Bize yıllardır “Unutun” diyorlar. “Hayatınıza devam edin” diyorlar. Söyleyin bana, insan sevdiğine ait bir iz bulamamışken nasıl unutabilir? Bir mezar taşı bile çok görülen bir ülkede yas nasıl tamamlanabilir? Bizim mücadelemiz biraz da bu yüzden hafızayı koruma mücadelesidir. Çünkü unutmak, kayıplarımızın ikinci kez kaybedilmesi demektir
1995 yılının Newroz’unda hayatımız ikiye bölündü. Bir yanı, ağabeyim Hasan Ocak’ın sesiyle, gülüşüyle, umutlarıyla kalan hayattı. Diğer yanı ise karakol kapılarında geçen günlerin, inkârın, cevapsız bırakılan soruların ve hiç dinmeyen özlemle çevrelenen bir hayattı. Hasan abim gözaltında kaybedildiğinde yalnızca bir insan kaybedilmedi; bizim evimizin ışığı, bu ülkenin vicdanı da karanlığa gömülmek istendi.
Abimi arama mücadelesi sadece bizim ailemizin mücadelesi değildi. Yokluğunun dayanılmaz ağrısıyla baş etme çabası sadece bizim ailemizin çabası değildi. Gözaltında kaybedilen sevdiklerimizin ardından; aynı arayışın, aynı acının içinde birbirimizi bulduk. Kimi oğlunu, kimi eşini, kimi kardeşini, kimi babasını arıyordu. Hepimizin elinde bir fotoğraf, dilinde aynı soru vardı: “Sevdiklerimiz nerede?”
İşte Galatasaray Meydanı gözaltında kaybedilenlerin hafızası oldu. Cumartesi Anneleri/İnsanları bu hafızayı diri tutanların adı oldu.
1995’ten bu yana her cumartesi o meydana yalnızca kayıplarımızın fotoğraflarını taşımadık. Acımızı, öfkemizi, özlemimizi ve inadımızı da taşıdık. Kimi zaman yere bırakılan bir karanfil olduk, kimi zaman titreyen bir annenin sesi… Ama her defasında devletin unutturmaya çalıştığı hakikati yeniden görünür kıldık. Çünkü Galatasaray Meydanı bizim için yalnızca bir meydan değildi; kayıplarımızın isimlerini hayatta tuttuğumuz, onları yeniden aramıza çağırdığımız bir hafıza mekânıydı.
27 Mayıs 1995’ten bu yana Galatasaray Meydanı’nda çok şey yaşadık. Annelerimizin elleri yaşlandı. Bazıları çocuklarının akıbetini öğrenemeden bu dünyadan ayrıldı. Cumartesi Anneleri’nin saçları beyaza dönerken devletin inkâr politikası da değişmedi. Ama değişmeyen başka bir şey daha vardı: Bizim kararlılığımız.
Yıllarca Galatasaray Meydanı’nda sessizce oturduk. Sessizliğimiz bazen en güçlü çığlık oldu. Çünkü biz orada yalnızca kendi kayıplarımız için bulunmadık; bir daha hiçbir insan gözaltında kaybedilmesin diye oturduk. Devletin gözetiminde kaybedilen insanların dosyalarında deliller araştırılmadı, tanıklar dinlenmedi, failler korundu. Sistematik cezasızlık, kayıplarımızın ardından örülen bir duvara dönüştürüldü. Ama biz her cumartesi o duvarın karşısına oturup hakikati yeniden söyledik.
Galatasaray Meydanı kimi zaman polis barikatıyla çevrildi. Bazen elimizdeki fotoğraflardan bile korktular. Gözlerimizin önünde annelerimize ters kelepçe takıldı, yerlerde sürüklendi, gözaltına alındı. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir meydanda oturup kaybedilen evladını arayan annelerin bu uygulamalara maruz kalmaları kabul edilemez ama biz bunu da yaşadık.
700. hafta içimde kapanmayan bir yara olarak duruyor. Elimizde fotoğraflarımızla, her zamanki gibi sessizce meydanda oturmak isterken ağır bir saldırıyla karşılaştık. Annelerimiz darp edildi, kayıp yakınları ve hak savunucuları olarak gözaltına alındık. O gün yalnızca bize değil, toplumun hafızasına saldırıldı. Çünkü Galatasaray Meydanı, bu ülkenin inkârla yüzleşmek istemeyen tarihine karşı en güçlü vicdan alanlarından biridir.
Tüm engellemeler ve yasaklamalara rağmen kayıplarımızı aramaktan, hakikat ve adaleti istemekten, hafıza ve yas mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmedik.
Çünkü biz o meydana yalnızca bedenlerimizle değil, kayıplarımızın hatırasıyla gidiyoruz. Orada Hasan’ın sesi var, annemin yeri göğü sarsan sessiz çığlığı var. Berfo Ana’nın direnci var. Evladının kemiklerini ararken ömrünü tüketen Asiye Annenin, Elmas Annenin ve tüm kaybettiğimiz annelerimizin ısrarı var. Ve her cumartesi o meydanda kayıplarımız bizimle.
Bize yıllardır “Unutun” diyorlar. “Hayatınıza devam edin” diyorlar. Söyleyin bana, insan sevdiğine ait bir iz bulamamışken nasıl unutabilir? Bir mezar taşı bile çok görülen bir ülkede yas nasıl tamamlanabilir? Bizim mücadelemiz biraz da bu yüzden hafızayı koruma mücadelesidir. Çünkü unutmak, kayıplarımızın ikinci kez kaybedilmesi demektir.
Bu ülkede insanlar devletin gözetimindeyken kaybedildi. İşte bizden bunu unutmamızı istediler. Biz unutmadık ve unutulmasın diye 31 yıldır ısrar ediyoruz.
Sevdiklerimizi kaybeden fail ve sorumluların cezasız bırakılmasına susalım istiyorlar. Dosyaları karartılıp, onlarla ilgili hakikat gizlenirken itiraz etmeyelim istiyorlar. Biz susmadık ve kaybedenleri affetmedik. Susmayacağız ve affetmeyeceğiz.
31 yıldır Galatasaray Meydanı’nda kayıp yakınları ve hak savunucuları olarak bu toprakların en onurlu adalet mücadelesini veriyoruz.
Sığınağımız annem Emine Ocak gibi annelerimizin bir kısmı artık aramızda değil. Onların taşıdığı fotoğraflar şimdi çocuklarının, torunlarının ellerinde. Çünkü bu mücadele yalnızca geçmişe ait değil; geleceğe bırakılmış bir insanlık sorumluluğudur.
Ben Hasan’ın kardeşi olarak biliyorum ki, kayıplarımızı geri getiremeyiz. Ama onların isimlerini yaşatabilir, onları kaybeden karanlığın normalleşmesine izin vermeyebiliriz.
Galatasaray Meydanı bu toprakların hafızasıdır. Orada annelerimizin gözyaşı var, kayıplarımızın adı var, bu ülkenin vicdanı var. Ve biz biliyoruz ki bir gün mutlaka gözaltında kaybedilen sevdiklerimiz kazanacak, hakikat ve adalet kazanacak. Çünkü biz hiç vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz.
