Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Yeni Dünya Düzenine Karşı Matsutake Mantarı: Sosyalizm

Aylin Karakaş Aylin Karakaş
17 Mayıs 2026
Yazı
0
Yeni Dünya Düzenine Karşı Matsutake Mantarı: Sosyalizm
0
SHARES
7
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

“Yangının ortasında dumanı inkâr edenler, ideolojinin öldüğünü söylediler. Tarihin sonunu ilan edenler, kendinden başkasını inkâr etmenin bayrağını göklere çektiler. Sermaye düzenini kader, itaati erdem, bireyciliği özgürlük diye anlatmayı sürdürdüler.”

“İdeolojinin sonu” söylemiyle birlikte zamanla sınırlar yeniden çizilirken, savaşlar meşrulaştırılarak, aile yeniden tanımlanmakta, bedenler ve zihinler denetim altına alınmaktadır. Doğal düzenin kendisinin mutlak ve sorgulanamaz olarak sunulmasıyla birlikte, adını gizlemeyi öğrenen bu sistem, kendini hayatın doğal akışı olarak kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bu “kabul ettirme”, toplumun alternatifsiz ve umutsuz bırakılması olarak gün yüzüne çıkmıştır.

Bu çerçevede, öznesi görünmez kılınamayacak kadar belirgin olan yapı, literatürde farklı biçimlerde tartışılan kapitalist modernite düzenidir. Buna karşılık burada “ideoloji” ile kastedilen, sistem karşıtı tüm düşünce ve hareketlerin toplamıdır.

Kapitalist modernitenin ayırt edici niteliği, yaşamı ölçülebilir, denetlenebilir ve makbul hâle getirilebilir süreçlere indirgemesidir. Değer verimlilikle, varlık ise kontrol edilebilirlikle tanımlanır. Bu nedenle bu sistemin dışında kalan, itaat etmeyen, farklılığını koruyan her yaşam biçimi, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda düşünsel bir karşı örnek niteliği taşır. 1980’lerden bu yana küreselleşen kapitalist piyasa ekonomisinin ulus devletleri aşarak çok uluslu şirketler, finans kurumları, teknoloji ağları ve uluslararası örgütler üzerinden kendini yapılandırması, gücün yalnızca parayla değil, aynı zamanda veri, enerji, medya ve siyasal güç ağlarıyla desteklendiğini gösteriyor.

“Yeni dünya düzeni” söylemi de bu temelde tartışmalı bir ifadedir. Bunu destekler nitelikte, küresel sermayenin ve liberal kapitalist düzenin rakipsiz kılındığı anlatısı da çoğu zaman eşitsizliğin yeniden düzenlenmiş biçimi olarak karşımızda beliriyor. Küresel ölçekte esnekleşen sermaye akışı, merkez ve çevre arasındaki tarihsel farkları ortadan kaldırmaz; onları daha parçalı, daha geçirgen ve daha yönetilebilir hâle getirir. “Düzen” adı altında sunulan şey, krizlerin süreklileştiği bir istikrarsızlık rejimidir.

Bu rejimde emek, kimlik ve beden eşzamanlı olarak yeniden örgütlenir. Dijitalleşme, gözetim teknolojileri ve finansal ağlar yalnızca üretimi değil, gündelik hayatın en mahrem alanlarını da kuşatır. Bu durum, ideolojinin ortadan kalktığını değil; egemen ideolojinin biçim değiştirerek veri, algoritma ve yönetim teknikleri üzerinden yeniden kurulduğunu gösterir. İdeolojilerin öldüğünü söyleyenlerin yaşam tahayyülü, sistem karşıtı hareketlerin ideallerine çarparak geri dönerken, sesin yankısı hakikati arayanların kulaklarına çarpar. Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi ve liberal ideolojinin tarihsel rakipsizliği iddiasına geliştirilen eleştiriler de bunu doğrulamaktadır. Son aşama diye ifade edilen düzenin daha fazla kriz alanı yarattığı, toplumsal sorunları derinleştirdiği bilinmektedir. Tam da bu noktada sosyalizm, yeni yaşam umudu olarak boy verir. Sosyalizm, yeni dünya düzeni olarak ifade edilen tarihin vardığı son düzeyin aşılması gereken bir kriz alanı olduğunu savunur. Üretimin ve refahın piyasa merkezli değil, toplumsal ihtiyaçlar temelinde örgütlenmesi gerektiğini perspektif edinir. Gerçek özgürlüğün; merkeziyetçiliğe karşı yerelin, tekçiliğe karşı çokluğun, erkek egemenliğine karşı kadın özgürlüğünün, sınırsız büyümeye karşı ekolojik yaşamın savunulmasıyla geleceğini savunur. Palazlanan bireyciliğe, rekabetçiliğe ve tüketiciliğe karşı komünal yaşam değerlerini örgütler.

“Doğa en öğretici olandır” perspektifini referans aldığımızda, karşımızda bir örnek belirir: matsutake mantarı.

Matsutake çiftlikte üretilemez, standartlaştırılamaz, evcilleştirilemez. Kapitalizmin sömürüp terk ettiği yıpranmış orman zeminlerinde, çam ağaçlarının kökleriyle kurduğu mikorizal bağ sayesinde var olur. Mantar topraktaki mineralleri çözüp ağaca taşırken, ağaç güneşten aldığı karbonu mantarla paylaşır. Bu bağlar rekabete değil, ortaklaşmaya dayalı bir işleyiş sergiler. Bu ilişki, sosyalist ilkeyi andıran bir karşılıklılık biçimine örnek teşkil edebilir.

Nitekim Anna Lowenhaupt Tsing’in Dünyanın Sonundaki Mantar adlı çalışmasında matsutake, kapitalizm sonrası bir ütopya olarak değil; kapitalizmin yarattığı enkaz içinde süren güvencesiz ama müşterek yaşam pratiklerinin bir örneği olarak ele alınır. Endüstriyel yıkımın ortasında varlığını sürdüren bu ekosistem, tam denetim mantığının dışında işleyen bir birlikte var olma hâlini gösterir.

Tam da bu noktada sosyalizm, nostaljik bir geçmiş ya da romantik bir ütopya olarak değil, yeniden düşünülmesi gereken bir ufuk olarak belirir. Burada kastedilen, merkezî ve tekil bir modelden ziyade; demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü ve çoğul mücadelelerin kesiştiği, komünal yaşamı esas alan bir sosyalist tahayyüldür.

Mesele burada, eski ile yeninin karşıtlığı ve kıyaslanması değildir. Kaos aralığı daralırken, paralel ilerleyen kapitalist modernite ve demokratik modernite güçlerinin zamana ismini verme mücadelesidir. Tarih, tamamlanmış bir anlatı değil; farklı ideolojilerin sürekli yeniden yazdığı çatışmalı bir mücadele alanıdır. Yeni dünya düzenine karşı umutla boy verecek olan, sosyalizmin yeni yaşam umududur.

Umut, burada yalnızca bir duygu değil; bedene ve isme kavuşmuş bir toplumsal form olarak komünde görünür olur. Komün, zamana isim verme cesaretinin somutlaştığı yerdir. Gönüllülük temelinde kurulan bu toplumsal örgütlenme, farklılıkların birlik içinde yaşayabildiği; değerlerin toplum için pay edildiği; ahlaki ölçülerin yalnızca insana değil, doğaya ve tüm varoluşa göre belirlendiği yeni yaşamın ifadesidir.

Bu yaklaşım, zamanı kendinden başlatma gafletine düşmez. Aksine, en eski toplumsal formlardan bugüne, toplumun özünü komünal ilişkiler içinde koruyarak var olageldiği gerçeğini teslim eder. Bu tarihsel süreklilik, çağın değişen ihtiyaçlarıyla birlikte yeni biçimler alır; öz aynı kalırken form dönüşür. Böylece komün, geçmişin tortusu değil, bugünün ve yarının kurucu imkânı hâline gelir. Bu imkânın adı: Sosyalizm.

Etiketler: Dünyanın Sonundaki MantarFrancis FukuyamaKadın MücadelesiKadın ve Sosyalizmkapitalist moderniteKapitalizmMatsutakeSayı 168SosyalizmUmut
Önceki İçerik

Sosyalist Deneyimlerde Kadın Özgürlüğü

Sonraki İçerik

Kadınlar İçin de Sürekli Devrim

Sonraki İçerik
Sosyalist Bir Sistemin Yolu Kadın Özgürlüğünden Geçer

Sosyalist Bir Sistemin Yolu Kadın Özgürlüğünden Geçer

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.