“Çünkü bazı yaralar yalnızca bedenin değil, zamanın hafızasında açılır.”
Tarih, bazen tek bir günün içine yüzyılların karanlığını sığdırır. 3 Ağustos 2014, sadece Şengal’in değil, insanlığın ortak hafızasının en ağır kırılma anlarından biridir. O gün, DAIŞ’in Êzidî halkına yönelttiği saldırı, uluslararası hukuk bakımından bir soykırım olarak tanımlanabilecek bütün unsurları içinde taşıyordu: sistematik öldürme, zorla yerinden etme, inanç topluluğunu yok etmeye dönük planlı saldırılar ve kadın bedenini savaşın merkezi mekânına dönüştüren örgütlü cinsel saldırı ve köleleştirme.
Fakat Şengal’i sadece ölüm üzerinden okumak, soykırımın istediği anlatıya teslim olmaktır.
Çünkü soykırım, yalnızca yaşamı ortadan kaldırmayı hedeflemez; yaşamın anlamını da yok etmek ister.
Walter Benjamin, tarihin galipler tarafından yazıldığını söylerken, geçmişin enkazları arasında bastırılmış sesleri duyabilmenin ahlaki sorumluluğuna işaret ediyordu. Şengal’in tarihi de tam bu nedenle sadece katledilenlerin değil, hayatta kalanların da hafızasında yaşamaktadır. Enkazın içinden yükselen her kadın tanıklığı, tarihe düşülen yeni bir dipnottur. Ve bazen dipnotlar, kitaplardan daha fazla hakikat taşır.
DAIŞ’in Êzidî kadınlara yönelttiği saldırılar rastlantısal değildi.
Kadın bedeni burada sadece askerî bir hedef değil, toplumsal varoluşun kendisi olarak görülüyordu.
Soykırım literatürü uzun zamandır bunu ortaya koymaktadır. Bosna’dan Ruanda’ya, Ermeni Soykırımı’ndan Rojava’daki çatışmalara kadar kadın bedenine yönelen sistematik şiddet, biyolojik olduğu kadar sembolik bir yıkım stratejisidir. Tecavüz, köleleştirme ve zorla evlendirme ise bireysel suçlar olmanın ötesinde, kolektif hafızayı parçalamaya yönelik sistematik soykırım pratikleri olarak değerlendirilmektedir.
Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, Şengal bağlamında yeniden değerlendirilmeye ihtiyaç duyar. Çünkü Şengal’de kötülük sadece bürokratik bir itaat mekanizması değildi; kadınların metalaştırılmasını dinî ve ideolojik söylemlerle meşrulaştıran örgütlü bir iktidar pratiğiydi. İnsan, önce ismi elinden alınarak, sonra bedeni pazarlanarak, en sonunda da hikâyesi susturularak nesneye dönüştürülmek istendi.
Köle pazarlarında fiyat biçilen kadınlar…
Numaralarla çağrılan çocuklar…
Bir dilin susturulması…
Bir inancın aşağılanması…
Bir annenin çocuğundan koparılması…
Bütün bunlar aynı cümlenin farklı kelimeleriydi.
Soykırım.
Silvia Federici, modern iktidarın kadın bedeni üzerindeki tahakkümünü üretim ilişkilerinden bağımsız düşünmez. Ona göre kadın bedeni, sadece biyolojik bir varlık değil; emeğin yeniden üretildiği, toplumsal yaşamın sürekliliğinin sağlandığı ve iktidarın denetim kurmaya çalıştığı tarihsel, siyasal ve ekonomik bir mücadele alanıdır. Şengal’de ise bu tahakküm en çıplak biçimiyle ortaya çıktı. Kadın, bir özne olmaktan çıkarılıp dolaşıma sokulan bir nesneye dönüştürülmek istendi. Onun emeği, kimliği, inancı ve bedeni aynı anda gasp edildi.
Fakat tarihin paradoksu tam burada başlar.
İktidarın nesneleştirmek istediği kadın, tam da bu deneyimin içinden yeni bir öznelik kurar.
Tabii, kadının yeniden özneleşme sürecini yalnızca feminist kuramlarla değil, Ortadoğu toplumlarının tarihsel deneyimi içinden geliştirilmiş özgürlük perspektifleriyle birlikte değerlendirmek de mümkündür. Bu noktada Kürt halk önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın kadın özgürlüğüne ilişkin yaklaşımı, Şengal deneyimini farklı bir düzlemde okumaya imkân tanıyan güçlü bir perspektiftir.
Tarihsel süreç içerisinde inşa edilen erkek egemen zihniyetin ve iktidar ilişkilerinin ürettiği yapısal bir olgu olan kadına yönelik şiddet, kadın bedeni, emeği, kimliği ve toplumsal varlığı üzerinde kurulan tahakküm, farklı dönemlerde farklı aktörler eliyle yeniden üretilmiş; böylece kadın kırımı tarihsel bir süreklilik kazanmıştır. Kürt halk önderi Abdullah Öcalan, son manifestosunda bu sürekliliği “kastik katil” kavramsallaştırmasıyla açıklayarak, kadın kırımının yalnızca görünen faillere indirgenemeyeceğini, asıl failin erkek egemen iktidar zihniyetini yeniden üreten tarihsel sistem olduğunu vurgular. Bu perspektiften bakıldığında Şengal’de Êzidî kadınlara yönelik gerçekleştirilen soykırım da sadece DAIŞ’in işlediği bir suç olarak değil, binlerce yıllık kadın kırımı geleneğinin günümüzdeki en görünür tezahürlerinden biri olarak okunmalıdır. DAIŞ burada görünen faildir; asıl yıkıcı olan, kadın iradesini kırmayı, toplumsal belleği parçalamayı ve yaşamı kadın üzerinden denetim altına almayı hedefleyen erkek egemen sistemin sürekliliğidir.
Ancak Şengal’in hikâyesi sadece bu tarihsel sürekliliğin değil, ona karşı geliştirilen tarihsel kopuşun da hikâyesidir. Sayın Öcalan’ın kadın özgürlüğünü toplumun özgürlüğünün temel ölçütü olarak ele alan yaklaşımı, Şengal’de gelişen yeniden inşa pratiğini anlamak açısından önemli bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Kadın özgürleşmeden toplumun özgürleşmesinin mümkün olmadığı düşüncesi, Şengal’de somut bir karşılık bulmuştur. Soykırımın ardından yaşamı yeniden kuran, toplumsal örgütlenmeyi geliştiren ve kolektif hafızayı ayakta tutan Êzidî kadınlar, sadece hayatta kalanlar değil; direnişin ve yeni yaşamın kurucu özneleri hâline gelmiştir. Bu yönüyle Şengal kadınlarının mücadelesi, tarihsel kadın kırımına karşı özgür yaşamın yeniden inşa edildiği ve kadın özgürlüğü temelinde toplumsal özgürlüğün somutlaştığı tarihsel bir deneyim olarak değerlendirilebilir.
Bu tarihsel yeniden kurtuluş süreci, çağdaş siyaset felsefesinde kırılganlık ve özneleşme üzerine geliştirilen tartışmalarla da birlikte okunabilir.
Judith Butler’ın kırılganlık üzerine düşünceleri, mağduriyetin pasiflikle özdeş olmadığını gösterir. İnsan en kırılgan olduğu yerde, yeni dayanışma biçimlerini de kurabilir. Şengal’den kurtulan kadınların hikâyeleri tam da bunu anlatır. Onlar yaşamanın anlamını yeniden tanımladılar ve yaşamın en ağır yıkımlar karşısında bile yeniden filizlenebileceğini gösterdiler. Bir zamanlar köle pazarlarında isimleri silinmek istenen kadınlar, bugün kendi adlarıyla varlık kazandılar. Tanıklık ettiler. Konuştular. Yazdılar. Mahkeme salonlarında, uluslararası platformlarda ve kendi toplumlarının yeniden kuruluşunda söz aldılar.
Sessizlik, yerini haykırmaya bıraktı.
Utanç, yerini hakikate bıraktı.
Köleleştirilmek istenen beden, yeniden iradenin öznesine dönüştü.
Frantz Fanon, sömürgeciliğin sadece toprağı değil, insanın ruhunu da işgal ettiğini söyler. Fakat aynı zamanda kurtuluşun, sömürgeleştirilmiş öznenin kendi varlığını yeniden kurmasıyla mümkün olduğunu da vurgular. Bu anlamda Şengal’in kadınları yalnızca hayatta kalanlar değil, özgürlüğü yeniden inşa eden tarihsel aktörler olarak okunmalıdır.
Bugün hâlâ birçok Êzidî kadın ve kız çocuğunun akıbeti bilinmiyor.
Ve her belirsizlik, insanlığın ortak vicdanında açık bir yara olarak durmaktadır.
Bu nedenle Şengal üzerine konuşmak, sadece geçmişi anmak değil, geleceğin etik zeminini kurmaktır da.
Toplumsal hafıza çalışmaları bize öğretir ki unutmak, belleğin zayıflaması değildir sadece; kimi zaman iktidarın en etkili siyasal aracıdır. Hatırlamak ise geçmişi tekrar etmek değil, adalet talebini geleceğe taşımaktır. Hafıza, geleceğin hangi değerler üzerine kurulacağını da belirler.
Belki de insanlığın en büyük umudu tam burada saklıdır.
Çünkü iktidarlar ölümü örgütleyebilir.
Ama yaşam da kendisini her defasında yeniden örgütlemenin yolunu bulur.
Şengal’in kadınları bunu yaşamlarıyla kanıtladılar.
Ve bu yüzden Şengal’in hikâyesi, sadece bir soykırımın hikâyesi değildir.
Bu, küller arasından filizlenen yaşamın; hafızanın inkâra karşı direnişinin; kadının nesne olmaya zorlandığı bir tarihten kendi sözünü kuran özneye dönüşmesinin hikâyesidir.
Ve belki de bu yüzden, Şengal’in en güçlü cümlesi geçmişe değil geleceğe aittir. Çünkü soykırımın hedefi yaşamı durdurmaktı; yaşam ise bütün yaralarına rağmen yeniden akmanın yolunu buldu. O akışın en güçlü taşıyıcıları ise köle pazarlarında nesneleştirilmek istenen fakat kendi sözünü, kimliğini ve onurunu yeniden kurarak tarihin öznesine dönüşen Êzidî kadınlar oldu.

