Bosna-Hersek’ten Ruanda’ya, Irak’tan Suriye’ye kadar pek çok çatışmada kadın bedenine yönelik sistematik saldırılar belgelenmiştir. Birleşmiş Milletler’in çatışmalarda cinsel şiddete ilişkin raporları, tecavüzün, çıplak teşhirin ve cenazeye yönelik kötü muamelenin birçok durumda bireysel taşkınlıklar değil, toplumu yıldırmaya yönelik savaş yöntemleri olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır
Savaşlar yalnızca toprakların, sınırların ya da siyasal iktidarların çatışması değildir. Aynı zamanda bedenler üzerinde kurulan tahakkümün, korkunun ve sembolik egemenliğin yeniden üretildiği süreçlerdir. Bu bedenler arasında kadın bedeni ise tarih boyunca özel bir hedef hâline gelmiştir. Tecavüz, çıplak teşhir, işkence, cenazeye yönelik kötü muamele, saç kesme ya da bedenin kamusal alanda aşağılanması… Tüm bunlara savaşın tesadüfi sonuçları olarak bakılamaz. Çünkü çoğu zaman bilinçli olarak karşı tarafa mesaj vermeyi amaçlayan cinsiyetlendirilmiş şiddet biçimleridir. Bu nedenle kadın bedenine yönelen saldırıları bireysel hak ihlalleri olarak yorumlayabilmenin yanında, toplumsal hafızayı, kolektif direnişi ve kadınların kamusal varlığını hedef alan siyasal pratikler olarak da değerlendirmek gerekir.
Uluslararası insan hakları hukuku, çatışma koşullarında ölülerin onuruna saygı gösterilmesini açık biçimde düzenler. Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokoller, çatışmanın taraflarına ölülerin aşağılanmasını, teşhir edilmesini ve insan onurunu zedeleyen uygulamaları yasaklar. Ancak savaş pratiği, vicdanın, ahlakın ve hukukun sınırlarını aşan sayısız örnek üretmeye devam etmektedir. Özellikle kadın savaşçıların bedenleri üzerinde gerçekleştirilen aşağılayıcı eylemler; ölen kişiyle birlikte, onun temsil ettiği siyasal ve toplumsal kimliği de hedef alan sembolik şiddet biçimleri olarak ortaya çıkmayı sürdürmektedir.
Türkiye’de bu tartışmaların en görünür ve çarpıcı örneklerinden biri, 2015 yılında Muş’un Varto ilçesinde yaşamını yitiren Kevser Eltürk’ün, bilinen adıyla Ekin Wan’ın kamuoyuna yansıyan görüntüleri olmuştu. Ölümünden sonra bedeninin çıplak biçimde teşhir edildiğini gösteren fotoğraflar, insan hakları örgütlerinin, kadın hareketlerinin ve çok sayıda hukukçunun da sert tepkisine neden olmuş; olayın ardından yürütülen tartışmalar, cenazeye yönelik muamelenin yalnızca bireysel bir ihlal olmadığını, kadın bedeninin savaşın psikolojik araçlarından biri hâline getirildiğini yeniden görünür kılmıştı.
Kadın hareketleri, bu olayı değerlendirirken önemli bir noktaya işaret etmiştir: Ekin Wan’ın bedeninin hedef alınmasındaki asıl neden, silahlı ya da siyasal mücadelede yer alan kadın öznesidir. Erkek egemen savaş mantığı açısından silahlı bir kadın, yalnızca “düşman” değildir; aynı zamanda korumaya çalıştıkları ataerkil cinsiyet düzenini bozan bir figürdür. Bu nedenle ölüm sonrasında dahi beden üzerinde kurulan tahakküm, erkek egemenliğinin yeniden tesis edilmesine yönelik şov ve mesaj niteliği taşımaktadır.
Feminist kuram bu durumu, bedenin siyasal bir metne dönüştürülmesi olarak açıklar. Michel Foucault’nun iktidarın beden üzerindeki disiplinine ilişkin çözümlemeleri ile Judith Butler’ın kırılganlık ve yas politikalarına dair tartışmaları birlikte düşünüldüğünde, savaşta beden yalnızca biyolojik bir varlık olmaktan çıkar; iktidarın mesaj bıraktığı bir alana dönüşür. Kadın bedeni ise bu mesajın cinsiyetlendirilmiş taşıyıcısı olur. Çünkü ataerkil savaş kültürü, kadının yalnızca yaşamını değil, ölümünü de denetlemek ister. İşte tam burada nekropolitika ve nekroiktidardan söz edilmelidir.
Bu durum yalnızca Türkiye bağlamına özgü değildir. Bosna-Hersek’ten Ruanda’ya, Irak’tan Suriye’ye kadar pek çok çatışmada kadın bedenine yönelik sistematik saldırılar belgelenmiştir. Birleşmiş Milletler’in çatışmalarda cinsel şiddete ilişkin raporları, tecavüzün, çıplak teşhirin ve cenazeye yönelik kötü muamelenin birçok durumda bireysel taşkınlıklar değil, toplumu yıldırmaya yönelik savaş yöntemleri olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır. Zihniyet değişmiyor. Coğrafyalar değişiyor, failler değişiyor; fakat kadın bedenini savaş ganimeti olarak gören erkek egemen akıl kendisini yeniden üretiyor. Bu nedenle Ekin Wan’dan Rojava’da yaşamını yitiren kadın savaşçılara uzanan çizgi, söz konusu hareketler açısından birbirinden kopuk olaylar değil; kadın bedenini savaşın mesaj alanına dönüştüren ortak zihniyetin tezahürleri olarak okunmalıdır.
Burada dikkat çekici olan bir diğer nokta ise kadınların yalnızca mağdur olarak değil, özne olarak görünür olmasıdır. Çünkü savaş anlatıları çoğu zaman kadınları korunması gereken pasif figürler şeklinde tasvir eder. Oysa kadın savaşçılar, gazeteciler, sağlık emekçileri, insan hakları savunucuları ve sivil kadınlar; savaşın içinde farklı biçimlerde özneleşmektedir. Tam da bu nedenle bedenlerine yönelen şiddet, onların bu özne konumunu cezalandırmaya yönelik sembolik bir anlam taşımaktadır.
Dolayısıyla mesele yalnızca ölü bedenlere saygı gösterilmesi değildir. Mesele, kadınların siyasal varlığını ölüm sonrasında dahi aşağılayarak görünmez kılmaya çalışan cinsiyetçi savaş kültürünün teşhir edilmesidir. Bu kültür sürdüğü sürece kadın bedenine yönelik saldırılar münferit olaylar olarak değil, erkek egemen savaş siyasetinin yeniden ürettiği yapısal bir sorun olarak varlığını koruyacaktır.
Rojava’da yaşanan son olaylar da bu konuları yeniden gündeme taşıdı. Çatışmalarda yaşamını yitiren bazı kadın savaşçıların naaşlarına yönelik kötü muamele iddiaları ve sosyal medyaya yansıyan görüntüler, uluslararası insan hakları kuruluşları tarafından soruşturma çağrılarıyla yankı buldu. Özellikle bir kadın savaşçının ölümünün ardından bedeninin yüksek bir binadan aşağı atıldığını gösteren görüntüler, savaş hukukunun ve insan onurunun ihlali bağlamında geniş yankı uyandırdı. Benzer biçimde, bir başka kadın direnişçinin saç örgüsünün kesilerek “ganimet” gibi dolaşıma sokulduğunu gösteren görüntüler, kadın kimliğine yönelik simgesel bir saldırı olarak değerlendirildi.
Saç, kadınlık tarihi boyunca yalnızca estetik bir unsur olmamıştır. Pek çok kültürde hafızanın, kimliğin, yasın ve direncin sembollerinden biri olmuştur. Bu nedenle savaşlarda saçın kesilmesi, çoğu zaman yalnızca bedensel bir müdahale olarak görülmez; kişiliği silmeye, özneyi aşağılamaya ve toplumsal hafızayı yaralamaya yönelik bir pratik olarak okunur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa’da işgal güçleriyle ilişki kurduğu iddia edilen kadınların saçlarının kamusal alanda kesilmesi ya da IŞİD’in Êzidi kadınlara yönelik uygulamaları, bu sembolik şiddetin tarihsel örnekleri arasında sayılabilir.
Kadın hareketlerinin yıllardır vurguladığı gibi, savaşın en görünür yüzü silahlar olsa da en kalıcı izi çoğu zaman bedenlerde ve hafızalarda bırakılır. Bu nedenle kadın bedenine yönelik her saldırı, yalnızca bir insan hakları ihlali olarak görülemez; aynı zamanda toplumsal belleğe, kadınların siyasal varlığına ve ortak yaşam umuduna yönelmiş bir saldırıdır.
Yukarıda değindiğim Rojava’da bir kadın savaşçının saç örgüsünün kesilmesine ilişkin görüntülerin ardından gelişen “saç örme” dayanışması ise tam da bu nedenle önemli bir karşı anlatı üretti. Kadınlar, dünyanın farklı kentlerinde saçlarını örerek fotoğraflar paylaşıp örgünün yalnızca estetik bir tercih olmadığını gösterdi; onu ortak hafızanın ve direnişin sembolü olarak yeniden kurdu. Bir saç örgüsü, savaşın hesap edemeyeceği kadar güçlü bir dile dönüştü. Bir kadının örgüsünü keserek hafızayı koparmak isteyenler, dünyanın dört bir yanında binlerce kadının aynı örgüde buluşacağını hesap edemedi.
Çünkü kadın hafızası tekil değildir; birbirine eklenir. Bir kadının kesilen saçını başka bir kadın kendi saçında yeniden örer. Savaşın koparmaya çalıştığı bağ, kadın dayanışmasıyla yeniden kuruldu. Sembolik şiddetin hedef aldığı beden, bu kez kolektif dayanışmanın taşıyıcısına dönüştü. Böylece aşağılamayı amaçlayan eylem, kadınlar arasında yeni bir siyasal ve duygusal bağın kurulmasına vesile oldu. İktidarın unutturmak ya da aşağılamak istediği bedenler, kolektif hafıza içerisinde yeni anlamlar kazandı. Yas bireysel olmaktan çıkıp kamusal ve siyasal bir niteliğe büründü. Kadın dayanışması ile değersizleştirilmeye çalışılan yaşamların ve ölümlerin kamusal olarak görünür kılınması sağlandı.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın kadın özgürlüğü, demokratik toplum ve sosyalizm üzerine geliştirdiği değerlendirmelerde de kadın, toplumsal dönüşümün asli kurucu gücü olarak tanımlanır; demokratik bir toplumun kadın özgürlüğü olmaksızın inşa edilemeyeceği düşüncesi ısrarla vurgulanır. Kürt siyasal hareketi içindeki kadın yapılarının barış siyasetini neden kadın özgürlüğüyle birlikte düşündüğünü anlamak açısından da önemli bir referans çerçevesi sunmaktadır. Çünkü kadınların yalnızca savaşın mağduru olmadığı, barışın kurucu öznesi olduğu fikri, bu yaklaşımın temel dayanaklarından biridir. Kadın özgürlüğünü demokratik toplumun ölçüsü olarak gören paradigma tam da burada anlam kazanıyor. Çünkü kadın bedeninin savaşın ilk hedefi olması tesadüf değilse, kadın özgürlüğünün barışın ilk koşulu olması da tesadüf değildir.
Bu bakımdan Ekin Wan’ın bedenine yönelen aşağılamadan Rojava’da kadın savaşçıların naaşlarına yönelik saldırılara, oradan saç örgülerinde cisimleşen uluslararası kadın dayanışmasına uzanan çizgi, aynı zamanda başka bir geleceğin de işaretidir. Eğer kadın bedeni savaşın üzerinde hüküm kurmaya çalıştığı ilk alanlardan biri ise kadın iradesi de barışın ve demokratik toplumun inşa edileceği ilk zemindir.
Tam da bu nedenle bugün yeni eşiği aşacak olan asli toplumsal dinamik kadınlardır. Çünkü demokratik bir toplum kadınlar olmadan kurulamayacağı gibi, kalıcı bir barış da kadınların kurucu iradesi olmadan inşa edilemez. Erkek egemen savaş aklı yüzyıllardır bedenleri parçalayarak iktidarını sürdürmeye çalışırken, kadınlar yaşamı birbirine ekleyerek, dayanışmayı büyüterek ve toplumsal hafızayı koruyarak başka bir siyaset imkânını üretmektedir.
Önümüzde duran eşik tam da budur: ölüm kültürünün karşısına yaşamı, inkârın karşısına çoğulluğu, savaşın karşısına demokratik toplumu koyabilmek. Bu eşiği aşacak irade, yalnızca barışı talep eden değil; barışı gündelik yaşamın her alanında ilmek ilmek örebilecek toplumsal güce sahip olan kadınların ortak iradesidir.
Bu nedenledir ki geleceğin demokratik cumhuriyeti de demokratik toplumu da en güçlü temellerini kadınların kurduğu barış siyasetinden alacaktır. Belki de tam bu yüzden barışın en kalıcı özneleri yine kadınlar olacaktır; çünkü onlar yalnızca yıkımın tanıkları olmadılar. Yaşamı yeniden kurmanın tarihsel hafızasını da taşıyan öznelerdir.
Bugün yeni bir eşikteyiz. Bu eşik yalnızca silahların susacağı bir zamandan ibaret olmayan; erkek egemen savaş aklının yerine yaşamı koyacak olan demokratik toplumun eşiğidir. Bu yolu en iyi bilenler ise bedenleri savaşın hedefi hâline getirilen kadınlardır. Belki de bu yüzden barış en çok kadınların ellerinde çoğalacak; tıpkı bir saç örgüsü gibi, ilmek ilmek, birbirine eklenerek.
