“Kaldırım taşlarının altında kumsal var” (Sous les pavés, la plage!)
Devrimci gençlik rüzgârının dünyayı etkilediği 1968’de Paris’te gerçekleşen öğrenci olayları ve işçi grevleri sırasında ortaya çıkmış ünlü bir söz. Sokaklarda polisle çatışan öğrenciler barikat kurmak ve direnmek için sokaktaki kaldırım taşlarını söktüklerinde, taşların altındaki kumları fark etmeleriyle ortaya çıkmış.
Şehirlerin, betona ve otoriteye boğulmuş gri ve baskıcı düzeninin altında daha doğal, özgür ve güzel bir yaşam umudunun yattığını ifade etmek için o günlerde eylemlerde kullanılmaya başlanmış.
Ne yazık ki bu sözü yeni duydum…
Oysa ne kadar da mümkün, ne kadar da doğru bir söz. Bugünlerde canımıza okuyan, doğal yaşamı yok eden, eskiden “sadece” gölgesini satamadığı ağacı kesen ama şimdilerde ağacın toprağını da satan bir sistem için en söylenebilecek söz olsa gerek. Evet, bunca kirli bir düzenin altında hâlâ yaşanabilir ve mümkün bir dünya var. Ama bunun için biraz cesaret, biraz da fazlaca kaybettirilmeye çalışılan umuda ihtiyacımız var.
Balkan halklarının kültüründe- hani şu popüler kültürün de çok sık resmettiği bir görsel- bir olay var. Görselde, bir ağacın etrafında el ele tutuşmuş kadınlar görünüyor. İlk bakışta anlamsız gelen bu ritüele göre, amaç “Ağacı bahara cesaretlendirmek”, yeniden çiçek açacağına onu inandırmak.
Hepimiz biraz böyleyiz bu aralar. Onca ormanları yakılmış, suları kirletilmiş, havası zehirlenmiş, dağları delik deşik edilmiş, ovaları satılmış ve ağaçları kesilmiş tüm halklar gibi biraz öfkeli birazdan çok da yorgunuz! Çünkü faşizmin her türlüsü ile mücadele etmek kolay olmasa gerek.
Bu yüzden tarih, halkların direnme gücü ve faşizmin saldırıları arasında gidip gelse de en nihayetinde tarihe direnenlerin adı yazılıyor. Dünyanın milyon yıllık yazılan ve yazdırılmayan tarihi içinde döngü hep böyledir. Bu, insan odaklı bir okuma ve anlatıdır. İnsandan daha “değerli” bir şey olmayacağına göre de normal bir bakış açısı!
Herhangi bir tarih anlatısında milyonlarca insanın öldüğü savaşlarda doğanın yaşadığı sömürü, işgal ve talan büyük harflerle yazılmaz örneğin. Herhangi bir halkın yaşadığı herhangi bir coğrafyaya yönelik saldırı olarak anlatılır ama aslında her şey bir avuç toprak bir “parça vatan için” olsa da oradaki toprak insan olarak kabul edilir. Dürüst olmak gerekirse öyleydi, hâlâ da öyle.
İsterse ele geçirmek için, isterse birlikte yaşamak, isterse de yeniden kendin olanı geri alabilmek için. Ama tam da her şey toprak için/di aslında…
Kutsal olan salt “toprak” değil elbette, onun bir aidiyet, bir tarih, bir kimlik olarak da anlam kazanması ya da bizlerin anlam biçmesidir onu kutsal kılan. Onun için ölür onun için yaşarız çoğu zaman. Bir onurdur da aynı zamanda, belki Jean-Jacques Rousseau “etrafını çitle çevirmeyi” özel mülkiyetin başlangıcı olarak sayabilir ama halkların tarihi bu olmasa gerek.
Toplumsal, sosyolojik ve politik birçok tanım yapılabilir elbette ama özcesi halkların “kendi” topraklarında özgür yaşama istemi ve mücadelesidir bütün olay. Belki de kendi ülkemizde özgürce şarkı söyleyip, halaylar çekip, “sınırsız” dolaşabilseydik başka tanımlar da yapabilirdik.
Ama öyle olmadı, yüzyıllardır kendimizi ait hissettiğimiz topraklar sürekli bir soykırım ve saldırı tehdidi altında/ydı. Ve yeryüzünde bize cehennemi yaşatanlar, ait olduğumuz coğrafyanın her şeyine de düşman/dı. Yüz yıllık bir barbarlık geleneğidir; işgal ettiğiniz ülkelerin ve halkların tarihini de, toprağını da, doğasını da yok edersiniz ki bir daha kendilerini ait hissedip size “isyan” edecekleri bir şeyleri olmasın…
Öyle de yaptılar!
Ama dünyanın her yerinde bekledikleri gibi olmadı. Halklar, ülkeleri gördükleri “bir avuç toprak” için gözünü kırpmadan canını verdi. Öyle oldu bizde de!
“Doğru, seni çok seviyorum ama başka bir sevgim daha var; o da Kürdistan sevgisi. Kürdistan için neden bu sevgime son verdiğimi anlayacağını umut ediyorum” diyor son mektubunda. Onun için sadece adı yasaklı, mitolojik bir anlatı değildi Kürdistan. Dêrsim’di, Kobanê’ydi, Sinê’ydi, Hewler’di… Halkının yaşadığı ve ait olduğu her yerdi.
Sevmeyi bilmeyen, sevdiği özgür yaşasın diye ölümü göze almanın; özlemi bilmeyen, sevdiklerini bir daha görememek pahasına dağları aşmanın; yaşamı bilmeyen, yaşamı uğruna ölecek kadar sevmenin, onuru bilmeyen, onuru için darağaçlarını göze almanın; hasreti bilmeyen, bir fotoğrafa milyon kere bakıp milyon kere bağrına basmanın; aşkı bilmeyen, ülkesi için sevdiğini arkasında bırakmanın ne demek olduğunu bilemez!
Ülkesi için, ülkesi için, ülkesi için ve yine ülkesi için…
“Savaş sadece zaferle kazanılmaz”dı artık sevgilim! Elbette, kesin ve mutlak bir barışa da ihtiyacımız var/dı. Bunun onurlu olabilmesi için de mümkün olduğunca bütüncül olmasına. Bir yüzleşme ve hesaplaşma, iyileştiremeyebilir belki yaralarımızı ama illaki ve illaki yakınlaştırır acılarımızı! Bir kez de oradan bakarız, savaşın ne kadar kötü olduğuna ve belki bu sefer herkes en az bizim kadar ister, bir daha kimsenin canının yanmamasını…
Ve yine bu onurlu barışın bir parçası bu halkın toprağına, suyuna, dağına olan düşmanlığın da bitirilmesi. Elbette mesele sadece “Kürdün dağı” değil, Türkiyeli halkların bütün yaşam alanları da gasp edilmiş durumda. Ve onurlu bir barış istenirken, kesinlikle ve kesinlikle yaşanabilir bir Türkiye de isteniyor…
Ve mesele bu halkla barışmak ise, önce savaş mızraklarını bırakmak gerek. Her yere maden sahası açmak, bütün sulara baraj kurmak, bir gün Gabar’da, bir gün Bismil’de talanı “müjde”lemek çok da barışçıl durmuyor mesela! Sürdürülebilir ekolojik bir yaşama ise hiç hiç benzemiyor!
Mümkün mü peki onurlu bir barışın parçası olarak ekolojik bir barış? Hem de hiç olmadığı kadar… Yüzyıllardır sömürge gözü ile bakılarak talan edilen coğrafyanın, bir halkın yaşam alanı olduğunun kabul edilmesi ile pekâlâ mümkün. Aksi doğasını, toprağını, yaşam alanını yok ettiğiniz, göz koyduğunuz hiçbir halkın sizinle mümkün bir barış zemininde mutlu olmasını ve kabul etmesini bekleyemezsiniz. Hele bu bir karış toprağı için bile en sevdiklerini veren bir halk ise…
Nasıl ki; entegrasyon bir strateji olup, asimilasyon değilse; barış yeni bir mücadele zemini olup teslimiyet değilse; anayasal değişiklik bir zorunluluk olup tercih değilse; eşit yurttaşlık bir hak olup lütuf değilse; ana dil temel bir insan hakkı olup seçmeli değilse; ekolojik bir barış da bu süreç için bir temenni ya da istek değil, tam da onurlu bir barışın en temel parçası.
Cesaret sadece biraz cesaret, savaşırken değil barışırken de cesaret! Yorucu ve uzun bir yol olabilir betonlaşmış kalıpları yıkmak, ön yargıları parçalamak ama halkların haklardan başka seçeneği yok! Ancak birlikte yıkabiliriz bu kötücül düzeni ve ancak birlikte çıkarabiliriz kaldırımın altına “gömdükleri” GÜZELLİKLERİ…

