Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Yabancılaşmadan Özgürleşmeye: Kadın Hakikati ve Kurucu İrade

Wenda Dursend Wenda Dursend
2 Ağustos 2026
Yazı
0
Yabancılaşmadan Özgürleşmeye: Kadın Hakikati ve Kurucu İrade
0
SHARES
3
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Kadının kendi bedeni hakkındaki hakikati yerine, patriyarkanın onun adına ürettiği makbul kadın/anne temsili yasa hâline gelmektedir. Böylece kadın, kendi hakikatinden uzaklaştırılarak sistemin ihtiyaç duyduğu kimliğe dönüştürülür. Oysa kadın hakikati, kendisini var eden bir hakikattir

İnsan hakikati, özünde toplumsallıktır. İnsan, varlığını yalıtılmış bir birey olarak değil; insanla, doğayla ve yaşamın bütünlüğüyle kurduğu karşılıklı ilişki içinde inşa eder. Bu ilişki, tahakküme değil, karşılıklı beslenmeye dayanan simbiyotik bir yaşamdır. Anlam, özgürlük ve hakikat de ancak bu ortak yaşamın kurduğu bağlar içinde oluşur. Bu temelde insan özgürlüğü varlıkla kurduğu anlam ilişkisinde açığa çıkar ve insan ancak anlam üretebildiği ölçüde özgürlüğe yaklaşır. İlişkinin olmadığı yerde anlam da özgürlük de açığa çıkmaz. Bugün modern dünyanın en derin krizlerinden biri tam da budur. İnsan, hiç olmadığı kadar iletişim aracına sahip olmasına rağmen hiç olmadığı kadar da birbirine yabancılaşmıştır. İletişim artarken ilişkinin zayıflaması, modern yabancılaşmanın en görünür örneklerinden biridir. Günümüzde aynı mekânı paylaşan insanlar, aynı hayatın içinde yaşayanlar, birbirinin acısına dokunamamakta ve mutluluğunu paylaşamamaktadır. Mesafe fiziksel olmaktan çıkmış; zihinsel, duygusal ve siyasal bir kopuşa dönüşmüştür. Bu bağlamda modernitenin kurduğu sistem, yalnızca insanı doğadan koparmamış; aynı zamanda insanı insandan uzaklaştırmıştır. Bunun yönetim yöntemi olarak yabancılaştırmayı geliştirmiştir. Bu çerçevede çağımızın temel krizi, insanın önce kendisine, sonra birbirine yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşmanın en köklü ve tarihsel katmanı ise erkek egemen zihniyetin inşa ettiği bilgi sistemi içerisinde şekillenmiştir. Bu sistem yalnızca kadını değil, kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi de yabancılaştırmıştır. İlişkiyi eşitlik ve ortak yaşam yerine tahakküm üzerine kurmuştur. Böylece kadın kendi anlamından uzaklaştırılırken erkek de kendi hakikatinden kopar. Oysa yaşam, birbirini tamamlayan iki öznenin özgür ilişkisiyle var olur. Bu ilişkinin bozulması, her iki cinsi de kendi özüne yabancılaştırmıştır. Bu nedenle kadın özgürlük mücadelesi aynı zamanda iktidar ve tahakkümün kadın ile erkeği sürüklediği yabancılaşmayı aşma mücadelesidir. Amaç yalnızca kadınların özgürleşmesi değil; kadın ile erkeğin anlam ve özgürlük temelinde ortak insanlık hakikatine yeniden ulaşmasının yolunu açmasıdır.

Modernitenin yabancılaştırıcı etkisi en derin biçimde kadın hakikati üzerinde açığa çıkmaktadır; çünkü kadın, emeği, hafızası, dili ve kimliği üzerinden toplumsal varoluşun taşıyıcısıdır. Bir kadının çocuğuna kendi ana dilini öğretememesi, konuşmaktan çekinmesi ya da onu kamusal alanda kullanamaması yalnızca bireysel bir dil kaybı değildir. Dilin taşıyıcısı olan kadının susmasıyla birlikte hafıza, kültür ve aidiyet de kuşaklar arasında aşınır. Kadın kendi geçmişine ve varoluşuna yabancılaştıkça hem kendi hakikatinden uzaklaşır hem de kendisini ve yetiştirdiği kuşağı iktidarın tanımladığı kalıplar içinde görmeye başlar. Çünkü erkek egemen sistem, kadını tanımaya değil, tanımlamaya çalışır. Tanımlanan kadın artık kendi sesiyle konuşmaz duruma getirilir ve bunun yerine onun adına konuşulur. Kendi yaşamını kurmaz; onun için yaşam biçimleri belirlenir. Kendi tarihini yazmaz; onun tarihi başkalarının kaleminden okunur. Kadının kendi bedeni hakkındaki hakikati yerine, patriyarkanın onun adına ürettiği makbul kadın/anne temsili yasa hâline gelmektedir. Böylece kadın, kendi hakikatinden uzaklaştırılarak sistemin ihtiyaç duyduğu kimliğe dönüştürülür. Oysa kadın hakikati, kendisini var eden bir hakikattir. Bu nedenle kadının özgürlük mücadelesi, aynı zamanda hakikati yeniden görünür kılma mücadelesidir. Bugün kadına yönelik şiddet, kadın emeğinin görünmez kılınması ve iradesinin yok sayılması tesadüf değildir. Bir kadının eğitimine, evliliğine, çalışma yaşamına veya çocuk sahibi olup olmayacağına kendisi yerine aile, toplum ya da devlet karar verdiğinde yalnızca bir tercih sınırlandırılmış olmaz. Kadının kendi yaşamının öznesi olma hakkı da elinden alınmış olur. Bunlar, kadının kendi anlamından ve hakikatinden koparılarak nesneleştirilmesi, sömürgeleştirilmesi ve tahakküm altına alınmasının tarihsel sonuçlarıdır. Bu nedenle kadın hakikatine yönelik saldırılar hiçbir coğrafyada tesadüfi ya da birbirinden bağımsız yerel krizler değildir; aksine, küresel patriyarkanın ve ulus-devletçi aklın sistematik politikalarıdır. Bu politikaların en ağır ve rafine biçimi ise özellikle Kürdistan bağlamında yürütülen ve doğrudan toplumsal dokuyu hedef alan “özel savaş” konseptiyle açığa çıkmaktadır. Bu çok boyutlu kuşatmada amaç, yalnızca fiziksel bir denetim kurmak değil; kadının hafızasını, dilini, kültürünü ve iradesini aşındırarak onu kendi toplumsal anlamından tamamen uzaklaştırmaktır. Dolayısıyla Kürdistan’da yoğunlaşan kadına yönelik şiddet, cinsel saldırılar, dijital şantajlar, fuhuşa sürükleme ve uyuşturucunun sistemli bir şekilde yaygınlaştırılması gibi olgular münferit adli vakalar olarak okunamaz. Aksine tüm bunlar, kadın bedenini ve düşüncesini sömürgeleştirerek toplumun direniş dinamiklerini kırmayı hedefleyen bütünsel bir egemenlik stratejisinin parçalarıdır. Bu savaş türünün temel amacı fiziksel olarak yok etmekten ziyade, zihnen ve ruhen teslim almaktır. Yani hedef, kadının toplumsal hafızasını, dilini, kültürünü, iradesini ve örgütsel bağlarını aşındırarak onu kendi kurucu özünden koparmaktır. Dolayısıyla kadına yönelik her saldırı, özünde toplumsal belleği zayıflatan, örgütlü yaşamı dağıtan ve demokratik zemini çürüten stratejik bir müdahaledir. Beden ve düşünce üzerinde kurulan bu tahakküm de kadın iradesini kırmayı ve toplumsal rolünü aşındırmayı hedefleyen egemenlik anlayışının parçasıdır. Kendi özünden ve hakikatinden koparılan kadın, bu yöntemlerle edilgen bir nesneye dönüştürülmek istenir; çünkü köksüzleştirilen kadın, tahakkümün sadece hedefi değil, aynı zamanda o tahakkümün toplumda yeniden üretildiği bir zemine dönüştürülmeye çalışılır. Bugün kadın mücadelesi açısından en temel mesele yalnızca dışarıdaki saldırıları teşhir etmek değil; kadını kendi hakikatiyle, iradesiyle ve özgür yaşam bilinciyle yeniden buluşturmaktır. Elbette kadın kırımı, savaş politikaları, özel savaş yöntemleri ve erkek egemen sistemin her gün yeniden ürettiği şiddet gerçekliği vardır. Bunları görmeden mücadele geliştirilemez. Ancak bütün enerjiyi dışarıdaki saldırılara yoğunlaştırıp kendi örgütsel gücünü, öncülüğünü ve inşa kapasitesini geliştirememek de başka bir zayıflık üretir. Özgürlük, yalnızca direnerek korunmaz; inşa edilerek kalıcılaşır. İşte bu noktada belirleyici olan özgür kadın aklıdır. Özgür kadın aklı, egemen sistemin kadına biçtiği kimliği reddeden bilinçten daha fazlasıdır. O, yaşamı yeniden kuran kurucu akıldır. Başkalarının çizdiği sınırlar içinde hareket eden değil; kendi tarihsel hafızasına, toplumsal değerlerine ve özgürlük felsefesine dayanarak yeni bir yaşam paradigması geliştiren siyasal ve toplumsal iradedir. Bekleyen değil hazırlanan, tepki veren değil yön veren, yalnızca eleştiren değil alternatif yaşamı örgütleyen akıldır. Demokratik siyaseti geliştiren, toplumsal dayanışmayı büyüten, kadınların ortak iradesini kurumsallaştıran ve demokratik toplumu yaşamın en küçük hücresinden başlayarak ören öncü bilinçtir. Bu kapsamda kadını yeniden yaşamın kurucu öznesi hâline getiren varoluşsal bir yeniden inşa sürecidir. Varoluş, aynı zamanda kendisini tanıma cesaretidir. Biz kadınlar açısından bu cesaret, kendisine dayatılan kimlikleri reddederek kendi kimliğini inşa etmesiyle mümkün olacaktır. Kadın kendisini tanıdıkça toplum kendisini tanımaya başlar. Çünkü kadın, aynı zamanda yaşamın kurucu öznesidir. Zihniyet ve bilincin dayanağı olan ideoloji, tam da burada belirleyici hâle gelir. Çünkü hiçbir toplum ideolojisiz değildir. Sorun, hangi ideolojinin yaşamı esas aldığı, hangisinin ise iktidarı yeniden ürettiğidir. Egemen ideolojiler kadın bedenini, emeğini ve bilgisini denetim altına almaktadır. Bir kadın sabahın ilk saatinden gecenin sonuna kadar çocuk bakımını üstlenir, yemek yapar, yaşlı bakımını yürütür, evi düzenler. Gün sonunda “Bugün ne yaptın?” sorusuyla karşılaşır. Saatler süren emeğin “görev” veya “annelik sevgisi” olarak görülmesi, kadının emeğinin görünmezleştirilmesinin en sıradan örneklerinden biridir. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kadının kendi emeğine yabancılaşmasının da bir biçimidir.

Kadının ev içinde harcadığı saatler süren emeğin, kapitalist sistem tarafından “sevgi harcaması” veya “doğal görev” sayılarak yok sayılmasına karşılık, kadınların üretim süreçlerine dâhil olması, hiyerarşik olmayan, dayanışma odaklı, ekolojik ve demokratik yeni bir yaşam modelini pratik olarak hayata geçirmektedir. Bu durum, yaşamı demokratikleştiren, çoğullaştıran ve etik bir toplumsallığı yeniden kuran bir perspektif sunmaktadır. Kadını özne hâline getiren ve kadın özgürlük çizgisini geliştiren asıl unsur ise bu hakikat arayışının toplumsal bir biçimidir.

Hakikat yalnız başına korunamaz. Yalnızlaştırılan birey kolay yönetilir; örgütlü toplum ise hakikatini savunabilir. Evinde veya iş yerinde, sokakta tacize, mobbinge, şiddete maruz kalan ve “Acaba ben mi yanlış yaptım, suç bende mi?” diye düşünen bir kadın, ilk olarak kendisini sorgular; oysa sorun bireysel değil, toplumsal bir güç ilişkisidir. Kadın bir dayanışma ağına veya kadın örgütüne ulaştığında yaşadığının yalnızca kendisine özgü olmadığını fark eder. Yalnız olmadığını anladığı an sistemin ona dayattığı suçluluk psikolojisinden sıyrılır. Şiddet sarmalından çıkamayan bir kadın için örgütlülük somut bir koruma kalkanına ve yaşam alanına dönüşür. Bu nedenle kadın örgütlülüğü varoluşsal bir zorunluluktur. Birbirini gören, duyan ve anlayan kadınlar, birbirinin hafızasını büyüten, deneyimini paylaşan ve geleceğini birlikte kuran demokratik yaşamın temel gücünü oluştururlar.

Birbirine güvenen, dayanışan ve ortak akıl geliştiren insanlar kolay yönetilemez. Kapitalist modernite tam da bu ilişki biçiminden korkmaktadır. Bu nedenle bireyciliği, rekabeti ve yalnızlığı yaşamın doğal hâli gibi sunar. Oysa kadın özgürlük mücadelesinin inşa ettiği tarihsel hafıza, bu kültüre karşı kolektif yaşamın ahlakını ve politikasını örmekten geçer.

Hakikat, kurulan ilişkinin derinliğinde açığa çıkan bir yaşam biçimidir. Kadın özgürlüğü de tam burada anlam kazanır. Kadının kendisiyle, toplumla ve doğayla kurduğu özgür ilişki yeniden inşa edilmeden demokratik toplum da inşa edilemez. Çünkü hakikati görünür kılan şey yalnızca düşünmek değil, birlikte yaşamanın, birlikte üretmenin ve birlikte mücadele etmenin kurduğu ilişkidir.

Etiketler: Demokratik moderniteHakikat MücadelesiKadın Mücadelesikapitalist moderniteÖzgürlükSayı 179Yabancılaşma
Önceki İçerik

Êzidî Soykırımı’nın 12’nci yılı: Adalet Sağlanmadan Yaralar Kapanmıyor

Sonraki İçerik

Savaş Alanından İradeleşmeye: Êzidî Kadınlar

Sonraki İçerik
Savaş Alanından İradeleşmeye: Êzidî Kadınlar

Savaş Alanından İradeleşmeye: Êzidî Kadınlar

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.