Çalışma yaşamının en güvencesiz, en insanlık dışı koşullarını içeren mevsimlik tarım işçiliği ırkçılığın en yoğun yaşandığı alanlardır aynı zamanda. Bu nedenle, fındık, pamuk, sebze, meyve ve birçok tarımsal ürün, büyük ölçüde bu emekçilerin zorlu koşullardaki çalışmasıyla üretilirken, emekleri istenen bu işçilerin kimlikleri “istenmeyen” veya “tehdit” olarak görülür. En küçük bir ekonomik, sosyal veya kültürel gerilim, hızla lince varan saldırganlığa dönüşebilir. Ve dönüşmekte…
Zonguldak’ın Alaplı ilçesinde ve ardından Düzce’de Kürt mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırılar, Türkiye’nin yıllardır süregiden temel toplumsal sorunlarından birkaçını aynı anda yeniden görünür hale getirdi.
Yaşananlar, birkaç kişinin karıştığı bir “adli vaka” ya da yalnızca “köylülerle işçiler arasında yaşanan bir tartışma” değil. Bu saldırıları birkaç kişi arasında yaşanmış “münferit bir olay” olarak görmek, yaşananların siyasal ve toplumsal anlamını görmezden gelmek veya gizlemeye çalışmaktır.
Türkiye’nin farklı kentlerinde, farklı yıllarda, benzer biçimlerde Kürt yoksullarının ve özellikle çalışmak için başka kentlere gitmek zorunda kalan Kürt emekçilerin hedef haline gelmesini birbirinden tamamen bağımsız, rastlantısal ve açıklaması olmayan olaylar olarak görmek mümkün değildir. Bu coğrafyada yıllardır tekrar eden bir toplumsal ve siyasal gerçeklikle karşı karşıyayız: En ağır, en güvencesiz ve en düşük ücretli işlerde çalışan Kürt emekçiler, aynı zamanda kimliklerinden kaynaklı ayrımcılık, dışlanma, tehdit ve fiziksel saldırı riskiyle karşı karşıyadır. Bu risk defaten fiiliyata dökülmüştür. Bunların büyük çoğunluğu da belirli tarihsel süreçlerde gerçekleşmiştir ve politik konjonktürle fazlasıyla alakalıdır.
Neredeyse sistematik hale gelen bu ırkçı, milliyetçi, şoven saldırıların nedenini Türkiye’nin siyasal tarihine, devlet politikalarına, cezasızlık siyasetine, milliyetçiliğin toplumsal olarak yeniden üretimine ve yoksulluğun nasıl yönetildiğine bakarak yanıtlayabiliriz ancak.
Yoksulluğun milliyetçilikle yönetilişi
Yüksek enflasyon, gelir dağılımındaki bozulma, işsizlik, güvencesizlik, barınma krizi ve tarımdaki çözülme toplumun geniş kesimlerini ciddi bir geçim baskısı altında eziyor. Toplumsal hoşnutsuzluk büyüyor.
Eğer güçlü bir eşitlik ve sınıf dayanışması siyaseti yoksa yoksulluk; göçmen düşmanlığına, etnik düşmanlığa, mezhepçiliğe, kadın düşmanlığına ve farklı olanın hedef gösterilmesine de dönüştürülebilen büyük bir öfke biriktiriyor. İnsanlar sorunlarının gerçek sorumlusuna ses çıkartamasın diye egemen ideoloji tarafından birbirleriyle rekabet etmeye yönlendirilebiliyor.
Bir köyde yaşayan yoksul üretici ile fındık toplamaya gelen yoksul Kürt işçi aslında aynı ekonomik düzenin farklı biçimlerde mağduru olmasına rağmen bu iki kesimin ortak mücadele geliştirememesi için milliyetçilik, bu ortamlarda egemen sınıfların en eski ve en etkili araçlarından biri olarak devreye girer.
Biriken öfkesini ondan çıkarsın diye yoksulun önüne ondan daha savunmasız görünen bir başka yoksul rakipmiş, düşmanmış gibi atılır.
Egemen anlatının şekillendirdiği bilinçlerde;
İşsizliğin nedeni sermaye ya da iktidar politikaları değil kadınlar, Kürtler, göçmenler vb. olur.
Düşük ücretlerin nedeni patronlar değil başka işçiler olur.
Ekonomik krizin nedeni iktidarın tercihleri değil “iç düşmanlar” olur.
Ve böylece toplumun öfkesi yukarıya, servetin ve iktidarın merkezine değil; yanındaki yoksula, işçiye, Kürde, göçmene yönlendirilir.
Bu nedenle Kürt mevsimlik işçilere yönelik saldırılar, “ırkçılık” la beraber Türkiye’deki sınıfsal düzenin ve yoksulluğun nasıl yönetildiğiyle ilgilidir.
Çalışma yaşamının en güvencesiz, en insanlık dışı koşullarını içeren mevsimlik tarım işçiliği ırkçılığın en yoğun yaşandığı alanlardır aynı zamanda. Bu nedenle, fındık, pamuk, sebze, meyve ve birçok tarımsal ürün, büyük ölçüde bu emekçilerin zorlu koşullardaki çalışmasıyla üretilirken, emekleri istenen bu işçilerin kimlikleri “istenmeyen” veya “tehdit” olarak görülür. En küçük bir ekonomik, sosyal veya kültürel gerilim, hızla lince varan saldırganlığa dönüşebilir. Ve dönüşmekte…
Bugün barıştan ve demokratik çözümden bahsederken bu siyasal, toplumsal şekilleniş içinde ırkçı saldırganlığın önüne nasıl geçilebilir, kalıcı barış nasıl sağlanabilir, görev ve sorumluluklar konusunu nerelerden doğru konuşmalıyız gibi sorular önümüzde durmaktadır.
Barışın inşasında toplumun özne kılınması
Bugünkü tartışmanın belki de en kritik noktası budur.
Bir barış süreci yalnızca müzakere aktörleri arasında yürütülen bir durum olarak kalırsa toplumsal dokuda, çatışmalı dönemlerde inşa edilmiş düşmanlıklar, korkular ve ön yargılar devam edebilir.
Bu durumda bir söylenti, provokatif bir sosyal medya mesajı, futbol tribünündeki bir şovenist slogan, bir mahallede yaşanan kavga, bir Kürt işçinin hakkını talep etmesi, bir cenaze… Toplumsal gerilimin yükseltilmesi için kullanılabilir. Halkın aktif öznesi olmadığı bir barış süreci, milliyetçi manipülasyonlara daha açık hale gelir.
Barış süreci yalnızca “güvenlikçi” politikalardan ibaret olamaz, aynı zamanda bir toplumsal inşa süreci olduğu iktidar bloku başta olmak üzere tüm siyasi partiler ve toplumsal kesimler tarafından görülmeli ve bu doğrultuda gerekli adımlar hızla atılmalıdır.
Devlet, iktidar bloku barış iklimini inşa etmeli
İktidar temsilcileri, topluma süreci güvenlikçi bir dil ile sunma; meseleye sadece silahsızlandırma penceresinden bakma, dilini, söylemlerini barış ve demokrasiden yana kullanmama yönünde devam ederse; medyada ve toplumda Kürt düşmanlığını besleyen dilin sürmesine izin verilirse kalıcı bir barış kurulamaz.
İktidarın ilk yapması gereken Barış dilini kullanmak ve barış dilini yaygınlaştıracak politikalara hız vermektir.
Öncelikle, ırkçı ve nefret saikiyle yapılan saldırıları kamuoyu önünde açık ve kapsamlı şekilde araştırmalı, tüm muhatapları net biçimde mahkum ederek cezasızlık algısını ortadan kaldırmalıdır. “Münferit” diyerek olayları küçümsemekten vazgeçip bunları yaratan siyasal, toplumsal iklimi dönüştürmeyi hedeflemelidir.
Ayrımcılığa ve nefret söylemine karşı eşitlikçi söylemi, eşit yurttaşlık anlayışını geliştirecek kapsamlı politikaları hayata geçirmelidir. Bir toplumsal dönüşüm bütünlüklü, çok yönlü politikalar gerektirdiğinden, milliyetçiliğin, militarizmin beslendiği cinsiyetçilikle de eş zamanlı mücadele etmek zorundadır. Kadınları ikincilleştiren politikalardan vazgeçmeli, kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelelerine tıkaç olmaya çalışmamalıdır.
Toplumsal sorunların en temel kaynağı olan sınıfsal gerilimler iktidarın ekonomi politikalarının sonucu ortaya çıkar, bu nedenle işsizliği, yoksulluğu giderecek politikalar da barışı inşa etmenin olmazsa olmazlarındadır. İnsanca yaşanacak ücret ve çalışma koşulları herkesin hakkıdır.
Mevsimlik tarım işçilerinin de barınma, ulaşım, sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik hakları güvence altına alınmalıdır. Aynı zamanda doğdukları yerde doyabilecekleri istihdam olanaklarına hız verilmelidir…
Barış mücadelesinde önemli başlık: Şovenizmle mücadele
Diğer yandan barışın savunucusu olan toplumsal güçler yeterince örgütlenmezse, barış karşıtları çok daha küçük ama örgütlü güçlerle kamuoyunda etkili olabilir. Bu nedenle bugün yapılması gereken en önemli şeylerden biri;
Barışın seyircisini değil, toplumsal öznesini yaratmaktır.
Eğer bir Türk işçi, Kürt işçiye yönelik saldırıya karşı ses çıkarmıyorsa, “halkların kardeşliği” yara alır.
Eğer feminist hareket Kürt kadınların yaşadığı ulusal baskıyı ve ırkçı şiddeti kendi mücadelesinin temel bir bileşenine dönüştüremiyorsa, kadın dayanışması eksik kalır.
Eğer sendikalar milliyetçiliği işçi sınıfının ortak mücadelesini bölen bir sorun olarak ele almıyorsa, sınıfın birliği yalnızca genel bir temenni olur.
Bu nedenle şovenizmle mücadele, Barışın gerçekleşmesinin koşullarından biridir.
Türkiye’de “halkların kardeşliği” fikrinin gerçek olması için Türkiye toplumunun ve özellikle Türk emekçilerin aktif bir politik sorumluluk üstlenmesi, Kürt halkıyla dost bir sınıf hareketinin oluşması gerekir.
Kürtlerin eşit yurttaşlık talebini desteklemek yalnızca “Kürt meselesiyle dayanışmak” değil, aynı zamanda Türkiye’de demokratik bir toplumun kurulması için mücadele etmektir.
İşçi sınıfı içinde milliyetçiliğin etkisini nasıl kıracağız? Sorusunun cevabını hep birlikte aramak, ırkçılık ve cinsiyetçilik karşıtı demokratik bir sınıf siyasetini en yerelden, fabrikadan, köyden, sokaktan itibaren inşa etmek gerekir.
Türkiye kadın hareketi, milliyetçilik ve militarizmin, erkek egemenliğini güçlendiren bir toplumsal düzen yarattığını daha görünür kılarak; şovenizme karşı ideolojik mücadeleyi sürekli kılarak barışın toplumsal düzeyde inşasında önemli bir rol oynama kapasitesine sahiptir. Bu mücadelenin yıllardır engellenemeyen bir sürekliliği olmakla beraber bugün daha sistematik, daha somut ve daha yaygın şekilde yürütülmeye ihtiyaç duymaktadır.
Kürt kadınların, göçmen kadınların, mevsimlik işçi kadınların ve yoksul kadınların deneyimlerini feminist siyasetin merkezine daha fazla taşımanın yollarını açmak bugün çok daha fazla ihtiyaç.
Bu çerçevede;
* Her düzeyde yerel örgütlenmeler güçlendirilebilir. Barış ve yerel eşitlik meclislerinin temel talepler etrafında kurulması bu konuda anlamlı bir zemin yaratabilir.
* Mevsimlik tarım işçileri için ortak dayanışma ve izleme ağları kurulabilir.
*Irkçılık karşıtı ortak kampanyalar örgütlenebilir
* Irkçı saldırılara ve provokasyonlara karşı hep birlikte, hızlı ve güçlü protestolar örgütlenebilir.
* Ortak temel mücadele programı etrafında güçlü bir demokrasi ittifakı kurulabilir (faşizme, ırkçılığa, milliyetçiliğe, militarizme, cinsiyetçiliğe, emeğin sömürüsüne ve doğanın talanına karşı; eşit yurttaşlık, ayrımcılıkla mücadele, yerinden ve yerelden demokratik yönetim, kadın özgürlüğü, ekonomide adalet, emeğin hakları, yoksullukla mücadele, ifade ve örgütlenme özgürlüğü… başlıklarında ortaklaşılabilir)
Birbirimize önerebileceğimiz ve birbirimizi güçlendirerek emekten, barıştan, demokrasiden yana bir toplumsal dönüşüm yaratabileceğimiz adımları birlikte atabiliriz. Barışın ancak hayatın bütün alanlarına girerek kalıcılaşmasını sağlanabiliriz.
Barış, yalnızca bir siyasal tercih değil; eşit, özgür ve insanca bir yaşamın zorunlu koşuludur.

