“Yüzlerce esir alınmış kadın ve çocuk bir yerde tutuluyordu ve sadece birkaç nöbetçi vardı. O kadar kadın isyan etse hepsi kurtulabilirdi; ancak öz savunma bilinci olmadığından bunu yapamadılar, sadece kendilerini öldürebildiler. Şimdiki bilinç o zaman olsaydı, bu kadar trajedi yaşanmazdı.”
Tarihten günümüze kırım ve soykırım politikaları, erkek egemen şiddet kültürünün beslediği ve giderek katmerleşen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu “kasti katil” şiddet sarmalının ve erkek vahşetinin yakın tarihteki en örgütlü ve çarpıcı örneği ise DAIŞ olmuştur.
3 Ağustos 2014’te Êzidî kadınlara dönük başlatılan soykırım saldırısı, yakın tarihin en trajik sayfalarından biri olsa da ne ilk ne de sondu. Bu yıkıcı erkek kültürü Ermeni Soykırımı’ndan Yahudi Holokostu’na, Bosna’dan Arnavutluk’a, Suriye’deki Alevi, Dürzi ve Kürt kadınlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada kendini tekrar etti. Kadınlar, savaşın hangi tarafında olurlarsa olsunlar, her zaman sistemin en büyük kurbanı hâline getirildi; esir alındılar, köle pazarlarında satıldılar, ganimet sayıldılar ve sistematik tecavüze uğradılar. Ağır travmaların yanı sıra aileleri tarafından reddedildiler, toplumsal baskıyla intihara zorlandılar ve çocuklarından koparıldılar.
Altı binin üzerinde Êzidî kadın ve kız çocuğu ya esir düştü ya da kayboldu. Bunların hiçbiri henüz tarih olmadı; tüm bu vahşete her gün Şengal’de yeniden şahit oluyoruz. DAIŞ tecavüzü sonucu doğan çocuklar ile anneleri birbirlerinden koparıldı ve hâlâ koparılmaya devam ediyor. Kurtarılamayanlar ya da baskı ve korku nedeniyle sesini duyuramayanlar hâlâ görünmez kılınıyor. Resmî olmayan rakamlara göre yaklaşık 2 bin 500 ila 3 bin arası Êzidî kadın ve çocuğun akıbeti belirsizliğini koruyor.
Âdeta kapitalizmin “İlk kadını vurun” anlayışını hayata geçirircesine, yürütülen tüm soykırım politikalarının merkezine kadınlar konulmuştur. Peki, soykırımlarda özellikle hem fiziki hem de kültürel olarak neden kadınlar hedef alınır? Neden kırım kadınlardan başlatılır? Kadın kırılırsa toplum da kırılır mı? Bu soruları çoğaltmak mümkündür…
Kuşkusuz, kadın köktür; kök kurutulursa ağaç bir daha yeşermez. Kök, hem fiziki hem de kültürel bir varlık olarak kurutulup kırıma uğratılırsa soykırım amacına ulaşır; aksi takdirde bu mümkün değildir. Bu nedenle tüm soykırımcıların ana hedefi kadınlar olmuştur.
Bunun en yakın ve yakıcı örneği Şengalli Êzidî kadınlardır. Êzidî inancında bir Êzidî’nin başka bir inanç veya dinden biriyle evlenmesi kesinlikle yasaktır ve bu durum dinden sapma kabul edilir. Bu kural hem erkekler hem de kadınlar için geçerli olsa da en çok kadınlar için bağlayıcıdır. Êzidîlerin deyimiyle yaşanan 74 ferman boyunca kadınlar tüm bu fermanlara direnmiş; Êzidîliği ve Êzidî toplumunu ayakta tutmuşlardır. Bunca fermana rağmen Êzidîliğin varlığını korumasını sağlayan ana sütun kadınlardır. Direngenlikleri, asaletleri ve inançlarına olan bağlılıklarıyla âdeta tüm fermanlara meydan okumuşlardır. Bugün Êzidîlik inancı hâlen ayakta kalabilmişse, bunun kadınlar sayesinde olduğunu söylemek kesinlikle bir abartı değildir.
Tüm bu yıkımın ortasında Êzidî kadınlar sadece birer “kurban” olarak kalmayı reddederek kendi küllerinden yeniden doğan birer özneye dönüştüler. Bu açıdan 3 Ağustos 2014 tarihi Êzidîler ve özellikle de kadınlar için bir dönüm noktası oldu. Kesin olan şuydu ki: Artık geriye dönülmeyecekti. Yıkıntıların ve enkazın altından kalkan kadınlar Şengal’de kalarak yeniden doğuşlarını gerçekleştirdiler. Bir kısmı hâlâ sistematik bir kültürel soykırıma tabi tutuluyor ve yaşasalar da başka kökler üzerinde yeşermeye zorlanıyorlar. Ancak Şengal’de kalıp direnen kadınların beslediği ağaç yeniden filizlendi ve 12. yılında meyvesini vermeye başladı. Kadınlar en anlamlı cevabı Şengal’de kalarak DAIŞ’e ve destekçilerine veriyorlar.
Kadınlar Fermana, Kadın Kırımına (Femicide) veya Soykırıma (Genocide) Nasıl Bir Cevap Veriyor?
Soykırım saldırısını uygulayanlar, âdeta Şengal’i haritadan silmek istercesine taş üstüne taş bırakmadılar. İnsanları ya kaçırdılar ya da topluca katlettiler. Ancak şimdi binlerce Êzidî kendi yurtlarına döndü. Êzidîlerin sürekli vurguladıkları gibi, kadın savaşçılar onlar için ayakta tutucu birer ilham kaynağı oldu. Kadın gerillaların, Rojava’dan kadın savaşçıların Şengal’e ulaşması ve onlara güç vermesi; fermanın ilk günlerinde bile kendilerinin de onlar gibi güçlü olabileceklerini, direnebileceklerini ve kendi intikamlarını kendilerinin alabileceğini göstermesi onlar için bir devrin sonu, yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Acıları ve öfkeleri büyüktü. Bu acıyı ve öfkeyi nasıl örgütleyeceklerini Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan ve kadın gerillalardan öğrendiler.
Her yaştan kadın mücadeleye akın etti. Artık ne bağlı oldukları geleneklerin ne de kendi toplumlarındaki erkeklerin onları koruyabildiğini acı bir biçimde de olsa anladılar. Birçok yaşlı kadın vahşice katledildi; gençler alınıp satıldı ve en acımasız işkencelere maruz kaldı. Kendi çocuklarının etini onlara yedirdiler.
Kurtarılan bir kadın şöyle anlatıyor:
“Yüzlerce esir alınmış kadın ve çocuk bir yerde tutuluyordu ve sadece birkaç nöbetçi vardı. O kadar kadın isyan etse hepsi kurtulabilirdi; ancak öz savunma bilinci olmadığından bunu yapamadılar, sadece kendilerini öldürebildiler. Şimdiki bilinç o zaman olsaydı, bu kadar trajedi yaşanmazdı.”
KDP, fermandan önce Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın düşüncesinin Şengal’e ve kadınlara ulaşmasını engellediği için Êzidîler ve özellikle kadınlar kırımdan geçti. Artık kadınlar bunu anladı, bilince çıkardı ve kendilerini buna göre yeniden yarattı. Kendi savunmalarını kimseye: ne eşe ne kardeşe ne babaya ne de başka bir erkeğe bırakmayacaklar… Kendilerini, toplumlarını ve topraklarını kendileri koruyacaklar.
Bu amaçla Şengal Kadın Birlikleri’ni (YJŞ) kurdular. Şimdi yüzlerce kadın savaşçı Şengal’i koruyor. Bu açıdan Şengal ve kadınları sağlam ellerde… Kadınlar sadece fiziki değil, kültürel, toplumsal ve her açıdan kendilerini koruyorlar. 12 yıldır genç, yaşlı demeden tüm kadınları öz savunma bilinciyle eğitiyorlar. Kadınların savunma eğitimlerine olan ilgisi görmeye değer. Kucağında bebeğiyle eğitimlere katılan kadınların öz savunmaya duyduğu bu ilgi, birçok açıdan değerlendirilmeye değerdir.
Kadınlar bütün gerici, ataerkil tabulara inat iç güvenlikte de rol almaya adaylar. Kadına yönelik şiddete, iç asayiş sorunlarına ve kadınlara yönelik her türlü tehdide karşı Asayişa Êzidxanê içinde örgütleniyor ve yapıya nüfuz ediyorlar. Kadınların savunma alanındaki varlığı tüm kadınlar için bir cesaret ve moral kaynağı. Herhangi bir sorunda çözüm adresleri artık belli…
Tabii ki sadece savunma alanında değil, TAJÊ (Êzidî Kadın Özgürlük Hareketi) de kendisini Şengal’in her yerinde adım adım örgütlüyor. Amacı: tek bir kadını dahi örgütsüz ve bilinçsiz bırakmamaktır. TAJÊ kadınların umut kapısıdır; bilinçlenmek isteyen her kadının evi ve sığınağıdır. TAJÊ sadece kadın sorunlarına odaklanmıyor; Şengal’in korunmasında, iradeleşmesinde, öz yönetiminde ve tüm saldırılara karşı direnmesinde özne rolünü üstlendi ve üstlenmeye devam ediyor. Şengal’de analar ve kadınlar herhangi bir saldırıya veya plana karşı ayağa kalktığında, o planın, anlaşmanın veya saldırının başarıya ulaşması imkânsızdır. Şengal’e karşı bir plan yapılırken en çok kadınlar hesaba katılır.
Kadınlar bu güçlerini fermanlardan çıkardıkları derslerden, acı ve öfkelerinin büyüklüğünden ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’nın kadına verdiği değer ile bilinçten aldıklarını belirtiyorlar. Eğer bugün hâlâ 9 Ekim Anlaşması (Şengal özerk yönetimini ve öz savunma gücünü ortadan kaldırma planı) hayata geçirilemediyse, bu durum örgütlü ve bilinçli Êzidî kadınlar sayesindendir. Artık toplum da bunu açıkça ifade ediyor: Şengal’i sadece kadınlar ayakta tutabilir. Bu açıdan Şengal için “bir kadın ve ana kenti” demek kesinlikle yerinde olacaktır.
TAJÊ, mayıs ayında gerçekleştirdiği 3. Kongresi’nde belirlediği “Jin Jiyan Azadî ile Komünal Yaşama Doğru” şiarıyla mücadelesini kadın komünleri üzerinden daha üst bir seviyeye taşıdı. Bütün kadınları kucaklayarak tek bir kadının dahi komünlerin dışında kalmamasını hedefliyor. Kadınların özündeki komünal ruhu ve bilinci örgütleyerek komünleri onların öz savunma örgütü hâline getirmeyi amaçlıyor. Her gün Şengal’e dönen kadınları da örgütlemek ve eğitmek istiyorlar. Hem kadın komünlerini örgütlüyor hem de Şengal Halk Meclisi tarafından kurulan komünlerde kadın iradesinin görünür kılınmasını sağlıyorlar. Bütün komünler eş sözcüler, Halk Meclisi ise eşbaşkanlar tarafından yönetiliyor.
TAJÊ ekonomiden savunmaya, diplomasiden siyasete ve kültüre kadar yaşamın her alanında kadını özne yapmayı hedefliyor. Kadınlar bu sayede Şengal’i yönetiyor. Bu hikâye kurban olmaktan özne olmaya doğru yürüyen kadınların hikâyesidir.
Êzidî kadınlar Irak’taki tüm kadınlar için de örnek bir duruş sergiliyor. Iraklı kadınları örgütlemekte ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’nın fikirlerini onlara taşıma konusunda stratejik bir rol oynuyorlar; Iraklı kadınlar için bir çekim merkezi hâline gelmeye adaylar.
Kadınlar özne oldukça ve kendi küllerinden yeniden doğdukça, erkek egemen kültürden, DAIŞ’ten ve onun destekçilerinden hesap sorabilir, adalet mücadelesini yürütebilir ve sesini dünyaya duyurabilir. Bunu bireysel, liberal ya da popülist tarzda mağduriyet üzerinden değil, kendine güvenen, kolektif bir duruşla yapacaklar. Hesap soracak, hakkı olanı alacak ama asla hak dilenmeyecekler. Mağduriyet üzerinden hak dileyenlerin ne Şengal’e ne de Êzidîlere bir katkısı olacaktır. Hak aranacaksa veya alınacaksa, bu ancak kolektif bir mücadeleyle mümkündür.
Tarih bu başı dik, cesur ve ana tanrıça kültürünü yaşatan kadınları unutmayacaktır. Çünkü onlar kendi tarihlerini kendi elleriyle yazıyorlar.

