Bugün Kürdistan’da geleceğin nasıl kurulacağına uzanan pek çok tartışma yürütülüyor. Bu arayış yeni bir mesele değil; Kürt Özgürlük Hareketi ahlaki–politik bir toplum inşa etmek için yıllardır kendi içinde zaten mücadele ediyor. Bizim talebimiz hiçbir zaman yalnızca varlığımızın tanınmasıyla sınırlı olmadı. Onurlu bir barış, ölüye saygı, demokrasi, kadın özgürlüğü ve doğanın özgürlüğü de bu mücadelenin parçasıydı
Kürdistan’da ekolojik yıkımın nedenlerini, hangi politikalarla derinleştiğini ve yaşamı nasıl kuşattığını uzun zamandır tartışıyoruz. Bu konuda çok sayıda yazı kaleme alındı, araştırmalar yapıldı, tezler hazırlandı; yaşanan yıkımın farklı boyutları defalarca ortaya konuldu. Ben de bu tartışmalara farklı zamanlarda yazdıklarımla dahil oldum. Bugün aynı şeyleri yeniden yazmaktansa, ekolojik yıkım karşısında gelişen mücadelelerin bize ne söylediği ve önümüzde nasıl bir mücadele ihtiyacı olduğu üzerine düşünmek istiyorum.
Peki, neden bugün birlikte nasıl bir yol açabileceğimizi konuşmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz? Saldırılar giderek artıyor; yaşamın her alanı kuşatılıyor. Doğa geri dönüşü olmayacak bir şekilde talana açılıyor. Peki, kim bu yok edenler? Gözü dönmüş sermaye mi, onunla kol kola yürüyen iktidar mı, şirketlerin çıkarları söz konusu olduğunda hukuku bile buna göre işleten yargı mı? Yoksa bütün bunların ötesinde, yaşamı kârdan ibaret gören bu düzenin kendisi mi? Sürekli üç beş gözü doymaz şirketten ya da kişilerden söz ediyoruz. Dolayısıyla birkaç şirketi ya da kişiye takılı kalmak yıkımın arkasındaki asıl ilişkileri gözden kaçırmak anlamına geliyor. Mesele, yalnızca kimin doğayı talan ettiğini değil, bu talanı mümkün kılan ve sürekli yeniden üreten düzeni sorgulamak. Çünkü doğayı sermayenin çıkarlarından bağımsız düşünmeden, yaşamı kârın belirleyiciliğinden kurtarmadan bu yıkımla gerçek anlamda hesaplaşmak mümkün görünmüyor.
Ekoloji mücadelesini konuşmalıyız, daha fazla konuşmalıyız. Çünkü ekoloji, yaşamın dışında duran bir mesele değil; nasıl geçindiğimizden nasıl beslendiğimize, emeğimizden sağlığımıza, yaşadığımız toprakla kurduğumuz bağdan geleceğimizi nasıl kuracağımıza kadar hayatın tam içinde. Yıkımın karşısında duracak, toprağımızı, ormanlarımızı, meralarımızı savunacak; sermayeye ve savaşa karşı yaşam alanlarımızı koruyacağız. Bununla birlikte, yaşamı bu denli tahrip eden nedenleri de sorgulayacak, ekolojik kırıma karşı ekolojik yaşamı savunacağız.
Bugün Kürdistan’da geleceğin nasıl kurulacağına uzanan pek çok tartışma yürütülüyor. Bu arayış yeni bir mesele değil; Kürt Özgürlük Hareketi ahlaki–politik bir toplum inşa etmek için yıllardır kendi içinde zaten mücadele ediyor. Bizim talebimiz hiçbir zaman yalnızca varlığımızın tanınmasıyla sınırlı olmadı. Onurlu bir barış, ölüye saygı, demokrasi, kadın özgürlüğü ve doğanın özgürlüğü de bu mücadelenin parçasıydı. Tüm saldırıların karşısında bu başlıkların herhangi biri sonraya bırakılamayacak kadar mühim ve hayati. Çünkü geleceği kurmaya dair sözümüz, yalnızca nasıl bir siyasal düzen istediğimiz kadar nasıl yaşayacağımızla da ilgili. Doğanın talan edildiği, yaşamın sermayenin çıkarlarına göre biçimlendirildiği, halkların ve cinslerin tahakküm altına alındığı ve sömürüldüğü bir gelecekte özgürlükten söz edemeyiz.
Türkiye’de ve Kürdistan’da ekoloji mücadelesi, geçmiş yıllara kıyasla daha görünür ve daha fazla insan tarafından anlaşılır bir noktaya geldi. JES’lere karşı Varto’da başlayan çadır direnişi, Diyadin’de altın madenine karşı gerçekleştirilen büyük miting, Akbelen’de yıllardır sürdürülen mücadele… Bugün neredeyse her bölgede doğa talanına karşı gelişen direnişler var. Eylemler düzenleniyor, platformlar ve dernekler kuruluyor, mücadele hem sokakta, alanlarda hem de hukuki zeminde sürdürülüyor. Bütün bunlar çok kıymetli ve gerekli. Ancak yalnızca karşımıza çıkan projelere karşı mücadele etmekle yetindiğimizde, sorunun kaynağına dokunmakta yetersiz kalıyoruz. Bugün iptal ettirdiğimiz bir proje, yarın başka bir yerde, başka bir isimle yeniden karşımıza çıkabiliyor. Bir yerde kazanılan mücadele, başka bir yerde yeni bir talan girişiminin önüne geçemeyebiliyor. Mesele tek tek projelerden ibaret değil; bu projeleri sürekli üreten bir sistemle karşı karşıyayız. Bu nedenle ekoloji mücadelesini yalnızca mevcut yıkıma karşı koymak üzerinden düşünemeyiz, aynı zamanda bu mücadeleleri birbirine bağlamaya, ortak bir mücadele zemini oluşturmaya ve yaşamı aynı hızla örmeye ihtiyacımız var. Ekoloji mücadelesinin kalıcı bir güç hâline gelmesi, savunduğumuz yaşamın nasıl sürdürülebileceğine dair somut yollar geliştirmemizle de mümkün olacak.
Kürdistan’da yürütülen komün çalışmaları bu amaç için karşılığını bulan bir yerde duruyor. İki yıllık süreç içerisinde birçok yerde komünler ve meclisler oluşturulmaya başlandı. Daha öncesinde de birçok komün, kooperatif gibi başarılı olan, devam eden ya da istenilen düzeyde olmayan örgütlenmeler söz konusu olmuştu. Bugün geçmiş deneyimleri yeniden değerlendirerek bu örgütlenmelerin imkânlarını ve sınırlarını anlamaya, eksik kalan yanlarını aşacak yeni yöntemler geliştirmeye çalışıyoruz. Bu komünler ekonomik üretimin yanında eğitim komünleri gibi kendini dönüştürmeye, birlikte öğrenmeye ve inşaya dönük çalışmalar olarak eş zamanlı yürütülüyor. Savunduğumuz değerlerin yalnızca sözde kalmaması gündelik yaşamın bir parçası haline geline gelmesi için de daha fazla örgütlenmeye ihtiyacımız var.
Bu arayışın somut karşılıklarını, halkın kendi emeği ve bilgisiyle yaşamı yeniden örgütlemeye çalıştığı yerel deneyimlerde görmek mümkün. Örneğin; Wan’ın Westan (Gevaş) ilçesinde Wan Ekoloji Derneği ve gönüllüler tarafından hayata geçirilen tarım komünü, savunma ile inşanın nasıl iç içe geçebileceğini gösteren somut deneyimlerden bir tanesi. Yerel tohumlarla, kimyasal gübre ve zirai ilaç kullanılmadan yürütülen üretim, kısa sürede 150’den fazla aileye ulaşmış. Köylerden toplanan tohumlar, kadınların kuşaktan kuşağa taşıdığı birikim, halkın emeği ve dayanışmasıyla kurulan bir üretim alanı. Burada bir yandan yerel tohumlar korunuyor, giderek unutulmaya yüz tutan gelenekler yeniden canlanıyor; diğer yandan üretimin kâr amacı olmadan, ortak ihtiyaçlar doğrultusunda örgütlenebileceği gösteriliyor.
Bu deneyimi önemli kılan, ekokırımın karşısında yalnızca itiraz geliştirmekle kalmayıp yaşamı yeniden örgütlemenin yollarını da araması. Çünkü bir yanda yaşam alanlarını savunmak için direnişler sürerken diğer yanda bu yaşamın nasıl sürdürülebileceğine dair somut adımlar atılıyor. Westan’daki tarım komünü, halkın kendi emeği, bilgisi ve imkânlarıyla bir araya gelerek neler yapabileceğini gösteriyor. Bu örnek ve pratik her yerde mümkün.
Ekoloji mücadelesinin anlamlı ve kalıcı bir güce dönüşmesi, neye karşı olduğumuz kadar neyi savunduğumuzu ve nasıl bir yaşam kurmak istediğimizi de açıklığa kavuşturmamıza bağlı. Bunun için ideolojik bir netliğe, ortak ilkelere ve bu ilkeleri hayata geçirecek bir örgütlenmeye ihtiyacımız var. Yerel yönetimlerden siyasi kurumlara, meslek örgütlerinden akademilere ve ekoloji mücadelesi yürüten örgütlere kadar bütün yapıların bu sorumluluğu üstlenmesi gerekiyor. Akademi, bilgisini halkın ihtiyaçları ve yerel deneyimlerle buluşturmalı; yerel yönetimler doğayı tahrip eden projelerin karşısında durmanın yanı sıra ekolojik yaşamın kurulmasını da desteklemeli ve bu konuda öncülük etmeli. Ekoloji mücadelesi yürütenler ise direnişleri ortak ilkeler etrafında buluşturmanın, mücadele deneyimlerini paylaşmanın ve savunulan yaşamı kurmaya yönelik adımlar geliştirmenin yollarını aramalı. Ekolojik mücadele, yalnızca belirli projeleri engellemekle sınırlı kaldığında yıkımı üreten ilişkiler varlığını sürdürür. Bu nedenle her kurumun, her toplumsal yapının ve her bireyin kendi bulunduğu yerde sorumluluk alması; bilgisini, emeğini ve imkânlarını ortaklaştırması gerekiyor. Savunduğumuz yaşamı geleceğe ertelenmiş bir hedef olarak değil, bugünden örgütlememiz gereken ortak bir sorumluluk olarak ele almalıyız.

