Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

31 Yıldır Sürülen İz: Onarıcı Adalete Doğru Hakikati Ararken

Derya Bozarslan Derya Bozarslan
31 Mayıs 2026
Yazı
0
31 Yıldır Sürülen İz: Onarıcı Adalete Doğru Hakikati Ararken
0
SHARES
6
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Ölümün ardından başlaması gereken yas, Kürt illerinde çoğu zaman başka bir mücadeleye dönüşüyor. Otopsiden cenazenin teslimine, definden taziyeye kadar her aşama, devletin denetim ve baskı mekanizmalarının yeniden devreye girdiği bir alana dönüşüyor. Araştırmamız, bu “cenaze-defin-taziye-yas” döngüsünün doğal bir yas süreci olmaktan çıktığını, şiddetin yeni bir halkasına evrildiğini gösteriyor. Yaşam hakkıyla birlikte vedalaşma hakkı da gasp ediliyor

Bu yazıya başlarken tesadüfen önüme düşen bir haber, odağımı da belirledi. Yeni Yaşam Gazetesi’nin 28 Mayıs 2026 tarihli haberi[1], 29 Mayıs 1992’de evinden ayrıldıktan sonra sivil kıyafetli ve silahlı üç kişi tarafından zorla araca bindirilen ve kendisinden bir daha haber alınamayan İsmail Ağaya’nın annesini konu alıyordu. Batman’da her hafta “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” eylemine katılan Müfide Ağaya, 34 yıldır oğlunun akıbetini soruyor. “Halen oğlumu arıyorum. Kendisinden hiçbir iz bulamadım ama aramaktan da vazgeçmedim” diyen Müfide annenin sözleri, onlarca yıldır sonuçsuz bırakılmış bir hakikat arayışını özetliyor.

Müfide Ağaya’nın hikâyesi bugüne özgü değil. 1980’lerden başlayarak, 90’larda Kürt illerinde büyük bir ivme kazanan zorla kaybetmeler; dönemin ağır insan hakları ihlalleri ve etkileri bugüne taşınan derin bir toplumsal yara olarak varlığını sürdürüyor. Aradan geçen onlarca yıla rağmen ailelerin aynı soruları sormaya devam etmesi, hakikatin hâlâ açığa çıkarılmadığını gösteriyor. Bu süreklilik, geçmişten gelen cezasızlık geleneğinin bugünkü inkâr, sessizlik ve güvensizlik biçimlerine de işaret ediyor.

Hakikat Adalet ve Hafıza Merkezi olarak yürüttüğümüz “Adalet İyileştirir”[2] çalışması süresince 2000’li yıllarda Kürt illerinde yaşanan yaşam hakkı ihlallerini belgelerken, karşılaştığımız tanıklıklar ile 90’ların zorla kaybetme deneyimleri arasında güçlü bir süreklilik hattı bulunduğunu gördük. Bu yazıda, o hattı izleyerek kayıp yakınlarının hakikat, adalet ve yas taleplerinin neye karşılık geldiğini; “adalet” kavramının onlar için ne anlama geldiğini tartışmaya açmak ve görünür kılmak istiyorum. Ayrıca; geçiş dönemi adaletinin hem hukuki hem psikolojik hem de toplumsal bir onarım meselesi olduğunu, ailelerin ‘yas tutabilme hakkı’ nın neden bu tartışmanın merkezinde durduğunu ve tüm bu süreçlerin devletle ve resmi mekanizmalarla kurulan güven ilişkisini nasıl şekillendirdiğine değineceğim.

Türkiye’de insan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda mağdurların ve yakınlarının yürüttüğü hukuki mücadeleler, onlarca yıldır benzer engellerle karşılaştı: yetersiz soruşturmalar, dosyaların mahkemeye taşınmasındaki güçlükler, davaların yıllarca sürüncemede kalması ya da zamanaşımı nedeniyle düşmesi. Geçiş dönemi adaleti ufkunun eksik veya bulanık olduğu bir dönemde yaptığımız derin saha araştırmaları ve yazdığımız raporlar[3], 2000’li yılların yaşam hakkı ihlallerinde de aynı mekanizmaların farklı biçimlerde işlediğini ortaya koyuyor. Sosyo-ekonomik koşullar değişmiş, siyasal konjonktür dönüşmüş olsa da yapısal tablo büyük ölçüde sabit kalmış; ihlaller belgelenmiş, fakat cezasızlık devam etmiştir.

Bu yapısal tablo mahkeme koridorlarından önce ölümün ilk saatlerinde, henüz cansız bedene kavuşulmadan kendini gösteriyor. Cezasızlık döngüsünün getirdiği bir kademe olarak; yasın tutulması, ölüye veda edilmesi, acının paylaşılması bile bir mücadele alanına dönüşüyor. Şiddet, ölüsünü gömmek isteyenler için yas üzerinden yeniden üretilen bir cezaya dönüşüyor.

Ölüye Saygı ve ‘Yas’ hakkı

90’lı yıllarda zorla kaybedilenlerin aileleri, sevdiklerinin bedenine ya kavuşamadı ya da çok geç kavuştu. 2000’lerde ise beden vardı, ama yas yoktu. Bu fark, ilk bakışta bir ilerleme gibi görünebilir; oysa araştırmamız bunun yanıltıcı olduğunu ortaya koyuyor. Cansız bedene uygulanan şiddet, kültürel ve dini geleneklere göre defin hakkının engellenmesi, taziyenin kesintiye uğratılması ve yasın kriminalize edilmesi, ölümün kendisi kadar ağır bir hak ihlaline dönüşüyor.

Bunu en somut biçimde morgların önündeki nöbetlerde görüyoruz. Aileler cenazeyi sahiplenmek, ölenin bedeninin gizlice kimsesizler mezarlığına gömülmesini engellemek için saatlerce, bazen günlerce bekliyorlar. 2013’te Lice’de öldürülen 19 yaşındaki Medeni Yıldırım’ın yakını o geceyi şöyle anlatıyor: “Sabaha kadar cenazenin başında bekledim, bizden habersiz cenazeyi alıp götürmesinler diye.” Böylelikle yas tutmak, yok sayılmaya karşı verilen zorunlu bir direnişe dönüşüyor.

Ölümün ardından başlaması gereken yas, Kürt illerinde çoğu zaman başka bir mücadeleye dönüşüyor. Otopsiden cenazenin teslimine, definden taziyeye kadar her aşama, devletin denetim ve baskı mekanizmalarının yeniden devreye girdiği bir alana dönüşüyor. Araştırmamız, bu “cenaze-defin-taziye-yas” döngüsünün doğal bir yas süreci olmaktan çıktığını, şiddetin yeni bir halkasına evrildiğini gösteriyor. Yaşam hakkıyla birlikte vedalaşma hakkı da gasp ediliyor.

Direniş yalnızca morg önlerinde değil, sokakta da şekilleniyor. Kepenk kapatma, 1990’lardan bu yana Kürt illerinde kolektif matemin en güçlü sembollerinden biri. Bu durum yalnızca aileye güç vermekle kalmıyor, aynı zamanda faili teşhir eden sessiz ama güçlü bir cevaba dönüşüyor. Yahya Menekşe’nin cenazesine katılan Cizreli bir genç bu pratiğin anlamını şöyle açıklıyor: “Kepenk kapatmamak, arkadaşımızı öldüren katillerin yanında duruyorsun anlamına geliyordu. O yası bize yaşatanlara bir cevabımızdı bu.”

Tüm bu süreçlerin psikolojik ve toplumsal ağırlığı oldukça derin. Yas tutabilme hakkı, bu yüzden geçiş dönemi adaletinin, psikolojik ve toplumsal bir onarım meselesi de olduğunun en somut göstergesi. Ve bu hak ihlal edildiğinde, aileler için adalet arayışı mahkeme kapısından çok önce, morg önündeki o ilk nöbette başlıyor. Şiddet ve baskının devam ettiği bir coğrafyada yas tutmak ve hayatını sürdürmek, yıllar sonra bile ölenlerin yakınları için gündelik bir mücadele olmaya devam ediyor. Cizreli bir babanın sözleri hem bu yükü hem de direnişi bir arada taşıyor: “Onu unutmamız imkânsız ama diğer çocuklarımız için iyi olmaya çalışıyoruz.”

Hukuk: Kırık bir Mücadele Alanı

Morg önündeki nöbetten mahkeme koridorlarına uzanan yol, ailelerin anlattıklarında hep aynı biçimde şekilleniyor. Her adımda yeni bir engel, her kapıda yeni bir suskunluk. Görüştüğümüz ailelerin neredeyse tamamı için hukuk mücadelesi, devletle yüzleşmenin tek resmî zemini. Ancak bu zemin, başından itibaren eğri kurulmuş. Soruşturmalar sürüncemede kalıyor, dosyalar gizlilik gerekçesiyle kapatılıyor, mahkemeler yıllara yayılan duruşmalarla aileleri yıpratıyor. Deliller kayboluyor ya da imha ediliyor; kimi vakada olay yeri incelemesini bizzat aileler yapıyor, fotoğrafı onlar çekiyor, tanıkları onlar buluyor. Dava nakilleri dayanışmayı kırıyor, sanıklar mahkemeye getirilmiyor. Sistem, içten içe engel üretiyor.

Buna rağmen aileler o salonlara gidiyor. Çünkü mahkeme, adaleti sağlamasa bile hakikati kayda geçirebilecekleri nadir resmî alan.[4] “Adaletin gerçekleşmeyeceğini bilsek bile hakikati ilan etmek başlı başına bir mücadele” diyor görüşmecilerden biri. Bu inat, toplumsal hafızanın korunması için verilen kolektif bir çaba.

Roboskîli aileler neden adalet istediklerini şöyle açıklıyor: “Eğer bugün bu insanlar cezalandırılmazsa başka katliamlar da gerçekleşebilir. Roboskî’nin sorumluları yargılanmadı, diğer katliamların sorumluları da yargılanmaz. Böyle bir algı gelişti.” Öngördükleri doğru çıktı. Cezasızlık yalnızca geçmişte yaşanan hak ihlallerini örtmüyor gelecekteki haksızlıklara da kapı açıyor.

Bu tablo bize adaletin sadece hukuki bir mesele olmadığını çok net gösteriyor. Adalet aynı zamanda toplumsal bir onarım ve geleceğe dair güven meselesi. 1990’larda zorla kaybedilenlerin aileleri bu güveni hiç kazanamadı. 2000’lerde çocuklarını kaybedenler de aynı kırık mekanizmayla yüzleşti. Aradan geçen onlarca yıl, değişmeyen tek bir gerçeği defalarca kanıtladı: cezasızlık sürdükçe şiddet de sürüyor.

Yine de adaleti aramak…

Mağdur yakınları için adalet arayışı öncelikle hukuki bir mücadeleye karşılık geliyor; faillerin cezalandırılması, mahkeme kararıyla devletin sorumluluğunun tanınması. Ancak bu mücadele, yapısal cezasızlık mekanizmalarıyla sürekli çatışıyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi; davaların yıllarca sürüncemede bırakılması, sanıkların mahkemeye getirilmemesi, davaların ailelerin yaşadığı yerlerden uzak mahkemelere nakledilmesi bütün bu uygulamaların ne yazık ki istisnai değil, sistematik olduğunu göstermektedir.

2016 sonrasında yaşanan otoriter dönüşüm bu tabloyu daha da ağırlaştırdı. Yargı bağımsızlığına yönelik sistematik müdahaleler ve cezasızlık zırhının sürekliliği, hukuki alanı giderek daha kırılgan kıldı. Bununla birlikte mahkemeler, mağdur yakınlarının hakikat ve hesap verebilirlik taleplerini dile getirebildiği nadir platformlar olma özelliğini koruyor. Bu mücadele çoğunlukla mahkûmiyetle sonuçlanmıyor hatta kimi zaman mağdurların kendileri kriminalize ediliyor. Ancak hukuki kazanımlarla ölçülemeyen bu çabalar, Kürtlerin adalet arayışının temel unsurlarını oluşturmaya devam ediyor.

Buna rağmen ailelerin adalet arayışında gösterdikleri inat kırılmıyor. Çünkü mahkemeler, ne kadar işlevsiz görünse de hakikat ve hesap verebilirlik taleplerini dile getirebildikleri nadir platformlardan biri olmaya devam ediyor. Ve araştırmamız boyunca gördük ki bu mücadelenin motivasyonu çok geniş bir dönüşüm talebi. Hesap verebilir bir devlet, eşit haklar, güvenli bir gelecek. Kendi ifadeleriyle: sistemin değişmesi.

Bu, aynı zamanda onarıcı ve dönüştürücü adalet tahayyüllerine de alan açıyor. Hukuki mücadele sürdürülmeli; ama yalnızca onunla yetinilemez. Hafızalaştırma pratikleri, kolektif yas, toplumsal tanınma talepleri de adaletin birer parçası. Ve belki de en temelde bir kayıp yakınının dile getirdiği ve raporumuza da isim olan “Adalet olmadıkça barış da olmaz.” Yani barış ve hukuk devleti olmadan adaletin ufku kapalı kalmaya devam edecek.

Peki buradan nereye?

Araştırmamız boyunca görüştüğümüz mağdur yakınlarının büyük çoğunluğu, hukuki mücadelelerini sürdürmelerinin temel motivasyonu olarak yalnızca faillerin cezalandırılmasını değil, çok daha geniş bir dönüşüm ufkunu işaret etti. Hesap verebilirlik, eşit haklar ve toplumsal güvenlik, kendi ifadeleriyle: ‘bir davanın kazanılmasından öte, sistemin değişmesi.’ Bu, cezalandırıcı adalet ile onarıcı adalet arasındaki bilindik karşıtlığın aslında yanlış kurulduğunu gösteriyor. Mağdurlar için ikisi birbirini dışlamıyor; aksine, birbirini tamamlıyor.

Bu nedenle araştırmamız, cezasızlıkla mücadeleyi vazgeçilmez bir öncelik olarak görürken aynı zamanda adaletin daha geniş bir çerçevede ele alınması gerektiğini savunuyor. Yalnızca bireysel failleri değil, ihlalleri mümkün kılan yapısal eşitsizlikleri de hedef alan; yalnızca geçmişi değil, bugünü ve geleceği de kapsayan çok katmanlı bir adalet anlayışı. Geçiş dönemi adaletinin ufkunun hâlâ bulanık olduğu Türkiye’de bu hem metodolojik hem de siyasal bir zorunluluk.

Cezasızlığa rağmen onarılma arayışı

Hukuki mücadelenin duvarlarına çarpan aileler yılgınlığa teslim olmuyor. Görüşmelerimizde sürekli karşımıza çıkan şey şu; failler cezalandırılsa bile acının dinmeyeceğini biliyorlar… Ama yine de bir şey arıyorlar. Kayıplarının tanınması, yaslarının suç sayılmaması, gelecek kuşakların aynı acıyı yaşamaması. Yani kalıcı ve yasal olarak güvence altına alınmış bir BARIŞ. Bu arayış, onarıcı adaletin soyut bir kavram olmadığını, her gün yeniden kurulan somut bir talep olduğunu da gösteriyor.

Bu talep üç eksende şekilleniyor: yüzleşme ve özür, telafi, dayanışma. Devletin sorumluluğunu kabul etmesi ve özür dilemesi, ailelerin nazarında varoluşsal bir ihtiyaç. “Sadece bir özür bekliyorum. Bir özür gelse kalbimin yarası kapanırdı.” diyen bir kayıp yakınının bu sözü, yüzyılı aşkın inkâr politikasına karşı dile getirilen en yalın talep. Tazminat ise tek başına adalet sağlamasa da mağduriyetin tanınması, devlet sorumluluğunun kabulü ve hakikate erişim koşullarıyla birleştiğinde anlam kazanıyor. Ekonomik güvencesizlik travmanın üstüne binen bir yük; bu yükü hafifletecek kalıcı sosyal politikalar da onarıcı adaletin en önemli parçası.

Dayanışma ise belki en sessiz ama en kalıcı olan boyut. Aileler küçük ve düzenli bir hatırlanma istiyor: mezar ziyareti, bayramda bir telefon, iletişimin devamlılığı. Ceylan Önkol’un ailesinin eve gelen çuvallar dolusu mektup için söylediği şu sözleri onarılma talebinin basit karşılıkları olarak anlaşılıyor. “Fark ettik ki yalnız değiliz. İnsanlar bizi yalnız bırakmadıkları için minnettarız.”

Ancak şunu da net söyleyelim: özür, telafi ve dayanışma, faillerin cezalandırılması talebinin yerini almıyor. Aksine, o temel talebin yanında, cezasızlığın açtığı yaraları onarmak için ek yollar olarak görülüyor. Cezalandırıcı adalet ile onarıcı adalet, bu ailelerin tahayyülünde birbirini dışlamıyor. Tam aksine biri olmadan diğerinin eksik kalacağı net dile getiriliyor.

Hatırlamak: Cumartesi Anneleri

Bu onarılma isteği, hafızayla da besleniyor. Zorla kaybedilenlerin yakınları bugün 31 yıl olacak ki hala Cumartesi günleri meydanlarda çocuklarının, sevdiklerinin fotoğraflarıyla oturuyorlar. 2000’lerde ölüdürlenlerin yakınları da o fotoğrafların yanına kendi çocuklarınınkini ekliyor. Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın eylemlerindeki bu “yanyanalık” tesadüf değil. Yarım asırdan daha uzun süredir kayıp yakınlarının oturma eylemi on yılları birbirine bağlayan şiddet ve cezasızlık zincirinin en görünür ifadesi.

Kamusal alanda gerçekleştirilen bu görünürlük dışında aileler hatırlama pratiklerini özel alanda da sürdürüyor. Duvardaki fotoğraf, özenle saklanan okul defteri, kazak, güneş gözlüğü, tespih… bunlar küçük nesneler ama büyük bir direniş barındırıyor. Öldürülen çocuğun hatırasını yaşatmak, aileler için inkâra karşı sürdürülen siyasal mücadelenin bir parçası.

Ve bu hafıza kuşaktan kuşağa geçiyor. 90’ların şiddet anılarıyla büyüyen çocuklar, 2000’lerde hayatlarını kaybetti. Geride kalanlar şimdi aynı anıları bir sonraki kuşağa aktarıyor. Mevcut araştırmanın ilham kaynağı olan “Öldürülmeselerdi Arkadaşlarımız Olacaklardı”[5] adlı çalışmada sunulan anlatılar, 2000’li yıllarda öldürülen Kürt çocuklarının anılarını, anne babalarının duygularını ve 2000’li yıllarda Kürt illerinde büyüyen genç yazarların bakış açılarını iç içe geçirerek bu farklı katmanlara ışık tutuyor. Hem teselli olarak hem de “Bu dava burada bitmedi.” diyerek.

Adalet Olmadıkça Barış da Olmaz

“Milyonlarca trilyonlarca insan da öldürseniz o barış gelecek en sonunda. O zaman neyi bekliyoruz?”

Bu sözler, 28 Ağustos 2005’te Batman’da vurularak öldürülen 23 yaşındaki Hasan İş’in babasının sözleri. Batman’da 32 yıldır oğlunu arayan Müfide Ağaya’nın sorduğu soruyla aynı kökten geliyor: Hakikat nerede? Neyi bekliyoruz?

1990’larda zorla kaybedilenlerin aileleri, 2000’lerde hayatını kaybeden çocuk ve gençlerin yakınları da aynı soruyu soruyor. Farklı bir dönemde, ama aynı suskunlukla, aynı cezasızlıkla karşı karşıya kalarak. Otopsi sıralarında, morg önlerinde, kapatılan kepenklerde, engellenen taziye evlerinde, düşen davalarda…

Ailelerin talepleri çok net: Faillerin yargılanmasını ve cezalandırılmasını bireysel bir hesaplaşma olarak görmüyorlar. Bu, bir daha kimsenin bu acıların yaşanmaması için zorunlu bir adım olarak görülüyor. Hakikatin açığa çıkması; tanınma ve bilme hakkı olarak talep ediliyor. “Kardeşim kimin kurşunuyla öldü, bunu bilmek istiyorum” cümlesi, bu hakkın ne kadar temel olduğunu gösteriyor. Devletin özür dilemesi ve sorumluluk üstlenmesi isteniyor; “bir özür gelse kalbimin yarası kapanırdı” sözü, yüzleşmenin varoluşsal bir ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyor. Hafıza alanlarının korunması, isimlerin yaşatılması, psiko-sosyal desteğe erişim gibi talepler onarıcı adaletin parçaları olarak görülüyor.

Ancak bu taleplerin geçmişe olduğu kadar geleceğe de bakan bir yüzü var. Çünkü cezalandırıcı adalet ile onarıcı adalet bu ailelerin zihninde birbirini dışlamıyor. Tam aksine, birbirini tamamlıyor. Hesap verebilirlik olmadan onarım olmaz; onarım olmadan da kalıcı barış olmaz.

Bugün yeniden başlayan barış süreci, bu seslerin yankılanabileceği bir zemin sunuyor. Ama geçmişin cezasızlık zırhı sökülmeden, zorla kaybedilenlerin akıbeti aydınlatılmadan, Müfide Ağaya’nın sorusu yanıtsız kaldıkça, bu zemin gerçek bir barışa taşınamaz. “Bu coğrafya hepimize yeter” diyen kayıp yakınlarına kulak vermek, ertelenebilecek bir tercih değil, gecikmesi mümkün olmayan bir sorumluluktur.

Yazıyı; bugün 31. yılında yeniden Galatasaray Meydanı’na çıkan Cumartesi Anneleri’nin 27 Mayıs 2026’da paylaştığı sözleriyle bitiriyorum.

“Bugün Galatasaray’a çıkışımızın 31. yılı. Kuşaktan kuşağa aktarılan bir direnme çağrısına dönüşen mücadelemiz 31 yaşında. 31 yıldır kayıplarımızın izini sürüyor; hakikat, adalet ve insan onurunu savunuyoruz. 31 yıl sonra da ilk günkü kararlılığımızla haykırıyoruz:

Unutmuyoruz.

Affetmiyoruz.

Vazgeçmiyoruz.”[6]


[1] https://yeniyasamgazetesi9.com/32-yildir-oglunu-ariyor-yasamiyorsa-kemiklerini-istiyorum/

[2] 2000-2015 yılları arasında Kürt çocuk ve gençlere yönelik yaşam hakkı ihlallerini belgeleyen, etkilenenlerin taleplerini ve deneyimlerini görünür kılan, cezasızlığın yarattığı tahribatı anlayarak onarıcı adalet perspektifinden toplumsal uzlaşmaya katkı sunmayı hedefleyen bütüncül bir araştırma projesi. https://adaletiyilestirir.org/

[3] Bu araştırma kapsamında çocuk ve gençlerin yaşam hakkı ihlallerini toplumsal ve hukuki boyutlarıyla belgeleyen iki rapor yazılmıştır. Raporlara aşağıdaki linklerden erişilebilir;

Adalet Olmadıkça Barış da Olmaz

Güvenlik Gölgesinde Hukuk

[4] Dava İzleme: Duruşma Salonunda Devlet ve Yurttaş; Alpkaya, G., Ataktürk Sevimli, E., Ballıktaş Bingöllü, B., Çiftçioğlu, K., Gebeş, M. & Yavan,

D. İstanbul: Hafıza Merkezi

[5] https://hakikatadalethafiza.org/sites/default/files/2023-02/oldurulmeselerdi-arkadaslarimiz-olacaklardi.pdf

[6] https://x.com/CmrtesiAnneleri/status/2059725290038059279

Etiketler: BarışCumartesi Anneler/İnsanlarıgalatasaray meydanıİsmail AğayaKayıplar HaftasıMüfide AğayaSavaşSayı 170
Önceki İçerik

Hanım’ın Çocukları

Sonraki İçerik

17–31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası: Türkiye’de Yüzleşme, Adalet ve Barışın İmkânları

Sonraki İçerik
Hafızayı Diri Tutanların Adıdır Cumartesi Anneleri/İnsanları

Hafızayı Diri Tutanların Adıdır Cumartesi Anneleri/İnsanları

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.