Kadınlar katledilse de kurdukları söz, örgütledikleri yaşam ve açtıkları yol ortadan kaldırılamaz.
Kürt kadınlara yönelik saldırılar, sadece kişilere yönelmiş bireysel saldırılar değil, kadın öncülüğünü hedef alan sistematik bir siyasal stratejidir.
Kürt Özgür Kadın Hareketi’nin öncülerinden Sakine Cansız (Sara), Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in 9 Ocak 2013 tarihinde Paris’te; Sêvê Demir, Pakize Nayır ve Fatma Uyar’ın 5 Ocak 2016 tarihinde Sîlopiya’da ve Emine Kara’nın (Evîn Goyî) 23 Aralık 2022 tarihinde yine Paris’te katledilmeleri, farklı dönemlerde, farklı koşullarda ama aynı politik mantığın ve stratejinin sonucu olarak gerçekleşti.
Bu üç katliam, Kürt sorununun gelişim süreçlerinin kritik kırılma anlarına denk gelir ve her biri, kadınların yalnızca mücadeleye katılan aktörler değil, toplumsal dönüşümün kurucuları, öncüleri hâline geldiği zaman dilimlerinde gerçekleşti. Bu nedenle hedef alınan yalnızca bireysel yaşamlar değil; kadınların taşıdığı tarihsel hafıza, mücadele deneyimi, örgütleyici güç ve gelecek tahayyülüdür.
Devlet merkezli, militarist ve erkek egemen siyasal sistemler açısından kadın özgürlük mücadelesi çift yönlü bir tehdit oluşturur. Birincisi, kadınlar bu mücadelede iktidar ilişkilerini sorgulayan ideolojik bir hat kurar. İkincisi ise bu hattı gündelik hayata, örgütlenmeye ve toplumsal yeniden üretim alanlarına taşırlar. Toplumda yeni bir yaşamı inşaya dönüştürürler. Bu yüzden de sistem için büyük bir tehdit ve tehlike olarak görülürler. Dolayısıyla bu devrimci kadınlara yönelik saldırı ve katliamlar sadece bastırmayı içermez; aynı zamanda mücadelenin devamlılığının önünü alma amaçlıdır. Kadın özgürlük mücadelesinin gelişim seyrine karşı ani, reaktif bir saldırı değil, oldukça planlı ve stratejik amaç güder. Ve en nihayetinde de geçici bir saldırı süreci değil, sürekliliği ifade eder.
Yani bu devrimci kadınların katledilmesi burada bir “cezalandırma” değil; geleceği kurabilecek öncü gücün, öncülerin ortadan kaldırılması anlamına gelir. Çünkü Kürt kadın hareketinin şu özgünlüğü net bir şekilde kapitalist modernite sistemi tarafından anlaşılmıştır: Özgür Kürt Hareketi silahlı ya da siyasal mücadeleyi aşmış, artık yeni bir toplumsallık ortaya çıkarmıştır. Bu da ulus-devletin ve erkek egemen düzenin sınırlarını zorlayan, tehdit eden bir durumdur. Kapitalist modernitenin en çok ürktüğü şey de budur. Zira yeni bir yaşam, yeni bir toplumsallık, yeni bir zihniyet, yeni bir gelecek vardır bunda.
Evet, 9 Ocak 2013’te Paris’te Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katledilmesine de buradan bakmak önemlidir. Onların hedef alınarak katledilmeleri, Türkiye’de “çözüm süreci” olarak adlandırılan dönemin başladığı bir aşamada gerçekleşti. Daha ilk adım bile atılmamışken gerçekleşti. Dolayısıyla bu katliamın siyasal karakterini ve nasıl bir stratejiye hizmet ettiğini açığa çıkarır. Çünkü özellikle Sakine Cansız, yalnızca Özgürlük Hareketi’nin kurucularından ve öncülerinden değil, Özgür Kürt Kadın Hareketi’nin mücadele yolculuğunun da tarihsel belleğiydi. Yaşamı, işkenceye karşı direnişi, örgütlenme pratiği ve ideolojik kararlılığı, kadınların mücadeledeki yerini simgesel olmaktan çıkarıp kurucu bir konuma taşımıştı. Bu nedenle Paris’te, Avrupa’nın merkezinde, “demokrasi ve insan hakları” ile övünülen bir yerde katledilmesi bir tür uluslararası siyasal mesaj niteliği taşıdı. Sadece siyasal bir mesaj da değil; Özgürlük Hareketi’ne ve Özgür Kürt Kadın Hareketi’ne yönelik ideolojik bir saldırı mesajı oldu özünde. Fidan Doğan’ın özgürlük mücadelesinin uluslararası alanda bilinir ve kabul görür bir duruma gelmesindeki rolü, yine Leyla Şaylemez’in geleceğin öncüleri olan gençlerin en canlı dinamiklerinden biri olması da bunu gösterir ve esasında nasıl komple bir saldırı konsepti içerdiğini ifade eder. Öz itibarıyla Sakinelerin katledilmesi, kadınların çözüm ve barış sürecinde oynayacağı öncülük rol ve misyonunu tasfiye etmeye yönelik bir adım oldu. Zira kadınlar barış ve çözümü sadece silahların susması olarak ele almayıp toplumsal değişim ve dönüşüm olarak ele alıyor.
‘Çöktürme’ diyenlerin çöküşü
Sakinelerin katledilmesi, aslında Kürt halkının özgürlük mücadelesine yönelik adım adım nasıl bir konseptin devreye sokulacağının da işareti olur adeta. Bunun en önemli yansımalarından biri, tarihler 5 Ocak 2016’yı gösterdiğinde yaşanır. Kürt halkının kendi varlığını koruma direnişleri sürecinde bu kez Sîlopiya’da üç kadın katledilir. Artık “çözüm süreci” sonlandırılmış, imha ve yok etme konseptinin devreye girdiğinin işaretidir bu. “Çöktürme” konsepti devrededir artık. “Çöktürmenin” hedefi de önce kadınlar olur. Tarihsel katliam geleneği “önce kadınları vurun” bir kez daha kendini gösterir. Sêvê Demir, Pakize Nayır ve Leyla Uyar’ın hedef alınması tam da bunun içindir. Kadın örgütlenmesinin ve toplumsal inşadaki aktifliğinin önünü almak içindir. Direniş toplumsallaşmıştır çünkü. Onlar mahallelerde yaşamı örgütleyenler, saldırılara karşı ortaklaşma ve dayanışma ağlarını kolektif ruhla örgütleyen, siyaseti günlük yaşamın içine taşıyanlardı. Hedef alınmaları da bundan dolayı olur. Sêvêlerin katledilmesiyle kadınların bu rol ve misyonları ortadan kaldırılmak istenir. Kadınların yaşamın, örgütlülüğün, direnişin tüm alanlarından çekilmeleri mesajı verilir. Yaşamın faşizan zihniyete bırakılması gerektiğinin işareti verilir. Ancak istenen sonuç çıkmaz. Direniş, kararlılık, kadın iradesinin halklaşması “çöktürme” planı diye ortaya çıkanları çöktürür. Çöktürmeye kalkanlar çöküşü esasında yaşar. “Diz çökmeyenler” ile “son ne olursa olsun muhteşem olacak” diyenler arasında bir köprü kurulur sonuçta.
Bir kez daha Paris
Kadın özgürlük mücadelesi geliştikçe, özgürlük mücadelesinin de büyümesi kadınları yine hedef hâline getirir. Bu kez yer yine Paris’tir. 23 Aralık 2022 tarihinde bu kez Evîn Goyî katledilir Paris’te. 2013’te yine Paris’te başlayan katliam hattının, siyasetinin, konseptinin devamı niteliğindedir. Bu kez hedef, diasporada yürütülen siyasal ve toplumsal çalışmalarda yer alan bir devrimci kadın olur. Peki neden Paris, neden Avrupa? Çünkü bu dönem hem özgürlük hareketinin hem de Kürt kadın hareketinin uluslararası alanda daha görünür olduğu bir dönemdir. Rojava deneyiminin, orada gerçekleşen “kadın devrimi”nin küresel çapta tartışıldığı bir süreçtir. Kadınlar artık yalnızca yerel ya da bölgesel değil, uluslararası bir siyasal öncü hâline gelmiştir. Yani Evîn Goyî’nin katledilmesi ile verilen en önemli mesaj, Özgür Kürt Kadın Hareketi’nin ulusötesi karakterinin, özünün bastırılmak istenmesidir.
Ancak tüm bu devrimci kadınların katledilmesine rağmen Kürt kadınlarının özgürlük mücadelesi hiç duraksamadı. Değişmeyen bu oldu. Ama değişmeyen bir şey daha vardı. O da devrimci kadınlara yönelik bu katliamların gerçek faillerinin ortaya çıkarılmamasıydı. Hep dile getirilen “cezasızlık” burada devredeydi. Bu cezasızlık da sadece hukuki değil, siyasal bir tercih ve ideolojik bir yaklaşımın sonucu olarak devreye girdi. Sonuç itibarıyla değişmeyen şey, aynı şekilde kadın direnişindeki süreklilik oldu. Bu katliamlar Kürt kadınlarını geri çekmemiş; aksine mücadeleyi daha görünür ve kolektif hâle getirmiştir. Sakine, Sêvê, Evînler kadın özgürlük mücadelesinin hafızasını güçlendirdi. Özgür kadına ve özgür topluma düşmanlık yapan zihniyet, onlar şahsında tarihî yenilgilerinden birini daha aldı. Bugün bu gerçeklik daha diri: Kadınlar katledilse de kurdukları söz, örgütledikleri yaşam ve açtıkları yol ortadan kaldırılamaz.
