Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Sömürge Gerçekliğinde Dersim

Şükran Demir Şükran Demir
21 Haziran 2026
Yazı
0
Sömürge Gerçekliğinde Dersim
0
SHARES
25
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Evet, korku iklimi derin. Evet, öğrenciler, kadınlar ve gençler üzerinde sistematik bir baskı var. Fakat bütün bunlara rağmen kadınların birbirine anlattığı her hikâye, sessizliği yırtan her söz, yan yana gelişimiz ve “peşini bırakmayacağız” deyişimiz bu karanlığın içinde açılan bir gediktir

Dersim, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan devlet aklının sürekli hedefinde tutulmuş; katliamla, sürgünle, zorunlu iskânla, asimilasyonla, karakolla, okul politikalarıyla, yasakla ve korkuyla sindirilmeye çalışılmış bir coğrafyadır. Erken Cumhuriyet’in merkezileşme ve Türkleştirme politikaları Dersim’de idari düzenlemelerle birlikte halkın dili, inancı, kimliği, hafızası ve yaşam biçimi üzerinde kurulan sistematik baskıyla hayata geçirilmiştir. 38 Dersim katliamı sonrası kız çocuklarının ailelerinden koparılarak başka şehirlerde subay ailelerinin yanına verilmesi, Sıdıka Avar’ın Elazığı Kız Enstitüsü’de topladığı kız çocuklara Türkçe öğretmeyi bir “insanlaştırma” misyonu olarak anlatması, İsmet İnönü’nün “okul yaptık, karakol yaptık, yol yaptık” sözleriyle özetlenen devlet yaklaşımı; Dersim özelinde Kürtlere yönelik genel politikanın da özetiydi. Özellikle kız çocukların, kadınların o gün olduğu gibi bu bugün de süren militarist, sömürgeci ve asimilasyoncu politikaların en ağır biçimlerine maruz bırakılması elbette hedeflenenin ne kadar köklü olduğunu gösterir durumda. Bu topraklarda yaşayan sayısızca etnik, dini kimlikten geriye sadece Türklük ve Sünnilik kalması hedeflendi ki bu tekçi dayatmaya kaşı sayısızca mücadele verildi ve bugün hala Kürtler, Aleviler… bu mücadeleyi vermeye devam etse de ne yazık ki birçok kimlik de bu saldırılarla ortadan kaldırıldı. Bu saldırılar elbette devam etmekte, onun için bugün hala özellikle eğitim alanının asimilasyon politikalarına araç olarak kullanıldığı Dersim’de sayısızca kız öğrencinin cansız bedenine ulaşıyoruz ve hatta bedenine bile ulaşamıyoruz. Bir valinin bir kız öğrencinin ölümünde kendi oğluyla nasıl işbirliği yaptığını, sırtını nasıl polise, başhekime, okula dayadığını izliyoruz.

Bugün Dersim’e girdiğinizde bütün bunlar geride kalmış bir geçmiş gibi durmuyor. Her tepeye kurulan karakolda, her girişe yerleştirilen kontrol noktalarında, kameralarla izlenen sokaklarda, üniversite kampüsünün içine taşınan devlet kurumlarında, yurt kapılarında bekleyen kolluk araçlarında, kadınların geceleri dışarı çıkarken duyduğu tedirginlikte yaşamaya devam ediyor.

Dersim’de rahat nefes almak kolay değil. Kentte kaldığınız kısa bir zaman içinde bile sürekli izlendiğiniz, takip edildiğiniz, kontrol edildiğiniz hissi bedeninize yerleşiyor. İnsana bir film sahnesini, Truman Show’daki yapay ve kapatılmış dünyayı hatırlatıyor; fakat Dersim’de yaşananlar bir kurgu değil, sömürgeci devlet aklının gündelik hayata sinmiş gerçeğidir.

6-7 Haziran tarihlerinde Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi ile Dersim’deydik. Amed’den, Batman’dan, İstanbul’dan, Ankara’dan, Eskişehir’den, Malatya’dan ve farklı kentlerden gelen kadınlarla birlikte Dersim Kadın Platformu’yla, öğrencilerle ve kadınlarla buluştuk. Bu buluşma kadınların sözünü birbirine ulaştırmak, üzeri örtülen suçların izini sürmek ve barışın ancak hakikatle mümkün olduğunu bir kez daha söylemek içindi.

Dersim’e giderken Gülistan Doku’nun kaybedilişinin birkaç kişinin işlediği kısıtlı bir suç olmadığını, bu hakikatin bütün açıklığına rağmen belli bir çevrede tutularak kapatılacak bir dava olmadığını biliyorduk. Ve orada dinlediğimiz her tanıklık, Gülistan’ın başına gelenlerin münferit olmadığını, aksine erkek-devlet şiddetinin, cezasızlığın ve özel savaş politikalarının iç içe geçtiği daha büyük bir düzenin parçası olduğunu bir kez daha gösterdi.

Gülistan Doku dosyasında yıllardır açığa çıkarılmayan, üzeri örtülen, korunup kollanan ilişkiler; bugün Dersim’de kadın öğrencilerin yaşadığı tehdit, taciz, baskı ve güvensizlik haliyle yan yana duruyor. Kadınların bize anlattıkları, bir kentin nasıl erkek egemen, militarist ve sömürgeci politikalarla kuşatıldığını açıkça ortaya koyuyordu. Her anlatı bir başka anlatıyı çağırıyor; her cümle, “burada yaşananlar tekil değil” gerçeğini büyütüyordu. Kentin her alanına ve anına sindirilmiş bu baskı ve suç gücünü geniş bir çevreden alıyordu.

Dersim’de tanıştığımız kadınlardan taciz hikâyeleri, tehditler, cinsel istismar ağlarına çekilme girişimleri, şikâyetlerin üzerinin örtülmesi, şikâyet eden kadınların baskı altına alınması ve faillerin korunması üzerine birçok şey dinledik. Kadınların “seni işe aldırırım” denilerek istismar ağlarına çekilmeye çalışıldığını, “sizi eve bırakalım” gibi gündelik ve “sıradan” görünen cümlelerin tacizin kapısı haline getirildiğini, Kürtçe şiirden halaya kadar kadınların varoluş biçimlerinin erkeklik baskısı ile denetlenmeye çalışıldığını duyduk.

Bu tanıklıkların ortaklaştığı yer çok açıktı: Failler çoğu zaman asker, polis, uzman çavuş, güvenlik görevlisi, üniversite içinde gücü olan erkekler, iktidar ilişkileriyle korunan kişilerdi. Kadınlar şikâyet etmek istediklerinde ise çoğu kez şikâyet edecekleri mekanizmaların içinde zaten bu faillerin ya da onları koruyan ilişkilerin olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle adalet arayışı, kadınlar için ikinci bir şiddet alanına dönüşüyordu.

Dersim’de bize aktarılan isimler, olaylar ve ilişkiler saklı değildi. Basına yansıyan, meclise taşınan, kurumların bildiği birçok iddiaya rağmen faillerin yerlerinde kalması, hatta kimi zaman ödüllendirilmesi, kadınlara verilen mesajın ne olduğunu gösteriyor: “Konuşsanız da bir şey değişmez.” Fakat kadın mücadelesinin bize öğrettiği hakikat tam da burada başlıyor: Kadınlar konuştukça, birbirini duydukça, birbirinin tanıklığına sahip çıktıkça bu düzenin sessizliği bozulur.

Dersim’deki tablo bize bir kez daha gösterdi ki güvenlikçi politikalar kadınlar için güvenlik üretmiyor. Tam tersine, kadınların yaşam alanlarını daraltıyor, sokakları, yurtları, üniversiteyi ve kamusal alanı güvensiz hale getiriyor. Köprüden kente girildiği andan itibaren kameralarla, kontrol noktalarıyla, askerle, polisle, resmi ve gayriresmi denetimle karşılaşmak; bir şehirde kadınların özgürce yaşayabildiği anlamına gelmiyor. Her yerde kolluk olması, kadınların güvende olduğu anlamına gelmiyor. Dersim bunun en çıplak örneklerinden biri. Güvenlik adı altında kurulan her mekanizma kadınların, kentte yaşayanların yaşamını daraltan ve egemene hizmet eden bir gerçekliğe sahip.

Öğrenci sayısına denk, hatta onu aşan güvenlik gücünün bulunduğu; üniversite kampüsünün içine valilik ve adliye gibi devlet kurumlarının taşındığı; kadın örgütlerinin üniversiteye girmekte zorlandığı ama kolluğun rahatça dolaştığı bir yerde kimse eşitlikten, güvenlikten, özgürlükten ve örgütlenme özgürlüğünden elbette bahsedemez. Kaldı ki barış süreci dediğimiz bir dönemde bile böyle bir tablo barıştan çok bir savaş halini taşır. Çünkü savaş yalnızca silahla, çatışmayla, operasyonla sürmez. Savaş bazen bir kadının yurttan çıkamamasıdır. Bazen bir öğrencinin halay çektiği için soruşturma tehdidiyle karşılaşmasıdır. Bazen bir genç kadının telefon numarasının kimlerin elinde olduğunu bilmemesidir. Bazen kadınların “kimseye güvenemiyoruz” demesidir.

Dersim’de öğrencilerin örgütlenme alanlarının daraltılması, kadın kulüplerinin ve özgür öğrenci çalışmalarının engellenmesi, buna karşılık cemaatlerin ve iktidara yakın yapıların rahatlıkla alan bulması da bu politikanın bir parçası olarak karşımızda duruyor. Başta kadın öğrenciler olmak üzere öğrencilerin sosyal, politik ve kültürel yaşam alanları baskı altına alınırken; TÜGVA, İlim Yayma Cemiyeti ve benzeri yapıların üniversite ve kent yaşamında güçlenmesi tesadüf değildir. Bu, genç kadınların hem politik iradesini hem de gündelik yaşamını denetim altına alma çabasıdır.

Bir grup öğrencinin Kürtçe müzikle halay çekmesinin soruşturma konusu olabildiği; öğrencilerin kimi etkinliklere katılmaları halinde sicillerinin etkileneceği tehdidiyle karşı karşıya bırakıldığı; bazı öğrencilerin gezi, not, iş ya da burs vaadiyle iktidar çevrelerine yaklaştırılmaya çalışıldığı bir atmosferde özgür üniversiteden söz edilemez. Burada amaç yalnızca öğrencileri susturmak değildir; aynı zamanda onları kendi kimliklerinden, dillerinden, politik hafızalarından ve kadın dayanışmasından koparmaktır.

Bu yüzden Dersim’de dinlediğimiz her anlatı, Gülistan Doku’nun adalet mücadelesiyle birleşiyor. Gülistan’ın kaybedilmesi, onu arayanların engellenmesi, dosyanın karartılması ve yıllardır süren cezasızlık hali; bugün kadın öğrencilerin yaşadığı şiddetin zeminini oluşturan aynı erkek-devlet aklının sonucudur. Gülistan için adalet istemek, Dersim’de bugün yaşayan her genç kadının yaşam hakkını, eğitim hakkını, özgürlük hakkını, kimlik hakkını savunmaktır.

Dersim’de bir kez daha anladık ki barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, kadınların geceleri korkmadan yürüyebilmesidir. Barış, bir öğrencinin şikâyet ettiğinde susturulmaması, failin değil kadının korunmasıdır. Barış, üniversitenin kolluk ve cemaat kuşatmasından çıkarılıp öğrencilerin, kadınların, halkın özgür alanı haline gelmesidir. Barış, kaybedilen kadınların akıbetinin açığa çıkarılması, faillerin ve onları koruyan ilişkilerin yargılanmasıdır. Barış, sömürgeci akılla, erkek egemen devlet şiddetiyle ve cezasızlık politikalarıyla yüzleşmektir.

Yıllardır söylediğimiz gibi, kadın özgürlüğü olmadan toplumsal barış kurulamaz. Hakikatle yüzleşmeden, erkek-devlet şiddetiyle hesaplaşmadan, özel savaş politikaları teşhir edilmeden, kadınların sözü esas alınmadan kalıcı bir barış inşa edilemez. Dersim’de gördüğümüz de budur: Kadınların bedeni, emeği, dili, kimliği ve yaşamı üzerinde kurulan bu tahakküm sona ermeden gerçek bir barıştan söz edilemez.

Dersim ağır bir kuşatma altında. Evet, korku iklimi derin. Evet, öğrenciler, kadınlar ve gençler üzerinde sistematik bir baskı var. Fakat bütün bunlara rağmen kadınların birbirine anlattığı her hikâye, sessizliği yırtan her söz, yan yana gelişimiz ve “peşini bırakmayacağız” deyişimiz bu karanlığın içinde açılan bir gediktir.

Biz o gedikten baktık. Orada yalnızca acıyı değil, mücadeleyi de gördük. Yalnızca korkuyu değil, birbirine tutunan kadınların cesaretini de gördük. Yalnızca devletin erkek yüzünü değil, ona karşı hakikati büyüten kadın sözünü de gördük.

Dersim bize bir kez daha şunu öğretti: Barış, kadınların tanıklığını duymadan kurulamaz. Barış, Gülistan Doku’nun akıbeti açığa çıkarılmadan, kadın öğrencileri hedef alan istismar ağları dağıtılmadan, üniversiteler erkek-devlet şiddetinden arındırılmadan kurulamaz. Barış, kadınların yaşamını kuşatan sömürgeci, militarist ve patriyarkal düzene karşı mücadele etmeden kurulamaz.

Bunun için bu topraklarda yaşayan bütün halklar üzerinde kurulan baskılara ve sömürgeci politikalara son verilmelidir. Özellikle bir halkı, bir toplumu düşürmek ve iradesizleştirmek için kadın kimliğine yönelen özel savaş politikaları terk edilmelidir. Geçmişle, hatta bugünle yüzleşilmeli; eşit ve özgür bir yaşamın önündeki bütün engeller kaldırılmalı, hakikatin üzerini örten her perde aralanmalıdır.

Yüz yılı aşkın süredir sürdürülen bu politikaların kimseye bir fayda sağlamadığı artık görülmelidir. Aksine, bu politikaların hayat bulması için evlerden sokaklara, iş yerlerinden üniversitelere kadar yaşamın her alanı halklara, kadınlara, çocuklara, gençlere ve doğadaki her canlıya nefes aldırmaz hale getirilmiştir. Ama yine de ne Kürtler, ne kadınlar, ne çocuklar, ne aleviler, ne gençler ne de sayamadığım diğer hiç bir grup, topluluk, halk, tür mücadele etmekten geri durmadı, durmayacak onun için bu gerçek karşısında eğilmek, bu politikalardan vazgeçmek ve hayatın her alanını özgür, eşit ve yaşanabilir kılmak zorunluluktur. Bir halkın dilini, kültürünü, toprağını, yönetim hakkını, eğitim hakkını, yaşam hakkını, doğa ile bağını gasp etmek için ve o halkın bunlar için mücadele edemeyecek hale getirilmesinin hedeflenmesi üzerinden kurulan özel savaş politikalarını daha açık konuşmak, teşhir etmek ve karşı durmak asıl gerçek barışı sağlayacak kapıdır. Bunun için başta Munzur Üniversitesi olmak üzere uyuşturucu, fuhuş çete ağlarının kol gezdiği üniversitelerde, kafelerde, sokaklarda bütün bunlara son verilerek özgür üniversite, özgür sokak, özgür mekan hakkı tanınmalıdır. Bu sömürgeci anlayış ve yaklaşımdan vazgeçilmelidir.

Ama her şeyden önce hakikatin görülmesi gerekir. Çünkü biz biliyoruz: Hakikat olmadan adalet, adalet olmadan barış olmaz. Ve egemenin hakikati sömürmekse; halkın, kadınların, gençlerin ve çocukların da hakikati mücadeledir. Vazgeçilmeyecek bu mücadele de mutlaka iyi olanı getirecektir.

Etiketler: BarışBarışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifiBİVdersimFeminizmGülistan DokukadınKadın DayanışmasıKadın haklarıKadın MücadelesiKürt kadın mücadelesiKürt kadınlarÖzel savaş politikalarıSavaşSayı 173SömürgeSömürgecilik
Önceki İçerik

Nafakayı da Yaşamı da Savunuyoruz

Sonraki İçerik

Gasp Paketleriyle Yaşamlarımızı Zincirleyemezsiniz!

Sonraki İçerik
Gasp Paketleriyle Yaşamlarımızı Zincirleyemezsiniz!

Gasp Paketleriyle Yaşamlarımızı Zincirleyemezsiniz!

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.