Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

17–31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası: Türkiye’de Yüzleşme, Adalet ve Barışın İmkânları

Gülseren Yoleri Gülseren Yoleri
31 Mayıs 2026
Yazı
0
17–31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası: Türkiye’de Yüzleşme, Adalet ve Barışın İmkânları
0
SHARES
1
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Hakikat ve adalet arayışında cezasızlıkla, yasaklarla, baskıyla engellenmeye çalışılan kayıp yakınları için yüzleşme, kendisini temel bir ihtiyaç olarak dayatmaktadır. Ancak yüzleşme, dünya örneklerinden de görüleceği üzere cezai yargılamalarla sınırlanamayacak; siyasal ve toplumsal bir süreci kapsamakta, devlet arşivlerinin açılması, faillerin tespiti ve halka ifşa edilmesi ile hakikatin ortaya çıkarılmasını, adalet ve onarım mekanizmalarını ve suçun tekrarının önlenmesine dair önlemleri de içermektedir

17–31 Mayıs, gözaltında kayıplara ve mücadele tarihine dair bir hafıza aralığı olmasının yanında, geçmişte yaşanan bu ağır insan hakları ihlallerinde devletin sorumluluğunu, cezasızlık sorununu ve barışın inşasında toplumsal yüzleşme ihtiyacını tartışmak için de önemli bir imkânı ifade etmektedir.

Uluslararası literatürde ‘zorla kaybetme’ olarak kavramsallaştırılan gözaltında kaybetmeler, uluslararası hukukta insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmektedir. Bu suçun ayırt edici özelliklerinden ilki; kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılmasına ek olarak akıbetinin gizlenmesi, hukuki korumanın tamamen dışına çıkarılmasıdır. Bu yönüyle gözaltında kaybetme, süreklilik arz eden bir ihlal niteliği taşır ve kişi bulunana ya da akıbeti ortaya çıkarılana kadar suç devam eder. Bu durum devletlere, geçmişle sınırlı olmayan, devam eden bir yükümlülük de yükler ve bu yükümlülük faillerin cezalandırılması ve adaletin sağlanmasını da kapsar. İkincisi; bu suç sadece bireylere karşı işlenmez, toplumun bütününü hedef alır. Bu yönü, sistematik ve yaygın işlenmesi durumunda insanlığa karşı suç olarak tanımlanmasını sağlar ve adalet sağlanıncaya kadar zamanaşımına uğramaz. Aynı zamanda devlete insanlığa karşı suçlara özgü etkin soruşturma yükümlülüğü yükler. Üçüncüsü; bu suç, gözaltında kaybedilenin yakınları için kuşaktan kuşağa aktarılan bir işkencedir. Bitmeyen bir acı ve yasa neden olur.

Türkiye’de gözaltında kaybetme suçu, özellikle 1990’lı yıllarda, bölgede ve Kürtlere, sosyalistlere, muhaliflere yoğun olarak uygulanmış olmakla birlikte, bu suçun tarihi Cumhuriyet’ten eskilere, 1915’lere dayanmaktadır. Cumhuriyet, bu mirası da öncellerinden bir devlet geleneği olarak devralmıştır. Bu yüzden kuruluşundan önce işlenmiş, Ermeni aydınların gözaltında kaybedilmesini de içeren Ermeni Soykırımı gibi insanlığa karşı suçlar karşısında fail hissiyatıyla davranmakta, dile getirilmesine bile tahammül gösterememektedir.

Türkiye’de gözaltında kaybetme suçuna karşı sistematik mücadelenin Cumartesi Anneleri ile başladığı kabul edilmekle birlikte, bu suçun her işlendiği tarihte, her kayıp, ardında büyük bir acı ve yakınlarının kayıplarını arama mücadelesini bırakmıştır. Ve Cumartesi Anneleri tarihinde Hasan Ocak kampanyası ile yakalanan ivmeye kadar, birikmiş bir deneyim ve mücadele birikimi yer almaktadır. Bu birikim, dünyada zorla kaybetmelere karşı biriken mücadeleyle birleşerek henüz 31 yılını geride bırakan ve daha on yıllarca süreceği tahmin edilen Cumartesi Anneleri mücadelesini beslemiş, bugüne damgasını vuran ısrarlı, vazgeçmeyen, kararlı, geleceğe uzanan, talepleri net bir mücadele hattının gelişmesini sağlamıştır.

Gözaltında kaybetme suçunda esas olarak nitelik önemli olsa da Arjantin, Şili, Kolombiya, Güney Afrika ve benzeri ülkelerde yaşanan bütün dünya örneklerinde olduğu gibi, nicelik de göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir dehşete düşürmektedir tarihi. Binlerce, on binlerce insan kaybedilmiş; Arjantin’de bu yıl 50. yılına giren Plaza de Mayo Anneleri örneğinde olduğu gibi Cumartesi Anneleri de 27 Mayıs 1995 tarihinde başlamasından sonraki birkaç yıl içinde, devleti bu suçu işlemekten vazgeçirecek güçlü bir etki yaratan, dünyanın en uzun soluklu sivil itaatsizlik eylemlerinden biri olarak, 31. yılında hakikat ve adalet talebi ile mücadeleyi sürdürmektedir.

Türkiye’de bu suç gerek iç hukukta gerek uluslararası hukukta yargı mekanizmalarına zorlukla taşınmış ancak etkin soruşturma eksikliği ve zamanaşımı nedeniyle adil bir sonuca erişilememiş, failler cezasız bırakılmış hatta ödüllendirilerek korunmuştur. Ergenekon davası iddianamesinde yer verilmesine rağmen çok sayıda kişinin gözaltında kaybedilmesinden sorumlu oldukları bilinen sanıkların gözaltında kayıp ve faili meçhul cinayetlerle ilgili sorgulanmaması ve bu suçların davada açıkça kapsam dışı bırakılması, beraatle sonuçlanan JİTEM davaları, 31 yıl sonra devletin itirafı ile gözaltında kaybedildiği kesinleşen Mikail Kırbayır dosyasının zamanaşımı gerekçesi ile davaya dönüşemeden kapatılması, Ayhan Çarkın gibi özel harekâtçıların ve itirafçıların açık beyanlarının yargısal takibinin yapılmaması, devlet içindeki bağlantıların araştırılmaması gibi durumlar, bu suçun bir devlet politikası olduğunu göstermektedir. Buna rağmen tartışmaların ağırlıklı olarak etkin soruşturma eksikliği ve cezasızlık pratiği üzerinden yürütüldüğü, bu suçun yeniden işlenmesine neden olan mekanizmaların esastan tartışma konusu yapılmadığı görülmektedir. Bu durum Türkiye örneğinde olduğu üzere, bu suçun neredeyse 20 yıl sonra yeniden işlenmesine imkân vermektedir. 2016’da başlayan ve etkisi hâlen devam eden OHAL sürecinde İnsan Hakları Derneği’ne 32 kayıp başvurusu yapılmış olup, bu kayıplardan Yusuf Bilge Tunç’tan 6 Ağustos 2019’dan bu yana haber alınamamıştır.

Bu suça yönelik hakikati karanlıkta bırakmaya dönük yargı ve siyasetin genel tutumundaki ısrar, cezasızlık uygulaması ile beraber; Cumartesi Annelerinin/İnsanlarının anayasal haklarına yönelik ihlallerle, lehe Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması ile, eylem yasakları ile, bir hafıza mekânı olan Galatasaray Meydanı’nın yasaklanması ile, gözaltı ve davalar ile kendisini ortaya koymaktadır. Bu durum, kayıp yakınlarının adalet talebini karşılıksız bıraktığı gibi toplumun hukuka olan güvenini de sarsmaktadır.

Hakikat ve adalet arayışında cezasızlıkla, yasaklarla, baskıyla engellenmeye çalışılan kayıp yakınları için yüzleşme, kendisini temel bir ihtiyaç olarak dayatmaktadır. Ancak yüzleşme, dünya örneklerinden de görüleceği üzere cezai yargılamalarla sınırlanamayacak; siyasal ve toplumsal bir süreci kapsamakta, devlet arşivlerinin açılması, faillerin tespiti ve halka ifşa edilmesi ile hakikatin ortaya çıkarılmasını, adalet ve onarım mekanizmalarını ve suçun tekrarının önlenmesine dair önlemleri de içermektedir. Yüzleşme; devletin hesap vermeyi, bedel ödemeyi göze alarak, bir daha yapmayacağına dair inandırıcı politikaları hayata geçirerek, kayıp yakınlarının ve toplumun ruhunda ve vicdanında açılmış yaraları iyileştirme pratiğidir.

Arjantin, Şili, Güney Afrika deneyimleri, bu sürecin kendine özgü değişik araçlarla yürütüleceğini göstermektedir. Türkiye’de devlet yüzleşmeye cesaret ettiğinde ya da mecbur kaldığında bu araçlar üzerinde daha somut konuşulabilecektir. Ancak kayıp yakınlarının hakikat ve adalet talebi gibi, bu taleplerin hangi araçlarla karşılanabileceği de bir muamma olarak görülmemelidir. İç hukukun uluslararası hukuka uygun biçimde düzenlenmesi, hakikat komisyonlarının kurulması, etkili soruşturma ve yargılama süreçleri, onarım ve tazmin mekanizmalarının hayata geçirilmesi ilk elden gerekli olduğu düşünülen araçlar olarak öne çıkmaktadır.

Bu tartışmaların, içinde bulunduğumuzu varsaydığımız barış süreciyle de yakından ilişkisi göz ardı edilemez. Kalıcı, gerçek bir barış ve demokratikleşme, geçmiş yaraların onarımını da içermek zorundadır ve bir barış sürecinde geçmişle yüzleşme, bağımsız bir insan hakları meselesi olmanın ötesinde, sağlam, toplumun desteğini ve güvenini kazanmış bir barışın olmazsa olmazlarından olarak da öne çıkmaktadır.

Sonuç olarak, gözaltında kayıplar; hakikat ve adalet sağlanana kadar sadece dünün değil yarının, kalıcı bir barış ve demokratik toplumun inşasının meselesidir. 17–31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası’nda kayıp yakınlarının talep ve çağrılarına verdiği yanıtlar, devletin bu sürece yaklaşımına da ayna tutmaktadır.

31 yıldır dediğimiz gibi; son kayıp bulunana, son fail cezalandırılana kadar vazgeçmeyeceğiz!

Gözaltında kaybedilenlere ve kayıplarını ararken, hakikat ve adalet talebi ile mücadele ederken yaşamdan ayrılan kayıp yakınlarına, Cumartesi İnsanlarına saygıyla.

Etiketler: adaletBarışCumartesi Anneler/İnsanlarıgözaltında kaybedilenlerKayıp YakınlarıKayıplar HaftasıSayı 170
Önceki İçerik

31 Yıldır Sürülen İz: Onarıcı Adalete Doğru Hakikati Ararken

Sonraki İçerik

Gezinin Ruhu Üzerimizde Dolaşıyor

Sonraki İçerik
Hafızayı Diri Tutanların Adıdır Cumartesi Anneleri/İnsanları

Hafızayı Diri Tutanların Adıdır Cumartesi Anneleri/İnsanları

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.