metinlerden ibaret değildir. Asıl kazanım, kadınları tam haklara sahip yurttaşlar olarak gören; onların seçme, katılma ve bağımsız olma haklarını tanıyan bir bilincin oluşturulmasıdır. Kadınlar artık vesayete veya ataerkil korumacılığa konu olan kişiler değil, kendi yaşamları üzerinde söz sahibi bireylerdir.
Bu açıdan bakıldığında, kazanımların korunması tek başına yeterli bir amaç değildir. Asıl ihtiyaç, bu kazanımları tamamlamak ve geliştirmek, yasalardaki ayrımcı hükümleri ortadan kaldırmak ve hakların yalnızca hukuki bir tanınma olmaktan çıkarak bölge, sınıf ve kuşak ayrımı gözetmeksizin bütün kadınlar için günlük yaşamda kullanılabilir hâle gelmesini sağlamaktır.
25 Temmuz ve Demokratik Güvencelerin Aşınması: Kadınlar Açısından Neler Değişiyor?
25 Temmuz 2021 sonrasında yaşanan dönemi yalnızca resmi söylemler üzerinden veya egemenliğin, adaletin sağlanacağı ve devletin işleyişinin düzeltileceği yönündeki vaatler üzerinden değerlendirmek gerektiğini düşünmüyorum. Herhangi bir siyasal projenin gerçek ölçütü; hak ve özgürlükler üzerindeki etkisi, yurttaşların yönetime katılma, eleştirme, örgütlenme ve iktidarı denetleme kapasitesini ne ölçüde koruduğudur.
Son yıllarda ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, muhaliflerin, gazetecilerin, avukatların ve aktivistlerin hakları konusunda kaygılar artmıştır. Bununla birlikte sivil toplum üzerindeki baskılar da yoğunlaşmıştır. Hak örgütlerinde kaygı ve tepkiye neden olan bazı durumlarda yargısal soruşturmalar ve idari işlemler, hukukun kamusal alanı daraltmak ve eleştirel sesleri hedef almak amacıyla kullanılabileceğine ilişkin endişelerin kaynağı hâline gelmiştir.
Bu dönüşümleri kadınların durumundan ayrı değerlendirmek mümkün değildir. Özgürlükler gerilediğinde kadınların taleplerini ifade edebilecekleri, ihlalleri belgeleyebilecekleri, şiddete karşı mücadele edebilecekleri ve kamu politikalarını sorgulayabilecekleri alanlar daralmaktadır. Bağımsız kurumlar zayıfladığında hukuki koruma mekanizmaları da etkisini kaybetmekte, adalete erişim ve destek mekanizmalarına ihtiyaç duyan kesimler daha savunmasız hâle gelmektedir.
Bugün Tunus’ta eşitlik ve özgürleşme konularını ele alırken, görüşleri, tutumları, siyasal, hak temelli ve gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yargı süreçlerine maruz kalan veya cezaevine konulan kadınların durumuna da değinmek gerekir. Görüşleri ve siyasal faaliyetleri nedeniyle tutuklu bulunan kadınlar, hak mücadelesinin dışında değildir; tam tersine bu mücadelenin merkezinde yer almaktadır. Onların yaşadıkları, ifade özgürlüğü, farklı düşünme ve siyasal katılım hakkı ile eşitlik ve insan onurunun güvence altına alınması arasındaki doğrudan bağı ortaya koymaktadır.
Eleştirel kadın seslerinin bastırılması ve kamusal alanda faaliyet gösteren kadınların kuşatılması, yalnızca bireysel özgürlükleri hedef almamaktadır. Aynı zamanda kadınların siyasal alandaki varlığını ve toplumun geleceğini belirleyen tercihler üzerinde etkide bulunma kapasitelerini de sınırlandırmaktadır.
Özgürlük, iktidarın kendisiyle aynı fikirde olanlara tanıdığı bir ayrıcalık değildir. Eşitlik de hak ve özgürlüklerden bağımsız bir slogan değildir. Her ikisi de demokratik bir projenin birbirini tamamlayan temel dayanaklarıdır. Bu nedenle düşünce ve siyasal faaliyetleri nedeniyle cezaevinde bulunan kadınların savunulması; adil yargılanma güvencelerinin ve masumiyet karinesinin korunması feminist mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü demokrasi olmadan eşitlik eksik kalır; ifade özgürlüğü ve farklı düşünme hakkı olmadan demokrasi de anlamını yitirir.
İktidar, birçok durumda kadınlara karşı bir söylem benimsemiştir. Dikey ve yatay eşit temsil yasasının uygulanmasını engellemesi ve mirasta eşitlik yasa tasarısını reddettiğini açıklaması bunun örnekleridir. Kadın hareketine karşı tekrarlanan açık bir söylemin bulunmaması, kadın haklarına saygı gösterildiği anlamına gelmez. Çünkü siyaset, sonuçları üzerinden de değerlendirilmelidir: Kadınların katılımı genişliyor mu? Bağımsızlıkları korunuyor mu? Örgütlenme ve ifade hakları güvence altına alınıyor mu? Ayrımcılık ve şiddetle mücadele ediliyor mu? Kadınların yaşamlarını etkileyen yasaların hazırlanmasına katılmaları sağlanıyor mu? Kadınlara yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırmayı hedefleyen eşit temsil yasası ve Müslüman Tunuslu kadınların gayrimüslim erkeklerle evlenebilmesine ilişkin düzenleme gibi kazanımlar korunuyor mu? 2017 tarihli 58 sayılı Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Yasası, yüzlerce kadının çalıştığı bir sektör olarak ev işçiliğini düzenleyen yasa, 2019 tarihli 51 sayılı Ulaşım Yasası ve diğer kararname ve düzenlemeler gibi hukuki kazanımlar hayata geçiriliyor mu?
Bağımsız dernekler üzerindeki baskılar, kadın hakları savunucularını hedef alan kampanyalar ve hak temelli faaliyetlerin meşruiyetini sorgulayan ya da bu faaliyetleri dış güçlere bağlılıkla damgalayan girişimler, bağımsız inisiyatifleri sindiren ve kolektif mücadeleye duyulan güveni zayıflatan bir ortam yaratmaktadır. Bu bağlamda Tunus Demokratik Kadınlar Derneği’nin deneyimi, feminist mücadelenin genel özgürlüklerin ve sivil toplumun bağımsızlığının savunulmasıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteren önemli bir örnektir.
Tunus’taki birçok ara kurum ve sivil toplum yapısı, idari işlemler gerekçe gösterilerek baskıya maruz kalmış ve faaliyetleri askıya alınmıştır. Ancak bu dosyaların açılmasının öncelikle siyasal bir nitelik taşıdığını biliyoruz. Çünkü bu uygulamalar, ülkenin tarihinde dernek ve örgütlere yönelik daha önce görülmemiş bir müdahale niteliğindedir. Hiçbir yönetim, bu kurumların bağımsız ve şeffaf faaliyet yürütme hakkına bu ölçüde müdahale etme cesareti gösterememiştir.
Oysa 2011 yılında yayımlanan 88 sayılı Kararname, devrimci bir süreçte hazırlanmış; hak savunucularının, hukuk uzmanlarının ve ilgili diğer alanlarda çalışan uzmanların geniş katılımıyla oluşturulmuştur. Derneklerin faaliyetlerini düzenleyen bu kararname, bağımsız örgütlenme hakkının temel hukuki dayanaklarından biridir. Ancak söz konusu kararname, yargı tarafından faaliyetlerin askıya alınması, derneklerin feshedilmesi ve bazı kurumların farklı düzeylerde soruşturmalara tabi tutulması için bir araca dönüştürülmüştür.
Şiddete maruz kalan kadınların başvurabilecekleri güvenli alanlara ve kendilerine eşlik edecek destek mekanizmalarına ihtiyacı vardır. Hakları ihlal edilen çalışan kadınların kendilerini destekleyecek kurumlara, ayrımcılıkla karşılaşan genç kızların ise hukuki bilgiye ve hak bilincine ihtiyaçları vardır. Bu işlevleri yerine getiren alanlar kuşatıldığında ortaya çıkan kayıp yalnızca idari veya örgütsel değildir. Kadınların korumaya, adalete ve gerekli desteğe ulaşma imkânları da doğrudan zarar görmektedir.
Bu nedenle dernek ve örgütlenme özgürlüğünü yalnızca sivil toplum kuruluşlarını ilgilendiren bir mesele olarak değerlendiremeyiz. Bu özgürlük, yurttaşlık güvencelerinin, kadınların kamusal yaşama katılımının ve iktidarın bilgi, karar ve kamusal söylem üzerindeki tekelleşmesini önlemenin temel araçlarından biridir.
Korunması Gereken Kazanımlar ve Reform
Tunus geçmiş on yıllar boyunca önemi inkâr edilemeyecek birçok hukuki kazanım elde etmiştir. Ancak bu kazanımlar tam ve fiili eşitliğin sağlanması için hâlâ yeterli değildir.
Kişisel Statü Yasası’nın yanı sıra, 2017 tarihli ve 58 sayılı Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Yasası da şiddetin insan hakları ihlali olarak tanınması ve önleme, koruma ve kovuşturma mekanizmalarının oluşturulması açısından önemli bir adımdır. 2024 tarihli ve 44 sayılı Annelik ve Babalık İzinlerinin Düzenlenmesine İlişkin Yasa ise sosyal koruma ve bakım sorumluluklarının paylaşılması alanında bir kazanımdır. Bununla birlikte yasanın pratikteki etkisi, uygulanmasına ve gerekli güvencelerle kaynakların sağlanmasına bağlıdır.
Ancak bir yasanın varlığı, kadınların haklarından fiilen yararlandığı anlamına gelmez. Şiddete maruz kalan kadınlar hâlâ şikâyette bulunma ve koruma elde etme konusunda zorluklarla karşılaşmaktadır. Yargı süreçleri, psikolojik ve sosyal destek hizmetleri insan kaynağı ve mali kaynak eksikliğinden, ayrıca bölgeler arasındaki eşitsizliklerden etkilenmektedir. İş piyasasında ayrımcılığın farklı biçimleri devam ederken kadınların sağlık, sosyal hizmet ve adalete erişim olanakları ekonomik durumlarına ve yaşadıkları bölgeye göre değişmektedir.
Miras eşitliği, kadınlarla erkekler arasında tam eşitliği güvence altına alan bir reformun henüz gerçekleştirilmediği en önemli konulardan biri olmayı sürdürmektedir. Bu mesele sembolik bir tartışma veya soyut bir hukuki anlaşmazlık değildir. Doğrudan kadınların mülkiyet hakkı, ekonomik bağımsızlığı ve güvenliğiyle; özellikle ekonomik kırılganlığın arttığı ve istihdam olanaklarının azaldığı bir toplumda toprağa sahip olma ve toprağa erişim haklarıyla bağlantılıdır.
Vatandaşlık ve medeni haklar, aile hakları ve özel yaşamdaki tercih özgürlüğü de demokratik bir yasama projesinin temel meseleleri arasında yer almaktadır. Müslüman Tunuslu kadınların gayrimüslim erkeklerle evlenmesine olanak tanıyan yaklaşımın geriletilmesi ve tercih özgürlüğünün yeniden dini ve toplumsal değerlendirmelere tabi kılınması, bireysel hakların siyasal ve ideolojik değişimlerden ne ölçüde korunabildiğine ilişkin ciddi sorular doğurmaktadır.
Siyasal katılım alanında ise 2022 yılında seçim sisteminde yapılan değişiklikler, kadınların seçilmiş kurumlarda temsilini destekleyen güvenceleri zayıflatmıştır. Parlamentoda kadın temsilinin 2014 yılında yaklaşık yüzde 36 iken, sunulan raporlardaki verilere göre 2023 yılında yaklaşık yüzde 15’e gerilemesi, eşit temsilin yalnızca aday olma hakkının teorik olarak tanınmasıyla gerçekleşmediğini ortaya koymaktadır. Eşit fırsatları güvence altına alan ve yapısal dışlanmaya karşı koyan seçim kurallarına ihtiyaç vardır.
Gerçek bir yasal reform, çıkarılan yasaların sayısıyla değil; ayrımcılığı ortadan kaldırma, hakları genişletme, yaşam koşullarını iyileştirme ve ilan edilen korumanın bağımlılığı sürdürmenin ya da geleneksel toplumsal rolleri yeniden üretmenin aracına dönüşmesini engelleme kapasitesiyle ölçülmelidir.
Kadına Yönelik Şiddet: Cezasızlık Bir Ayrımcılık Biçimine Dönüştüğünde
Tunus’ta kadın haklarından söz ederken kadınlara yönelik şiddet üzerinde durmamak mümkün değildir. Şiddet, insan onurunun ihlal edilmesinin en yaygın ve en tehlikeli biçimlerinden biridir. Şiddet yalnızca aile içi bir anlaşmazlık veya münferit bir bireysel davranış değildir. Eşitsiz güç ilişkileriyle ve kadınlar üzerinde denetim kurmayı meşrulaştıran ya da maruz kaldıkları saldırıların ciddiyetini küçümseyen toplumsal kültürle bağlantılıdır.
Şiddet; psikolojik, sözlü, fiziksel, cinsel, ekonomik ve dijital olmak üzere farklı biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Toplumsal cinsiyete dayalı kadın cinayetlerine kadar varabilmektedir. Sunulan raporlardaki veriler, 2024 yılında 26 kadın cinayetinin kaydedildiğini, 2025 yılının kasım ayına kadar ise yaklaşık 22 kadın cinayetinin işlendiğini göstermektedir. Bu rakamlar son derece ciddi bir tehlikeye işaret etmektedir. Bununla birlikte resmi verilerin doğrulanması ve izleme yöntemlerinin standartlaştırılması için belgeleme çalışmalarının sürdürülmesi gerekmektedir.
Tehlike yalnızca saldırının gerçekleşmesiyle sınırlı değildir; saldırıya nasıl yaklaşıldığı da önemlidir. Kadınların beyanlarının sorgulanması, maruz kaldıkları şiddetten sorumlu tutulmaları veya saldırıların kişisel anlaşmazlıklar olarak değerlendirilmesi, şiddetin normalleştirilmesine ve faillerin cezasız kalacaklarına dair inançlarının güçlenmesine katkıda bulunmaktadır.
2017 tarihli ve 58 sayılı yasa, koruma açısından önemli bir hukuki çerçeve oluşturmaktadır. Ancak bu yasanın değeri, uygulanması için gerekli siyasi irade, kaynaklar, sığınma merkezleri, psikolojik ve sosyal destek hizmetleri ile güvenlik, yargı, sağlık ve sosyal hizmet kurumları arasındaki koordinasyon sağlanmadığı sürece sınırlı kalacaktır.
Şiddetle mücadele, kadınları şiddet içeren ilişkilerden ayrılmaktan alıkoyan ekonomik ve toplumsal nedenlerle de yüzleşmeyi gerektirir. Bağımsız bir gelire, güvenli bir konuta veya destek ağına sahip olmayan bir kadın, yaşamını tehdit eden bir ilişkinin içinde kalmak zorunda hissedebilir. Bu nedenle insana yakışır çalışma, barınma ve sosyal güvenlik hakkı, şiddetsiz yaşama hakkından ayrı değildir; bu hakkın kullanılabilmesinin temel koşullarındandır.
Bunlara ek olarak kadın aktivistleri, gazetecileri ve hak savunucularını hedef alan dijital şiddet de bulunmaktadır. İtibarsızlaştırma kampanyaları, tehditler ve damgalama yoluyla kadınların kamusal alandan uzaklaştırılması ve susturulması amaçlanmaktadır. Bu şiddet yalnızca mağdurları değil, bir bütün olarak toplumun özgür tartışma ve çoğulculuk hakkını da tehdit etmektedir.
Bu nedenle şiddetle mücadelenin yalnızca cezalandırmayla gerçekleşemeyeceğini düşünüyorum. Cezalandırma gerekli olmakla birlikte eşitlik bilincinin eğitim yoluyla geliştirilmesi, kalıplaşmış toplumsal imgelerin değiştirilmesi, önleme ve başvuru mekanizmalarının geliştirilmesi, adalet arayışındaki kadınların yeniden şiddete maruz kalmalarının engellenmesi de gerekmektedir. Hesap verebilirlik intikam değil, ihlallerin tekrarlanmasını önlemenin ve kurumlara duyulan güveni yeniden tesis etmenin temel koşuludur.
Ekonomik, Toplumsal ve Ekolojik Adalet: Eşitliğin Diğer Yüzü
Kadın haklarını yalnızca hukuki meselelerle veya siyasal kurumlarda kadınların temsiliyle sınırlandırmak mümkün değildir. Kadınlar işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik yaşarken; ücretsiz ev ve bakım işlerinin büyük bölümünü üstlenirken veya bağımsız kararlar almalarını sağlayacak kaynak ve hizmetlerden yoksun bırakılırken eşitlik eksik kalmaktadır.
Sunulan raporlardaki veriler, iş piyasasında belirgin bir eşitsizlik bulunduğunu göstermektedir. Kadınlar arasındaki işsizlik oranı yaklaşık yüzde 22,4 iken erkeklerde bu oran yüzde 12,1’dir. Kadınların iş gücüne katılım oranı yüzde 26,7’de kalırken erkeklerde bu oran yüzde 65,4’tür. Özellikle ülkenin iç ve kırsal bölgelerinde istihdam olanaklarının sınırlılığı; hizmetlere, ulaşıma ve sosyal güvenceye erişimdeki yetersizliklerle birleşerek sorunları daha da ağırlaştırmaktadır.
Bu rakamlar yalnızca ekonomik göstergeler değildir. Aynı zamanda fırsatların, kaynakların ve sorumlulukların adaletsiz dağılımını ifade etmektedir. Kadınlar üretime, tarımsal çalışmaya ve kayıt dışı ekonomiye katılmakta; aynı zamanda aile içinde bakım işlerinin ve ev işlerinin büyük bölümünü üstlenmektedir. Ancak bu katkıları yeterince tanınmamakta ve karşılığı ödenmemektedir.
Satın alma gücünün gerilemesi, yaşam maliyetinin yükselmesi ve istikrarlı istihdam olanaklarının azalması bu kırılganlığı daha da derinleştirmektedir. Kayıt dışı sektörlerde çalışan kadınlar, sosyal güvenceye, emeklilik hakkına ve sömürüye karşı korumaya erişim konusunda çok daha fazla zorluk yaşamaktadır.
Ekonomik güçlenme, sloganlarla veya kadınları yardıma ihtiyaç duyan bir kesim olarak sunmakla sağlanamaz. Bunun için insana yakışır çalışma koşullarını ve adil ücreti güvence altına alan, bakım hizmetlerini yaygınlaştıran, ev içi sorumlulukları kadınlar ve erkekler arasında yeniden dağıtan ve kayıt dışı sektörde çalışanlar da dâhil olmak üzere bütün kadın çalışanlara sosyal güvence sağlayan kamu politikalarına ihtiyaç vardır.
Ekolojik adalet de temel bir feminist mesele olarak öne çıkmaktadır. Su kıtlığı, kirlilik, iklim değişikliği ve doğal kaynakların tahrip edilmesi kadınları eşit olmayan biçimlerde etkilemektedir. Özellikle kırsal ve ülkenin iç bölgelerinde yaşayan kadınlar su ve gıda temininde, bakım işlerinde ve geçimlerini sürdürmede daha fazla yük üstlenmektedir. Yaşam kaynakları doğrudan tarımsal faaliyetlere ve yerel kaynaklara bağlıdır.
Bu nedenle feminist mücadeleyi sağlıklı bir çevrede yaşama hakkından, adil kalkınma talebinden ve kadınların toprak, su, enerji ve doğal kaynaklarla ilgili kararlara katılımından ayrı düşünmek mümkün değildir. Kadınların ekonomik ve ekolojik krizlerin maliyetini erkeklerden daha fazla üstlenmek zorunda bırakıldığı bir toplumda gerçek eşitlikten söz edilemez. Toplumsal adalet, ekolojik adalet olmadan tamamlanamaz.
Sokakla veya Yasal Metinlerle Sınırlı Olmayan Bir Direniş
Bugün kadın hareketinin karşı karşıya olduğu tehlike yalnızca bir yasanın geri alınması veya bir reformun engellenmesi değildir. Asıl tehlike, feminist düşüncenin kendisinin zayıflatılması ve eşitlik talebinin seçkinci, dışarıdan dayatılmış veya toplumun gerçek sorunlarından kopuk bir talep olarak gösterilmesidir.
Bu eğilimler, kadınları geleneksel rollerine geri döndürmeyi amaçlayan muhafazakâr anlayışlardan beslenmektedir. Kadınların hakları, güç dengelerine veya toplumsal ve ideolojik değerlendirmelere göre pazarlık konusu yapılabilecek haklar olarak görülmektedir. Bu yaklaşım genel söylemde olduğu gibi yasal politikalarda ve bağımsız feminist girişimlere yönelik baskılarda da kendisini gösterebilmektedir.
Bu eğilimleri reddetmek, kültürel diyaloğu veya kadınlar ve toplumlar arasındaki deneyim alışverişini reddetmek anlamına gelmez. Aksine diyalog, feminist düşüncenin gelişmesi ve eşitlik ufkunun genişlemesi için gereklidir. Ancak bu diyalog, kazanımları sorgulamanın veya gelenek ve özgünlük adına ayrımcılığı meşrulaştırmanın aracına dönüştürülmemelidir.
Özgünlük, insan onurunun zedelenmesini meşrulaştıran bir gerekçe değildir. Kültür de toplumun gelişmesini engelleyen, değişmez ve kapalı bir yapı değildir. Farklılıklara saygı duymak, ayrımcılığı kabul etmek anlamına gelmez. Aksine kadınların kendi yaşam biçimlerini seçme ve toplumun geleceğinin belirlenmesine katılma haklarının tanınmasını gerektirir.
Deneyimler bize feminist hareketin yalnızca seçkin çevrelerle veya hukuki tartışmalarla sınırlandırılması hâlinde varlığını sürdüremeyeceğini göstermiştir. Gerçek mücadele işyerlerinde, mahallelerde, kırsal bölgelerde, eğitim ve sağlık kurumlarında; yoksulluk, şiddet ve dışlanmayla mücadele eden kadınlarla dayanışma alanlarında da yürütülmektedir.
Bu noktada feminist düşünce ile kadınların günlük yaşamları arasındaki doğrudan ilişkinin yeniden kurulması önem kazanmaktadır. Kadınların deneyimlerinden hareket eden bir bilgi üretmek, hak temelli bilinçlendirme çalışmalarını yaygınlaştırmak, mücadele hafızasını korumak ve kuşaklar arasında aktarmak gerekmektedir. Mücadele yalnızca kadınların hakları hakkında konuşabilmeleri için değil, aynı zamanda bu hakları savunmalarını, taleplerini ve çözümlerini geliştirmelerini sağlayacak araçlara sahip olmaları içindir.
Genel özgürlüklerin ve sivil toplumun bağımsızlığının savunulması feminist mücadelenin dışında değildir; onun ayrılmaz bir parçasıdır. Bağımsız alanlar daraltıldığında kadınların örgütlenme ve hesap sorma kapasitesi zayıflamakta, karar alma süreçlerinden dışlanma ihtimalleri artmaktadır. Bu nedenle feminist, hak temelli, sendikal, ekolojik ve toplumsal güçler arasındaki ittifakların genişletilmesi kamusal alanın korunmasına katkı sunabilir. Ancak bunun için her tarafın bağımsızlığına saygı gösterilmeli ve feminist talepler toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığı görmezden gelen genel bir söylem içerisinde eritilmemelidir.
Sivil toplumun bağımsızlığı siyasetten çekilmek anlamına gelmediği gibi, demokrasiyi savunmak da siyasal partilerin arkasında koşulsuz biçimde saf tutmak anlamına gelmez. Bağımsızlık, örgütlerin haklara, özgürlüklere ve eşitliğe saygı gösteren her projeyi desteklemesine, bunları ihlal eden her uygulamayı ise eleştirmesine olanak tanır. Böylece örgütler iktidarın takipçisine veya seçim hesaplarının esirine dönüşmeden faaliyetlerini sürdürebilir.
Sonuç
Bugün Tunus’un yaşadığı süreç, kadın hareketini ikili bir tarihsel sorumlulukla karşı karşıya bırakmaktadır: Bir yandan elde edilen kazanımları korumak, diğer yandan henüz güvence altına alınmamış veya uygulanmayan hakları tamamlamak için mücadeleyi sürdürmek. Bu görev; özgürlüklerin gerilediği, sivil alanın daraltıldığı, siyasal katılımın marjinalleştirildiği ve kadınları daha fazla kırılganlığa iten ekonomik ve toplumsal krizlerin derinleştiği koşullarda yerine getirilemez.
Yetmiş yılı aşkın mücadele, Tunuslu kadınların reformlardan yararlanan edilgen kişiler olmadığını kanıtlamıştır. Kadınlar tarihin yapıcı özneleri, ulusal ve toplumsal mücadelelerin ortakları ve toplumun geleceğini belirleme hakkına sahip bireylerdir. Bugün görevimiz, bu tarihi yalnızca belirli günlerde hatırlanan törensel bir anıya dönüştürülmesine izin vermemektir. Çünkü kadınların mücadelesiyle elde edilen haklar aşındırılma ve yeniden tartışmaya açılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
İhtiyaç duyulan şey, hukuki kazanımları değişmez metinler olarak savunmak değil; bu kazanımları kadınların günlük yaşamında kökleştirmek, ekonomik bağımsızlık, toplumsal adalet, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ve eşit siyasal katılımla birleştirmektir. Aynı zamanda cezasızlıkla sonuçlanan her türlü şiddet biçimini reddetmek; görüşleri ve barışçıl faaliyetleri nedeniyle yargılanan, hapsedilen veya dışlanan kadınları savunmak; herkesin ifade, örgütlenme ve adil yargılanma hakkını korumak gerekmektedir.
Siyasal tıkanıklığın aşılması, bir tarafın dışlanması veya bir sesin susturulmasıyla gerçekleşemez. Bunun için çoğulculuğun, diyaloğun ve bağımsız kolektif çalışmanın yeniden güçlendirilmesi; kadınların yaşamlarını ve geleceklerini etkileyen politikaların, yasaların ve kararların oluşturulmasında tam haklara sahip ortaklar olarak yer almalarının güvence altına alınması gerekmektedir.
Feminizmin düşünsel bir lüks olmadığına, krizlerin aşılacağı başka bir zamana ertelenebilecek bir mücadele olmadığına ve siyasal öncelikler adına feda edilebilecek bir mesele sayılamayacağına inanıyorum. Feminizm; özgürlüğü eşitlikle, insan onurunu adaletle, bireysel hakları kolektif haklarla birleştiren; her türlü tahakküm ve ayrımcılığa karşı duran demokratik, toplumsal ve insani bir projedir.
Kadınlardan ayrımcılığa sabretmelerini, eşitlik taleplerini ertelemelerini veya mücadelelerini yalnızca mevcut kazanımları korumakla sınırlandırmalarını isteyemeyiz. Bugünkü mücadelemiz; hakların geri alınabilir ayrıcalıklar olmadığı, eşitliğin güç dengelerine bağlı kılınmadığı ve hiçbir kadının şiddet, yoksulluk veya dışlanma karşısında yalnız bırakılmadığı bir Tunus içindir.
Demokrasi olmadan eşitlik olmaz. Özgürlükler olmadan demokrasi olmaz. Bağımsız bir sivil toplum olmadan özgürlükler olmaz. Kadınların tam haklara sahip yurttaşlar, karar sahibi bireyler ve ülkenin inşasında eşit ortaklar olarak tanınmadığı bir Tunus’un adil bir geleceği olamaz.
Kaynaklar ve Belgelendirme İçin Atıflar
Makalenin yayımlanması aşamasında destekleyici kaynak olarak aşağıdaki referansların kullanılması, özellikle son döneme ilişkin rakamların, tarihlerin ve kararların doğrulanması önerilmektedir:
- 1956 tarihli Kişisel Statü Yasası: Tunus’ta aile ve kadınların statüsüne ilişkin reformların temel tarihsel referansı.
- 2011 tarihli 88 sayılı Dernekler Kararnamesi: Dernek faaliyetleri ve örgütlenme özgürlüğünün temel hukuki çerçevesi.
- 2017 tarihli 58 sayılı Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Yasası: Şiddetin önlenmesi, kadınların korunması ve faillerin kovuşturulmasına ilişkin temel yasal referans.
- 2024 tarihli 44 sayılı Annelik ve Babalık İzinleri Yasası: Sosyal haklar ve bakım sorumluluklarının paylaşılması alanındaki temel düzenleme.
- 2022 tarihli Seçim Yasası ve seçimleri düzenleyen diğer mevzuat: Kadınların siyasal temsiline ilişkin güvencelerde yaşanan değişimleri değerlendirmek için.
- Ulusal İstatistik Enstitüsü (INS) raporları: İşsizlik, ekonomik katılım ve kadınlarla erkekler arasındaki eşitsizlik göstergelerinin doğrulanması için.
- Tunus Demokratik Kadınlar Derneği, Tunus İnsan Haklarını Savunma Birliği ve Tunus Ekonomik ve Sosyal Haklar Forumu’nun rapor ve açıklamaları: Özgürlükler, dernek faaliyetleri, şiddet ve toplumsal haklara ilişkin durumun belgelenmesi için.
- Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı Kadın, Barış ve Güvenlik Kararı: Taleplerin Tunus’un uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde değerlendirilmesi için.
Makalenin Konularına Göre Kaynaklar
- INS – Tunus Ulusal İstatistik Enstitüsü: İstatistiksel veriler ve ekonomik göstergeler.
- Tunus Demokratik Kadınlar Derneği: Feminist hareketlerin hafızası üzerine düzenlenen konferans ve çalışmalar.
- Tunus Kadın Cinayetleri İnteraktif Haritası: Yıllara ve bölgelere göre kadın cinayetlerine ilişkin istatistikler.
- Beijing+30 Tunus Gölge Raporu (İngilizce): Kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin değerlendirmeler.
- ATFD – Tunus Demokratik Kadınlar Derneği: Kadın hakları ve feminist mücadeleye ilişkin raporlar. (atfd-tunisie.org)
- Parlamentolar Arası Birlik (IPU): Parlamentolar ve parlamenterler için ifade özgürlüğü üzerine çevrim içi eğitim.
- Kadınların parlamentodaki temsiline ilişkin Tunus verileri.
- 2023 Dünya Parlamentolarında Kadın Temsili Raporu.
- Human Rights Watch (HRW): Tunus’ta sivil toplumun baskı altına alınmasına ilişkin Eylül 2026 tarihli rapor; 2025 ve 2026 Dünya Raporları.
- Intersection Derneği: Mayıs 2024-Mayıs 2026 döneminde derneklere yönelik ihlalleri ele alan rapor.
- Uluslararası Af Örgütü: Tunus’a ilişkin 2025 yıllık raporu.
- Human Rights Watch: Nisan 2025 tarihli, muhalefeti bastırmak amacıyla gerçekleştirilen keyfî tutuklamalara ilişkin rapor.
