Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Barışı Konuşurken Kadınların Sesini Duymak!

Ayla Akat Ata Ayla Akat Ata
16 Ağustos 2026
Yazı
0
Barışı Konuşurken Kadınların Sesini Duymak!
0
SHARES
21
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Kadınlar açısından tek ve homojen bir kategori söz konusu değildir. Çatışmadan etkilenmiş kadınlar, yerel kadın örgütleri, genç kadınlar ve farklı toplumsal kesimlerden kadınların farklı deneyimleri vardır. Hazırlanacak plan bu çoğulluğu güvence altına almalıdır. Kadınların yalnızca kaç toplantıya katıldığı değil, önerilerinin ne kadarının kararlara yansıdığı ölçülmelidir ve ortaya konulan her hedefin sorumlu kurumu, takvimi, kaynağı ve ölçülebilir göstergesi olmalıdır

Türkiye, 1 Ekim 2024’ten bu yana tarihsel bir sürecin içinden geçiyor.

TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında gerçekleşen bir tokalaşmayla başlayan, kısa süre sonra yapılan siyasi çağrılarla devam eden; İmralı görüşmeleri, 27 Şubat 2025’te Sayın Abdullah Öcalan tarafından yapılan Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı, 12 Mayıs’ta PKK’nin fesih ve silah bırakma kararını açıklaması, 11 Temmuz’da Süleymaniye’de gerçekleşen sembolik silah yakma töreni, 5 Ağustos 2025’te TBMM’de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, Komisyon’un çalışmaları ve 18 Şubat 2026’da kabul ettiği raporun ardından 10 Ağustos 2026’da yasalaşan düzenlemeyle yeni bir aşamaya ulaşan bir süreçten söz ediyoruz.

Bu sürecin tarihsel anlamı üzerine çok şey söylendi. Ancak şimdi başka bir soruyu sormanın zamanı geldi: Bu tarihsel sürecin neresinde kadınlar var?

10 Ağustos 2026’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yalnızca bir yasa kabul edilmedi; Türkiye’nin yeni bir barış ve toplumsal bütünleşme dönemine nasıl gireceği de tartışmaya açıldı. Bu tarihsel ana dair en temel eksiklik şuydu: Barışı konuşuyorduk, ama kadınların sesi bu konuşmanın kurucu unsuru değildi. Yasanın geneli üzerine yapılan konuşmalarda kadın sesi duyulmadı. Oysa barış, yalnızca devletlerin, partilerin ve erkek egemen siyasi aktörlerin kurduğu bir denge değildir. Barış, toplumun tamamını yeniden kuran bir süreçtir. Ve parlamentodaki temsil oranı ne olursa olsun, toplumun yarısı olan kadınlar olmadan barışın toplumsal inşası mümkün değildir.

Kabul edilen çerçeve yasa ile yıllardır silahlı çatışmanın gündemi belirlediği bir alanda, silahların bırakılması ve çatışmasızlığın kalıcılaştırılması yönünde önemli bir zemin ortaya çıktı. Fakat silahların susması, tek başına barış değildir. Silahların susması, barışın kurulabilmesi için açılan alandır. Asıl mesele, şimdi bu alanın nasıl doldurulacağıdır. Bu yeni dönemin toplumsal kuruluşunda kimlerin söz sahibi olacağıdır.

İşte kadınlar şimdi konuşmalı; örgütlenerek sürece müdahil olmalıdır.

Meclis’te gerçekleşen yüksek katılımlı oylama bize parlamentonun bu sürece verdiği önemi gösterdi. Resmî açık oylama kaydında 563 oy kaydı bulunurken iki mükerrer kayıt nedeniyle 561 benzersiz oy kullanıldığı tutanak altına alındı. 592 milletvekili üzerinden hesaplandığında bu yaklaşık yüzde 94,8’lik bir katılıma karşılık geliyor ve olağanüstü yüksek bir parlamenter katılımını ortaya koyuyor.

Fakat tam da bu nedenle başka bir soru sormamız gerekiyor: Meclis’in neredeyse tamamı karar vermek üzere salondayken, kadınların bu tarihsel kararın anlamını ve yönünü belirleyen siyasi tartışmadaki ağırlığı neydi? Bu soruyu sormak kadınları sayısal bir kategoriye indirgemek değildir. Tam tersine, kadınların parlamentoda bulunması ile kadınların ‘anlamlı siyasi katılımı’ arasındaki farkı görünür kılmaktır. Çünkü kadınların süreçte bulunması ile süreci şekillendirmesi aynı şey değildir.

Eski bir parlamenter olarak rahatlıkla ifade edebilirim ki; bir kadın milletvekili salonda olabilir, oy kullanabilir, komisyonlarda yer alabilir, maddeler üzerinde söz alabilir. Bütün bunlar kuşkusuz önemlidir. Ancak bunların hiçbiri tek başına, kadınların barışın siyasi çerçevesinin belirlenmesinde eşit söz sahibi olduğunu göstermeye yetmez. Asıl mesele; kadınların gündemi belirleyip belirleyemediği, müzakerenin yönünü etkileyip etkileyemediği, kendi önceliklerini karar mekanizmalarına taşıyıp taşıyamadığı, alınan kararları değiştirebilecek bir siyasi güce sahip olup olmadığı ve kararların uygulanmasını denetleyip denetleyemediği ile ilgilidir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2000 yılında kabul ettiği 1325 sayılı karar, tam da bu nedenle tarihsel önem taşır. Karar, kadınların çatışmaların önlenmesi ve çözümünde, barış müzakerelerinde, barışın inşasında, barışın korunmasında ve çatışma sonrası yeniden yapılanmada eşit katılımını ve tam olarak dâhil edilmesini vurgular. Bugün Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin temel kavramlarından biri olan “anlamlı katılım” buradan doğar.

Anlamlı katılım, siyasi iktidarın sıklıkla yaptığı gibi bir toplantıya kadın davet etmek değildir. Bir fotoğrafta kadınların görünmesi değildir. Bir kurulda kadına da yer vermek değildir. Anlamlı katılım; gündemi belirlemek, söz söylemek, müzakere etmek, karar vermek, uygulamayı izlemek ve gerektiğinde bir kararı değiştirebilmek demektir. Bu nedenle bugün sormamız gereken soru yalnızca: “Kadınlar süreçte var mı?” olmamalıdır. Asıl cevap aranacak soru: “Kadınların süreç üzerinde gerçek bir etkisi var mı?” olmalıdır.

Kadınların barış süreçlerine katılımını savunurken kadınların “doğaları gereği daha barışçıl” oldukları gibi romantik veya özcü bir varsayıma dayanmak da doğru değildir. Mesele cinsiyetlere doğuştan özellikler atfetmek değildir. Mesele deneyim, temsil ve demokratik meşruiyettir. Çatışma süreçleri toplumun tamamını etkiler; fakat herkesi aynı biçimde etkilemez. Kadınlar çatışma dönemlerinde farklı ekonomik, sosyal ve fiziksel sonuçlarla karşılaşabilir. Yerinden edilme, yoksulluk, bakım yükü, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kayıplar ve parçalanmış aile ilişkileri kadınların yaşamında uzun süreli etkiler bıraktığı gibi mücadele ile açığa çıkan bir deneyimi de beraberinde getirir. Dolayısıyla kadınların barış masasına taşıdığı meseleler yalnızca “kadın sorunları” değildir. Aynı zamanda barışın gündelik hayatta ne anlama geldiğini taşırlar. Barışın yalnızca silahların susması olmadığını hatırlatırlar. Çünkü barış; güvenliktir, adalettir, hakikattir, hafızadır, yerinden edilenlerin yaşamını yeniden kurabilmesidir, çocukların geleceğe korkmadan bakabilmesidir.

UN Women verilerine baktığımızda da, kadınların arabuluculuk ve barış süreçlerine katılımının, toplumun daha geniş ve farklı kesimlerinin sürece dâhil olmasını, sürecin meşruiyetini ve toplumsallaşmasını güçlendirebildiğinin vurgulandığını görüyoruz. Kadınların dışarıda bırakıldığı süreçlerde ise kadınların ve dezavantajlı grupların ihtiyaçlarının barış anlaşmalarına ve çatışma sonrası planlamaya yeterince yansımadığına dikkat çekiliyor. Dolayısıyla kadınların katılımının yalnızca bir temsil adaleti meselesi olmadığı; barışın niteliği ve sürdürülebilirliği meselesi olduğunun altı çiziliyor.

Dünyanın farklı bölgelerindeki barış süreçleri ise, bize bu konuda önemli bir deneyim biriktirdiğimizi gösteriyor. Kolombiya’dan Filipinler’e, Kuzey İrlanda’dan Afrika’nın farklı ülkelerine kadar farklı modellerde kadınların müzakere ve barışın uygulanması süreçlerine dâhil edilmesinin, geleneksel siyasi aktörlerin dışında kalan toplumsal deneyimlerin de masaya taşınmasına imkân verdiğini görüyoruz.

UN Women’ın kadınların anlamlı katılımına ilişkin çalışmaları da farklı ülkelerden, Bosna-Hersek, Kolombiya, Kenya, Kosova, Gürcistan, Mozambik, Filipinler, Güney Sudan, Suriye ve Yemen gibi çok farklı bağlamlardan deneyimleri bir araya getiriyor. Tabii ki, bu deneyimlerin her biri kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir. Ancak çıkarılacak ortak bir ders de vardır: Kadınları masaya davet etmek yetmez; kadınların masanın nasıl kurulacağına dair söz sahibi olması ve etkili katılımı da gerekir. Çünkü kadınların katılımı yalnızca temsil sayısını artırdığında değil, müzakerenin gündemini ve sonuçlarını etkilediğinde anlamlı hâle gelir. Bu nedenle uluslararası yaklaşım da giderek kadınların yalnızca sayısal temsilinden ziyade doğrudan, eşit ve anlamlı katılımına odaklanmaktadır.

Bu noktada Türkiye’de yaşanan süreç açısından önemli bir kurumsal boşlukla karşı karşıyayız. Türkiye, Birleşmiş Milletler sisteminin ve 1325 sayılı kararın parçasıdır. Ancak Türkiye’nin bugüne kadar 1325’e ilişkin bir Ulusal Eylem Planı bulunmamaktadır.

Bu durum, Türkiye’de kadınların barış ve toplumsal bütünleşme alanında hiçbir deneyiminin olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine; Türkiye’deki kadınlar yıllardır barış, demokrasi, insan hakları, yerel yönetimler, toplumsal hafıza ve toplumsal bütünleşme alanlarında önemli bir deneyim biriktirdiler.

Ancak bu deneyim, bütün devlet kurumlarını kapsayan; sorumluları, hedefleri, kaynakları, göstergeleri ve izleme mekanizmaları belirlenmiş bir ulusal Kadın, Barış ve Güvenlik politikasına henüz dönüşmedi. Bu eksiklik bugün yalnızca geçmişe ilişkin bir eleştiri konusu değildir. Çünkü Türkiye yeni bir dönemin eşiğindedir ve tam da bu nedenle, geçmişte yapılmamış olanı bugün yapabilmek için tarihsel bir fırsat bulunmaktadır.

Bu noktada dikkat çekici bir başka gelişmenin de gözden kaçırılmaması gerekiyor. UN Women Türkiye’nin 2026–2030 Stratejik Notu, Türkiye’nin “barış ve güvenlik sorunlarının kesişiminde” bulunduğunu belirtiyor. Bölgesel dinamiklerin kadınların barış süreçlerindeki liderliğinin güçlendirilmesini gerektirdiğini ve kadınların karar alma mekanizmalarında yeterince temsil edilmediğini ifade ederek; kadınların barış ve güvenlik alanındaki liderliğinin güçlendirilmesini çalışma öncelikleri arasına alıyor.

Ancak burada önemli bir ayrım yapılması da gerekiyor: UN Women Türkiye’nin Stratejik Notu, Türkiye’nin 1325 Ulusal Eylem Planı değildir. Bu, BM Kadın Birimi’nin Türkiye’deki çalışmaları için hazırladığı stratejik yol haritasıdır. Fakat tam da bu nedenle dikkat çekicidir. Birleşmiş Milletler’in Türkiye’deki kendi stratejisi kadınların çatışma önleme, çözüm ve barış inşasındaki liderliğini güçlendirmeyi hedeflerken, Türkiye’nin kendi ulusal düzeyinde bu katılımı kurumsallaştıran bir 1325 Eylem Planı bulunmamaktadır.

Ortada bir politika asimetrisi olduğu görülüyor. Uluslararası norm var. UN Women’ın Türkiye’ye ilişkin stratejik hedefi var. Türkiye’deki kadınların mücadele deneyimi var. Ama bütün bunları birbirine bağlayan ulusal bir uygulama çerçevesi yok. İşte bu boşluk artık doldurulmalıdır. Çünkü Çerçeve Yasa’nın kabulüyle birlikte yeni bir hukuki ve siyasi uygulama dönemi başlıyor ve burada çok önemli bir tercih yaparak tarihî bir adımın atılması için Türkiye Kadın Hareketi olarak hep birlikte çalışabiliriz.

1325 Eylem Planı’nı, süreç başladıktan sonra kadınlara ilişkin bir “ek politika belgesi” olarak hazırlayabiliriz ya da daha ileri bir adım olarak; 1325 Eylem Planı’nı, yeni barış ve toplumsal bütünleşme sürecinin kadınlar açısından nasıl kurulacağını belirleyen kurucu bir belge hâline getirebiliriz. İkinci seçeneğin çok daha etkili olacağı tartışmasızdır. Çünkü anlamlı katılım kendiliğinden ortaya çıkmaz. Kadınları sonradan sürece dâhil etmekle, sürecin kendisini kadınların eşit katılımını mümkün kılacak şekilde tasarlamak arasında büyük fark vardır. Eğer bir izleme kurulu oluşturulacaksa, kadınların yalnızca kurulda bulunması yetmez. Kurulun oluşumunda, görev ve yetkilerinin belirlenmesinde, izleme göstergelerinin hazırlanmasında, raporlama yönteminin oluşturulmasında da söz sahibi olmaları gerekir.

Kaldı ki, merkezi ya da yerel istişare mekanizmalarında kadın örgütlerinin görüşünün alınması da tek başına yeterli değildir. Onların görüşlerinin karara nasıl dönüştüğü izlenmelidir. Bir toplantıda yüz öneri alınabilir. Anlamlı bir katılımın ölçüsü “Kaç öneri karara dönüştü?” sorusuna verilecek cevapla ortaya çıkacaktır.

Bu nedenle artık “kadınlar da sürece dâhil edilsin” cümlesinin ötesine geçmek gerekiyor. Daha baştan şu soruya cevap aramalıyız: “Bu süreç kadınların eşit ve anlamlı katılımını mümkün kılacak şekilde nasıl tasarlanabilir?” Bu iki yaklaşım arasında temel bir fark vardır. Birincisi, mevcut sürece kadınları dâhil etmeye çalışır. İkincisi ise sürecin kendisini kadınların eşit ortaklığı üzerine kurar. Türkiye’nin ihtiyacı olan ikinci yaklaşımdır. Bu nedenle hazırlanacak ilk 1325 Ulusal Eylem Planı ile kadınların parlamentoda, müzakere mekanizmalarında, yürütme organlarında, yerel yapılarda ve izleme kurullarında hangi yetkiyle yer alacağı açıkça belirlenmelidir.

Kadınlar açısından tek ve homojen bir kategori söz konusu değildir. Çatışmadan etkilenmiş kadınlar, yerel kadın örgütleri, genç kadınlar ve farklı toplumsal kesimlerden kadınların farklı deneyimleri vardır. Hazırlanacak plan bu çoğulluğu güvence altına almalıdır. Kadınların yalnızca kaç toplantıya katıldığı değil, önerilerinin ne kadarının kararlara yansıdığı ölçülmelidir ve ortaya konulan her hedefin sorumlu kurumu, takvimi, kaynağı ve ölçülebilir göstergesi olmalıdır. Uygulamaya dair elde edilen bilgi düzenli olarak kamuoyuna yansıtılmalı ve TBMM’ye raporlanmalıdır. Böylece 1325, bir temenni olmaktan çıkıp ölçülebilir bir kamu politikasına dönüşebilecektir.

Bu noktada kullanılan dile de dikkat edilmesi önemlidir. 1325 Eylem Planı’nı “barış sürecinin kadın ayağı” olarak tarif etmek eksik bir ifade olacaktır. Çünkü kadınlar sürecin bir alt başlığı değildir. Kadınların eşit katılımı, sürecin demokratik meşruiyetinin ve toplumsal olarak sahiplenilmesinin en etkili unsurudur. Hazırlanacak 1325 Eylem Planı, Çerçeve Yasa’nın yanında yürüyen ayrı ve ikincil bir çalışma olmamalıdır. Çerçeve Yasa’nın uygulanmasından başlayarak; yasama faaliyetlerine, müzakere ve karar mekanizmalarına, yerel yapılara, toplumsal istişarelere, izleme ve denetim mekanizmalarına yatay olarak işleyen bir kadın katılım mimarisinin oluşturulması hedeflenmelidir. Başka bir ifadeyle: Kadınların katılımı sürece eklenmemeli; süreç kadınların eşit katılımını mümkün kılacak şekilde tasarlanmalıdır.

Böyle bir planın hazırlanması, siyasi iktidarın kaygılı yaklaşımı dikkate alındığında, Birleşmiş Milletler’in Türkiye’ye dışarıdan bir model dayatması anlamına gelmemektedir. Başta Kürt Kadın Hareketi olmak üzere, Türkiye Kadın Hareketi zaten yıllardır barış, demokrasi, insan hakları ve toplumsal bütünleşme alanlarında deneyim biriktirmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin ilk 1325 Eylem Planı, uluslararası belgelerin Türkiye’ye tercüme edildiği bir metin olmamalıdır. Türkiye’deki kadınların deneyiminden, bugünkü barış ihtiyacından ve 1325’in evrensel ilkelerinden yararlanılarak birlikte üretilmelidir. Bu aynı zamanda kadın hareketinin yalnızca görüş bildiren bir taraf olmaktan çıkarılıp politika üretiminin kurucu ortağı hâline gelmesini de beraberinde getirecektir.

Bugün artık “kadınlara masada kaç sandalye verilecek?” sorusunun ötesine geçilebilmelidir. Masayı kimin kurduğu, gündemi kimin belirlediği, kararları kimin verdiği, kararın uygulanmasının kim ya da hangi kurul tarafından izlendiği, masada olmayanların sesinin masaya nasıl ulaştığı sorularını da sormamız gerekiyor. İlk 1325 Ulusal Eylem Planı bütün bu sorulara cevap verebilir. Bu nedenle böyle bir plan yalnızca kadınlar için bir kazanım değildir. Türkiye’nin barış sürecini daha katılımcı, daha demokratik, daha kapsayıcı ve daha sürdürülebilir hâle getirecek bir demokratikleşme aracıdır.

Çerçeve Yasa TBMM’de, çok yüksek bir katılımla kabul edildi. Şimdi önümüzde bu yasanın çıkabilmesi için kat edilenden daha uzun ve daha zor bir süreç var: “Yasanın hayata geçirilmesi.” Biz kadınlar için asıl sınav şimdi başlıyor. Bu sınavda kadınların rolünü sonradan tanımlamak yerine, kadınların eşit katılımını sürecin başlangıç koşullarından biri hâline getirmeliyiz. Türkiye’nin ilk 1325 Ulusal Eylem Planı bu nedenle beklenmeden hazırlanmalıdır. Ama yalnızca bir belge üretmek için değil; barış sürecinin kadınlar açısından nasıl işleyeceğini birlikte tasarlamak için hazırlanmalıdır. Sadece kadınların hangi mekanizmalarda yer alacağını değil; hangi kararları etkileyebileceğini, hangi yetkilere sahip olacağını, hangi toplumsal deneyimleri masaya taşıyacağını, hangi önerilerin nasıl karara dönüşeceğini ve bütün bunların nasıl izleneceğini belirlemek için hazırlanmalıdır. Çünkü kadınların barışın inşasına katılımı, barışın kuruluş biçimidir.

Bugün Türkiye’nin önünde önemli bir fırsat var: Geçmişte hazırlanmamış bir 1325 Eylem Planı’nın eksikliğini yalnızca telafi etmek değil; ilk kez kadınların eşit söz, eşit karar ve eşit sorumluluk hakkını barışın başlangıç koşulu kabul eden bir sürecin inşası mümkündür.

O zaman sorumuz artık yalnızca: “Kadınlar barış masasında mı?” olmayacaktır. Asıl sorumuz: “Bu barış masasının, kadınların eşit ortaklığı olmadan kurulmasına sessiz kalacak mıyız?” olacaktır.

Tabii ki hayır! Çünkü kadınlar barışın dışında tutulduğu sürece, kurduğumuz şey toplumsal barış değil; toplumun yalnızca bir bölümünün üzerinde uzlaştığı bir düzenleme olacaktır. Oysa ihtiyacımız olan; herkesin barışıdır, kadınların eşit olduğu bir barıştır ve kadınların yalnızca masada değil, masanın kuruluşunda da ortak olduğu bir barış sürecidir.

Biliyoruz ki; barışın kalıcı olması için kadınların sesi duyulmalı, barışın demokratik olması için kadınların kararı esas alınmalı, barışın toplumsal olması için kadınların deneyimi sürecin içine taşınmalıdır. Geçmiş deneyimlerin sonuçları ortadayken, bu sürecin gerçekten yeni bir dönem anlamına gelmesi için kadınlar, en başından itibaren kurucu ortak ve özne olmalıdır.

Zamanın geldiğine inanıyorsak, zamanın gerektirdiği örgütlenmeyi, zamanın geçmesine seyirci kalmadan ortaya koymalıyız.

Cesaret ve kararlılıkla!

Etiketler: BarışÇerçeve YasaDemokratik Toplum ve Barış ÇağrısıKadın MücadelesiMeclisSavaşSayı 181UN WomenYasa
Önceki İçerik

Kadın Bedeni Üzerinden Kurulan Savaş: Cinsiyetlendirilmiş Şiddet, Hafıza, Dayanışma ve İnşa

Sonraki İçerik

Süreç Nereden Nereye Geldi?

Sonraki İçerik
Değişim Sürecinin Yolcuları

Değişim Sürecinin Yolcuları

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.