Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Kadınlar İçin de Sürekli Devrim

Deniz Derinyol Deniz Derinyol
17 Mayıs 2026
Yazı
0
Kadınlar İçin de Sürekli Devrim
0
SHARES
121
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Tam da burada Rosa Luxemburg’un 1918 yılında hapisteyken kaleme aldığı ve ancak 1922 yılında yayımlanabilen Rus Devrimi adlı broşürdeki uzgörüşlü ve dostane uyarıları anmaya değer: “Tehlike, Bolşeviklerin zorunluluğu erdem hâline getirmeleri, ölümcül koşulların kendilerine dayattığı bu taktikleri her yönüyle teorik bir sistem olarak sabitlemeye çalışmaları ve bunu uluslararası proletaryaya sosyalist taktiğin bir modeli olarak önermeleridir.”

Kapitalizm ile patriyarka arasındaki suç ortaklığı, bilhassa tarihsel maddeci feminist kuram tarafından onlarca yıldır çok boyutlu bir biçimde incelendi. Maddeci ekofeminizmden toplumsal yeniden üretim teorisine uzanan bu zengin külliyat; kadının ev içi ücretsiz emeğinin, bedensel özerkliğinin gasp edilmesinin, sömürgelerin yağmalanmasının ve doğa talanının kapitalist sermaye birikiminin görünmez ama asli yapı taşları olduğunu güçlü biçimde kanıtladı. Kapitalist sömürünün küresel ve patriyarkal kodlarını deşifre etme konusunda muazzam bir kuramsal başarı yakalandı. Ne var ki bu kuramsal başarı, kaçınılmaz bir soruya da kapı araladı: “Peki, suçlu kapitalizm idiyse mülkiyetin kamulaştırıldığı, üretimin kolektifleştirildiği ve emperyalist işgalin defedildiği sosyalist deneyimlerde ne oldu? Patriyarka neden yıkılamadı?”

Bu soruya tarihsel bir yanıt ararken, elimizdeki geniş deneyim haritasında bilhassa Sovyetler Birliği’ne odaklanacağım. Çünkü Sovyet deneyimi, hem 1917 sonrasındaki ezber bozan, çağının ilerisindeki yasal/toplumsal uygulamalarıyla feminist hareket için ön açıcı bir ilham kaynağı, hem de oldukça kısa süreli bu parlayışın sonrasındaki iç burkan geri çekiliş ve çelişkili ilerleyiş hikâyesiyle tarihsel bir ders niteliğinde. Elbette geniş bir coğrafyaya yayılan bu devasa deneyime odaklanmak, diğer sosyalist deneyimlerin özgün patikalarını (mesela Çin’deki komün yürüyüşünü, Küba’nın maço kültüre karşı hukuki direnişini ya da Doğu Almanya’nın kurumsal konforunu) önemsiz gördüğüm anlamına gelmiyor. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği’nin tarihsel serüvenine bakmak, diğer tüm deneyimlerin de tıkandığı ortak noktaları, yani meselenin kökündeki ortak zemini görmek bakımından bazı kolaylıklar sağlayabilir.

Sovyetler Birliği’nde hem kadın özgürleşmesinin tarihsel gelişimini anlamak hem de görünmez kılınan devrim sürecindeki varlık ve mücadelelerine not düşmek için öncelikle 1917’nin üzerine bastığı zemine, yani devrim öncesi kadın hareketlerinin biriktirdiği mirasa göz atmak yerinde olacaktır. Çarlık Rusya’sı koşullarında, bilhassa 1905 Devrimi sürecinde somutlaşan kadın meclisleri, tekstil işçisi kadınların militan grevleri ve Bolşevik Parti içindeki kadın kadroların ısrarlı örgütlenme çabaları, Ekim Devrimi’ne giden yolun taşlarını döşemişti. 8 Mart (Jülyen takvime göre 23 Şubat) vesilesiyle Petrogradlı tekstil işçisi kadınların “Ekmek ve Barış” talebiyle sokaklara dökülmesi, devrimin fiilen başlamasını sağlayan uğraklardan biri oldu. Kadınlar, bu altüst oluşun sadece bir destekçisi değil, kurucu birer öznesi olarak barikatlardaydı.

İşte bu taban dinamizminin üzerinde yükselen devrimci iktidar, ilk iş olarak o dönemin burjuva dünyasında eşi benzeri görülmemiş radikal bir hukuki hamleye girişti. 1918’de yürürlüğe giren Sovyet Medeni Kanunu, yüzyıllardır kilisenin ve patriyarkal aile hukukunun boyunduruğunda yaşayan kadınları anayasal olarak özgürleştirdi. Evlilik, dinsel bir pratik olmaktan çıkarılıp sivil bir akde dönüştürüldü, evlilik birliği içinde kadının mülkiyet hakları korundu, erkeğin karısı üzerindeki her türlü yasal vesayeti kaldırıldı. Boşanma hakkı, taraflardan birinin tek yanlı beyanıyla dahi derhal işleyecek şekilde mutlak olarak kolaylaştırıldı. Evlilik içi ve dışı doğan çocukların yasal statüleri eşitlenerek “gayrimeşru çocuk” ayrımına yasal olarak son verildi. 1920 tarihli kürtaj kararnamesi ise, kadının kendi bedeni üzerindeki egemenliğini ve özerkliğini devlet güvencesine alan, kürtajı tamamen ücretsiz ve bir sağlık hakkı olarak sunan dünyadaki ilk yasal adımdı.

Bu hukuki hamlelerin kuramsal zemininin döşenmesinde çok önemli bir yere sahip olan Alexandra Kollontai, ailenin ekonomik bir birim olmaktan çıkarılması gerektiğini kararlılıkla savundu. Kollontai’ye göre kadın özgürleşmesi; ev içi emeğin ve bakım emeğinin (çocuk bakımı, yemek, çamaşır vb.) kamusallaştırılmasıyla, yani bu işlerin evlerin duvarları arasından çıkarılıp kolektif mutfaklar, çamaşırhaneler ve kreşler eliyle toplumsal bir sorumluluk hâline getirilmesiyle mümkündü.

Bu ilk atılımlar, Inessa Armand başkanlığında 1919’da kurulan Zhenotdel (Komünist Parti Kadınlar Dairesi) ile kurumsallaştı. Orta Asya’daki tartışmalı pratikleri trajik sonuçlar üretse de Zhenotdel, herhangi bir “kadın kolları” değil, doğrudan Merkez Komite’ye bağlı, yasa tasarıları hazırlayan, kadın işçilerin çalışma şartlarını denetleyen ve gerektiğinde hükümet kararlarını kadın lehine veto edebilen özerk bir siyasal güçtü.

Devrimin karşı karşıya kaldığı ilk büyük sarsıntı, İç Savaş’ın (1918-1922) getirdiği korkunç yıkım, açlık, kıtlık ve isyanlar oldu. Beklenen Avrupa devrimlerinin de gerçekleşmemesiyle Sovyetler Birliği, kendi geri koşullarının içinde yalıtıldı. “Savaş Komünizmi” dönemi pratiklerinin nüfusun yaklaşık %80’ini oluşturan köylülükte neden olduğu büyük huzursuzlukların bir işçi-köylü ittifakını ve kimi tavizleri dayattığı, proletaryanın deklase olduğu, üretimin durduğu, işçilerin büyük ve karmaşık iş süreçlerini yönetecek bilgi ve tecrübeden yoksun olduğu koşullarda yapılan 10. Parti Kongresi’nde bir yandan parti içi fraksiyonlar yasaklanırken, aynı Kongre’de “Savaş Komünizmi”nden NEP’e (Yeni Ekonomik Politika) geçme kararı alındı. Üretimin yeniden kuruluşu sürecinde işçi demokrasisini ve kadınların özerk örgütlenme mekanizmalarını savunan İşçi Muhalefeti tasfiye edilirken, Inessa Armand’ın 1920’de yaşamını kaybetmesinin ardından Zhenotdel’in başkanlığını yapan Kollontai adeta diplomatik bir sürgüne gönderildi. Bu kırılma, sadece bir lider değişimine değil, Zhenotdel’in baştaki özerk, veto yetkisine sahip yapısını adım adım kaybetmesine, işlev değiştirerek partinin merkezi kararlarını aşağıya tebliğ eden hiyerarşik bir aygıta dönüşmesine yol açtı.

NEP dönemi, piyasa unsurlarına açılan alanla birlikte kadın istihdamında dramatik bir düşüş yarattı. Devlet işletmeleri ticari kârlılık esasına geçince, kreşler ve analık izinleri birer “mali yük” olarak görüldü ve işten ilk çıkarılanlar kadınlar oldu. Ev ve bakım emeğinin kolektivizasyonundaki bu hızlı gerileme, sokakları milyonlarca kimsesiz çocukla doldurdu. Bu toplumsal kriz, mülksüz ve işsiz kalan kadınların haklarını korumak gerekçesiyle 1926 Medeni Kanun revizyonunu getirdi. Kanun, nikâhsız birliktelikleri tanıyarak kadınları güvenceye almaya çalışsa da pratikte kadının erkeğe ve nafakaya bağımlılığını yeniden üreten bir gerilemenin tesciliydi. Kollontai sonrası Zhenotdel, artık bu geriye gidişi engelleyecek ne güce ne de otonomiye sahipti.

Lenin, NEP’i piyasa mekanizmaları yoluyla ekonomiyi canlandıracak, kıtlığı bitirecek, fabrikaları çalıştıracak ve böylelikle işçi sınıfını yeniden niceliksel ve niteliksel olarak büyüterek gelecekteki sosyalist taarruzun zeminini hazırlayacak geçici bir soluklanma dönemi olarak görüyor, bunun bir geri çekilme olduğunu dürüstlükle kabul ediyordu. Ne var ki, süresi ve ölçülebilir hedefleri belirlenmemiş, neden olacağı çoklu sonuçların nasıl kompanse edileceği planlanmamış bu geri çekiliş yalnızca kalıcılaşmadı, derinleşti.

Tam da burada Rosa Luxemburg’un 1918 yılında hapisteyken kaleme aldığı ve ancak 1922 yılında yayımlanabilen Rus Devrimi adlı broşürdeki uzgörüşlü ve dostane uyarıları anmaya değer: “Tehlike, Bolşeviklerin zorunluluğu erdem hâline getirmeleri, ölümcül koşulların kendilerine dayattığı bu taktikleri her yönüyle teorik bir sistem olarak sabitlemeye çalışmaları ve bunu uluslararası proletaryaya sosyalist taktiğin bir modeli olarak önermeleridir.”

Rosa Luxemburg, Bolşeviklerin devrimi gerçekleştirdikleri nesnel koşulların olağanüstü sert doğasını biliyor; hayatta kalmak, açlığı önlemek ve karşı devrimi durdurmak adına sert, antidemokratik, merkeziyetçi ve bürokratik önlemler almak zorunda kaldıklarını kabul ediyordu.

Ancak bu nesnel imkânsızlıklar ve kuşatılmışlık içinde “istemeyerek ve çaresizlikten” yaptıkları acil durum hamlelerini, zamanla “sosyalizmin evrensel doğası” ve “mutlak birer devrimci erdem” gibi sunmalarına, tarihsel bir trajediden ve tıkanmışlıktan doğan “zorunluluklar”ın birer “kuramsal başarı” olarak resmileştirilmesine itiraz ediyor, demokrasi olmaksızın sosyalizm inşa edilemeyeceğini savlıyordu.

Erken Bolşevik dönemin radikal kadın politikası atılımları kuşkusuz 1930’lardaki Stalinist muhafazakârlığa bir gecede kurban gitmemişti; ama bu eşik, zorunluluğun erdem hâline getirilmesini stratejikleştirerek devrimin ufkunu bir daha açılmamacasına kendi üstüne kapatmış oldu.

Lenin sonrası dönemde, 1920’lerin sonundan itibaren Stalin’in mutlak kontrolü ele geçirmesi ve NEP’in sona erişi, kadın politikasında esaslı bir tersinme evresini başlattı. 1930 yılında, “SSCB’de kadın sorunu tamamen çözülmüştür.” denilerek Zhenotdel resmen kapatıldı. İlk Beş Yıllık Kalkınma Planı ile birlikte kadınlar ağır sanayiye, madenlere ve şantiyelere kitlesel birer iş gücü olarak dâhil edildiler; fakat bu hamle, bir özgürleşme projesinden ziyade hızlı birikim modelinin acil iş gücü ihtiyacından kaynaklanıyordu.

Sermaye birikiminin doğrudan bir nesnesi hâline getirilen kadın bedeni, aynı zamanda devletin nüfus mühendisliğinin de uygulama alanına dönüştü. 1936’da kürtaj tamamen yasaklandı, boşanma işlemleri fahiş harçlarla zorlaştırıldı ve devlet, pronatalist politikalara yönelerek anneliği vatansever bir görev olarak yeniden kurguladı. Kadın, hem işte hem de evde çalışmak zorunda olduğu, kurumsal altyapısı kurulmamış o ağır “ikili yük” cenderesine adım adım hapsedildi.

İkinci Dünya Savaşı, bu demografik ve toplumsal çarpıklığı zirveye taşıdı. Milyonlarca erkeğin cephede ölmesi, kadını üretimin tek taşıyıcısı kıldı; ancak savaş sonrası beka kaygısı, çekirdek aileyi ve muhafazakâr nüfus politikalarını daha da katılaştırdı. Stalin sonrası dönemde (Hruşçov ve Brejnev yılları), 1955’te kürtajın yeniden serbest bırakılması gibi adımlarla görece bir yumuşama yaşansa da devlet, planlama önceliklerini asla hafif sanayiye, tüketim mallarına veya ev teknolojilerine kaydırmadı.

Uzay yarışına ve ağır sanayiye muazzam kaynaklar akıtan planlama bürokrasisi; ev içi emeği kolaylaştıracak çamaşır makinelerini, hazır gıdaları ve pratik ev aletlerini üretmeyi sistemli olarak erteledi. Sovyet kadını, eğitimli ve meslek sahibi birer uzman olarak kamusal alanda varlık gösterirken; kendi evinin içinde, gündelik hayatı kolaylaştıracak teknolojilerden mahrum bir biçimde, ev işlerinin tüm o ilkel ve yorucu mesaisiyle baş başa bırakıldı. Haklar, kurumsal birer devlet hizmeti olarak sunuluyordu; ama sivil toplumun sönümlendiği, özerk kadın örgütlenmesinin yasak olduğu bu yapıda, patriyarkal iş bölümü ve yapılar ev içinde tüm gücüyle sürmeye devam etti.

Sovyetlerin patriyarkayla imtihanının bu inişli çıkışlı tarihsel seyrini anlamlandırmak, ilk başta sorduğumuz soruyu cevaplandırmak için devrimin içine doğduğu koşulları, ilerleyişi boyunca karşı karşıya kaldığı handikapları ve kuramsal pusulasındaki yapısal sınırları incelemeyi gerektirir. Burada karşımıza kuramsal, nesnel ve öznel düzeyde birbiri içine geçmiş bir dizi açmaz çıkmaktadır.

Evvela, olan biteni anlamak için siyasal devrim ile toplumsal devrim arasında art sıralı bir ilişki olduğu ve tek ülkede sosyalizmin veya komünizmin inşa edilebileceği yönündeki yaygın varsayımın eleştirisini yapmak icap etmektedir.

Siyasal devrimler, toplumsal devrimin sıçramalı uğraklarıdır; ama aynı zamanda toplumsal devrim sürecinin gelişme, yayılma ve derinleşme düzeyi tarafından koşullandırılırlar. Tarihsel deneyim, özellikle 20. yüzyıl dersleri, bunu göstermektedir.

Siyasal devrimler ile toplumsal devrim arasında art sıralı bir ilişki yoktur. Daha açık bir ifadeyle, kendisini takiben toplumsal devrimi başlatan siyasal devrim değil; aksine, siyasal devrimi tetikleyen bir dizi mücadele cephesinde derinden derine işleyen bir toplumsal devrim sürecidir. Toplumsal devrim süreci, kapitalizm altında ve koşullarında başlar. Bu, tersten de geçerlidir. Siyasal devrimin gerçekleşmesi yahut iktidarın fethi, toplumsal devrimin ilerlemesi için büyük bir potansiyel açığa çıkarsa da herhangi bir çelişkinin çözülmesini garanti altına alamaz; şu ya da bu biçimde toplumsal devrimin tamamlandığı iddiası ortaya atılamaz. Sözgelimi, parti kararıyla kadın sorunu çözülmez veya komünizme geçilmez.

Öte yandan, bu art sıralılık yanılgısı; komünizmin kuruluşunu ütopik bir tasarıma, aşkın bir kurguya ve bazen de özgürleşme kapılarını kapatan çeşitli türden despotik toplumsal mühendislik projelerine çevirme riskini kendi içinde, şu veya bu ölçüde taşır.

Antonio Gramsci’den mülhem bir kavram seti ile konuşacak olursak, manevra savaşı kazanılmış olsa dahi siyasal devrimin kendi içine çökmesine neden olabilecek içeriden ve dışarıdan kuşatma, zorluk ve tıkanmalara karşı aşağıdan yukarıya bir karşı hegemonya üretebilmek için mevzi savaşı sürmek durumundadır.

Devrim, bir veya birkaç ülkede (zincirin zayıf halkalarında) başlayabilir; ama ancak küresel planda tamamlanır. Zira sosyalist devrim, dünya tarihsel bir olaydır. Tek ülkede sosyalizm veya komünizm inşa edilemez. Yerel veya millî komünizm, kavramın tabiatına aykırıdır; teşebbüs edilirse bütün eski melanetleri yeniden üretir.

Tek ülkede devrim, zincirin geri kalanını peşinde sürükleyemezse dünya tarihsel bir olay olarak sosyalizm veya komünizm yolunda, onun nüvelerini çoğaltan bir reform, bir geçiş dönemi mevziisi olarak kalır ve kalmak durumundadır. Zira bu tek ülke, koruyucu tedbirler alsa da dünya piyasasının dışına çıkamaz; kapitalist devletler sistemiyle çevrili ve bundan dolayı onun öğelerine az çok benzemek, bildiğimiz içeriğiyle proletarya diktatörlüğünden şu veya bu ölçüde farklı olmak zorunda olduğu için kendi devletini sönümlendiremez ve burjuvaziyi ortadan kaldırsa bile sermayeyi kaldıramaz.

O hâlde, bir bakıma giriş sorumuz boşa düşer. Deneyimlenmemiş bir toplumsal formasyonun patriyarkayı neden yeniden ürettiği veya yıkmakta başarısız olduğu sorulamaz. Fakat bunu söylemekteki amacım, ne “sosyalizm”i temize çekmek ne de Sovyet Devrimi başta olmak üzere 20. yüzyıl deneyimlerinin kendisini katbekat aşan bir coğrafi genişlikteki işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler ve ezilen halkların hayatlarında yarattığı muazzam iyileşme ve kazanımları küçümsemektir.

Aksine, K. Marx’ın, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”nde söylediği gibi, koşulların “Hic Rhodus, hic salta!” diye bağıracağı zamana dek, kendim dâhil tüm ezilenler ve sömürülenler için didiklemek, denemek, yol aramak:

“…Proletarya devrimleri, 19. yüzyıl devrimleri olarak durmaksızın kendilerini eleştirir, ilerleyişleri boyunca kendi gelişmelerini sürekli yarıda keser, tamamlanmış olana geri dönerek onu tazelemek ve canlandırmak için ilk girişimlerinin kararsızlık, zaaf ve zavallılığını acımasızca didik didik ederler… kendi amaçlarının muazzam sonsuzluğu karşısında her türlü geri çekilişi artık olanaksız kılıncaya kadar her seferinde yeniden gerilerler ve sonunda bizzat koşullar kendilerine haykırır: ‘Hic Rhodus, hic salta!’”

Kuşkusuz 21. yüzyıl devrimleri; stratejiden ittifak ilişkilerine, çelişkilerin çoğulluğundan ölçeğine, örgüt teorisinden toplumsal ilişki örüntülerine vb. pek çok bakımdan 20. yüzyılın basitçe bir tekrarı olamaz veya bir devamlılık ilişkisi kurulamaz; ama pekâlâ ders çıkarılabilir ve/veya ilham alınabilir, paralellikler kurulabilir, dünya-tarihsel durumdaki değişimin ilga etmediği doğrultu ve ilkeler çıkartılabilir. O yüzden didiklemeye devam edelim:

Bugün olduğu gibi dün de, tek ülkede yapılması gereken belki de en doğru iş; onun pek çok işlevle donanacak ve koşullarda dünya çapında radikal bir değişiklik olmadıkça sönümlenme yoluna girmeyecek devletini “proletarya diktatörlüğü” diye ilan etmek değil, ortaya çıkan öz yönetim organlarını, aşağıdan hareketi ve halkın kurucu girişkenliğini devletle bir gerilim alanında konumlandırmak, yukarıdan reformlara aşağıdan yön vermek ve tabiri caizse bir tür ikili iktidarı kurumsallaştırmaktı. Kendi üstüne kapanan bir sosyalist inşaya yönelmek yerine, dünya çapında sürmekte olan sınıf mücadeleleri ve anti-kapitalist mücadelelerle açık, çok yönlü, etkileşimli ve esin verici bir ilişkiyi muhafaza etmekti. İçeride ve dışarıda türlü hatlar üzerinden toplumsal devrim sürecinin gelişimini teşvik etmekti.

Öte yandan, Sovyet deneyiminin ayağına dolanan kuramsal pusuladaki en önemli kaymalardan biri de patriyarkanın yapısını kavrayamamış olmasıydı. Patriyarka, sermaye birikim süreçleriyle ne denli asimetrik bağlar kurarsa kursun, yalnızca sınıfsal sömürüye indirgenemeyecek, kendine ait maddi temelleri ve rıza mekanizmaları olan özerk bir tahakküm biçimidir.

Her ne kadar kapitalist üretimin sürekliliği için “emek gücünün yeniden üretimini” zorunlu bir ön koşul olarak saptasa da feminist eleştirinin süzgecinden geçmemiş ve bu yönüyle kör alanları aydınlatılmamış klasik Marksist ekonomi politik düşünsel evreninde kalan bu deneyim, sadece piyasada satılan ve doğrudan artı değer üreten emeği “üretken emek” sayarken; ev içi emeği, piyasaya çıkmadığı için “değer üretmeyen” veya “üretken olmayan” emek kategorisinde saydı. Oysa Gülnur Acar Savran’ın isabetle tespit ettiği gibi, ev içi emek doğrudan artı değer üretmese bile kapitalizmin en temel metası olan “emek gücünü” üreten ve her gün yeniden canlandıran yegâne kaynaktır. Kadınların karşılıksız ev emeği olmasaydı, kapitalist fabrikadaki üretim de çökertilirdi. Dolayısıyla yeniden üretim, üretimin tali bir uzantısı değil, onun varlık şartıdır.

Sovyet deneyiminin kurucu öncüleri, toplumsal yeniden üretim alanındaki ezilme ilişkilerini (kadının eve hapsedilmesi, şiddet, bedensel denetim) kapitalizmin geçici bir yan ürünü olarak görme ve çözümü sınıf mücadelesinin zaferine erteleme eğiliminin taşıyıcılarıydı. Bunun mantıki sonucu olarak, siyasal devrim sonrasında bu sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağını varsaydılar. Bu yaklaşım, toplumsal yeniden üretimin sadece kapitalizmin işleyişi için değil, erkeklerin kadın emeği üzerinde kurduğu tahakkümün (patriyarkanın) sürmesi için de örgütlendiğini göremedi. Feminist eleştiriyle eğitilmeyen Marksizm, tarihsel maddeciliği genellikle araç-gereç üretimi ile sanayi ve teknoloji (üretici güçler) üzerinden kurarken; beden, doğurganlık ve cinselliği ise genellikle tarihin dışındaki biyolojik sabitler olarak kabul etti. Oysa kadının doğurganlığı, bedeni ve cinselliği biyolojik birer ham veri değil; tam aksine, tarih boyunca üzerinde denetim kurulan, denetim biçimleri değişen ve toplumsal ilişkiler tarafından şekillendirilen alanlardır. Kadının kendi doğurganlığı üzerindeki denetimini kaybetmesi ve bu denetimin aile, koca veya devletin (örneğin kürtaj yasakları, nüfus politikaları) eline geçmesi, toplumsal yeniden üretimin en somut sömürü mekanizmasıdır. Beden ve cinsellik de en az fabrika üretimi kadar tarihsel ve maddidir.

Sovyet deneyimi, insan hayatının üretimi ve yeniden üretiminin de en az nesnelerin ve metaların üretimi kadar kurucu, maddi ve tarihsel bir süreç olduğunu bilince çıkaramadı; bu alanın dönüşümünü üstlenmek bir yana, günün sonunda onun sunduğu avantajlardan yararlandı.

O hâlde, bugün feminist mücadele için bu tarihsel deneyimlerden çıkarılabilecek güncel derslere dair çerçeve; öz yönetim, bedensel ve örgütsel otonomi, enternasyonalizm uğruna mücadeleler ile toplumsal devrimin kılavuz ipine sıkıca tutunmak; geniş anlamda hayatın üretimine dair yeni bir kavrayış, tasavvur ile tahayyülü ve kendine mahsus bir tahakküm biçimi olarak patriyarkal rejimi ve bunun tüm veçheleriyle mücadeleyi tüm müttefiklerinin düşünsel ve politik gündemine sokmaktır. Kadınlar için de kesintisiz devrim!

Etiketler: Kadın DayanışmasıKadın haklarıKadın MücadelesiKadın ve SosyalizmKürt kadın mücadelesiSayı 168Sosyalizm
Önceki İçerik

Yeni Dünya Düzenine Karşı Matsutake Mantarı: Sosyalizm

Sonraki İçerik

Mayıs Şehitleri: Kızıldan Gül Bahçesi

Sonraki İçerik
Sosyalist Bir Sistemin Yolu Kadın Özgürlüğünden Geçer

Sosyalist Bir Sistemin Yolu Kadın Özgürlüğünden Geçer

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.