Toplum yalnızca laboratuvarda incelenen pasif bir araştırma nesnesi değildir; kendisini sürekli yeniden kuran, dönüştüren canlı bir ilişkiler bütünüdür. Eğer toplum çözülüyor ve ahlaki-politik dokusunu kaybediyorsa yalnızca bunun nedenlerini betimlemek yetersiz kalır
Bugün kentlerimiz hiç olmadığı kadar kalabalık ama insanlar hiç olmadığı kadar yalnız. İletişim araçları her geçen gün çoğalırken birbirimizle derinlikli ilişkiler kurma kapasitemiz hızla çöküyor. Yaşadığımız kriz, yalnızca ekonomik dalgalanmaların ya da geçici siyasal gerilimlerin bir sonucu değildir; bizzat “toplum olma” hâlimizin tahrip edilmesidir. Her çağ yalnızca kendi siyasetini değil, kendi sosyolojisini de üretir. Değişen yalnızca devlet aygıtları ya da üretim ilişkileri değildir; toplumun kendisi niteliksel bir dönüşüm geçirir. Sanayi toplumunun ve ulus-devlet çağının soruları başkaydı; bugün ise insanlık varoluşsal bir toplumsallık kriziyle karşı karşıya. Güven azalıyor, ortak mekânlar ıssızlaşıyor, insanlar aynı kentlerde yaşasa bile birbirine yabancılaşıyor. Temsil mekanizmaları büyüdükçe katılım zayıflıyor; kurumlar çoğaldıkça toplumsal bağlar inceliyor. Belki de tam da bu yüzden sosyolojinin kendisine ve kurucu paradigmalarına yeniden dönüp bakmasının zamanı geldi.
Sosyoloji doğduğu günden bu yana toplumu anlamaya ve krizlerini teşhis etmeye çalıştı. Émile Durkheim toplumsal düzenin ve dayanışmanın hangi harçla kurulduğunu sorguladı. Karl Marx sınıf ilişkilerini ve sömürünün toplumsal yapıyı nasıl biçimlendirdiğini gösterdi. Max Weber iktidarın ve otoritenin meşruiyet zeminlerini irdeledi. Michel Foucault ise iktidarın yalnızca devlet aygıtında değil, okulda, ailede, hastanede ve gündelik yaşamın kılcal damarlarında nasıl yeniden üretildiğini ortaya koydu. Kuşkusuz bu düşünürlerin her biri sosyal bilimlere çığır açıcı katkılar sundu ve bugün hâlâ onların açtığı teorik kulvarlardan besleniyoruz.
Ancak yaşadığımız çağ klasik sosyolojinin sınırlarına dayanan yeni ve yakıcı bir soruyu önümüze koyuyor: Toplumu yalnızca anlamak ve açıklamak yeterli mi? Yoksa özgürlüğü mümkün kılacak toplumsal zemini ve onun imkânlarını da tartışmak gerekiyor mu?
Bugün sosyolojik düşüncenin yeniden konumlanması gereken yer tam da burasıdır. Toplum yalnızca laboratuvarda incelenen pasif bir araştırma nesnesi değildir; kendisini sürekli yeniden kuran, dönüştüren canlı bir ilişkiler bütünüdür. Eğer toplum çözülüyor ve ahlaki-politik dokusunu kaybediyorsa yalnızca bunun nedenlerini betimlemek yetersiz kalır. Onu yeniden ayağa kaldıracak toplumsal dinamikleri, direnç odaklarını ve özgürleşme imkânlarını da konuşmak gerekir. Dolayısıyla bugün asıl ihtiyacımız olan şey: toplumu edilgen bir nesne olarak açıklayan değil, onun özgürleşme imkânlarını tartışan bir “özgürlük sosyolojisi”dir.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin geliştirdiği demokratik toplum yaklaşımı, tam da bu noktada sosyal bilimlere ezber bozan bir soru yöneltiyor: Toplum neden ve nasıl çözülmeye başladı? Özgürlüğün önündeki ilk ve en kurucu engel neydi? Ve daha önemlisi, özgür bir toplumsallık yeniden nasıl inşa edilebilir?
Bu sorular, Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği toplumsal çözümlemenin merkezinde yer alır. Buradaki en dikkat çekici nokta, toplumsal tarihin başlangıcının klasik sosyolojiden radikal biçimde farklı okunmasıdır. Marx, tarihsel gelişimin ve toplumsal çelişkilerin merkezine sınıf ilişkilerini yerleştirirken Öcalan daha geriye giderek toplumsal tarihin ilk büyük kırılmasının ve tahakküm biçiminin kadının düşürülmesiyle başladığını savunur. Bu yaklaşım, sınıfsal sömürüyü reddetmez; aksine, sınıflardan ve devletten çok daha eski, hiyerarşinin ve köleleştirmenin ilk laboratuvarı olan kurucu bir eşitsizliğe işaret eder. Sınıflardan önce toplumsallığın nasıl parçalandığını kavramadan bugünkü iktidar ilişkilerini anlamak mümkün değildir.
Özgürlüğün sosyolojisi de işte bu tarihsel kırılma noktasından başlar. Eğer toplumun ilk kurucu, birleştirici öznesi kadınsa tarihin ilk sömürgeleştirilen öznesi de kadındır. Kadının özgürlüğünü yalnızca bir cinsiyet eşitliği ya da haklar mücadelesi olarak görmek bu yüzden eksik kalır. Kadının toplumsal konumunun geriletilmesi, toplumun ahlaki, politik ve komünal yapısının çözülmeye başladığı tarihsel bir kırılmadır.
Bu geriletilme, sosyolojik açıdan bakıldığında yapısal bir dışlamanın başlangıcıdır. Antik dönemde Aristoteles kadını “eksik erkek” olarak tanımlamış, doğası gereği itaat etmeye yatkın olduğunu ileri sürmüştür. Platon’un Devlet’inde kadınların eğitime katılımı tartışılırken bile erkek egemen toplumsal düzenin sınırları aşılamamıştır. Binlerce yıl boyunca kadın kamusal yaşamdan, üretim ilişkilerinden ve karar alma mekanizmalarından sistematik olarak dışlanmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin kadın özgürlüğünü merkeze alması, bu yapısal dışlamaya karşı toplumsal bir başkaldırıdır. Öcalan’ın “kadın devrimi” kavramı dar bir cinsiyet eşitliği talebinden fazlasıdır; toplumsal tarihin en eski eşitsizliğini ve tahakküm zihniyetini ortadan kaldırma arayışıdır.
Bu çerçevede Öcalan’ın kavramsallaştırdığı “kastik katil” terimi de yalnızca tarihsel bir kişiyi ya da tekil bir şiddet olayını ifade etmez. Kavram kadının binlerce yıllık toplumsal birikimine, komünal üretim gücüne ve anaerkil yaşam değerlerine el koyan kurumsallaşmış erkek egemen zihniyeti ve iktidar odaklarını tanımlar. Burada söz konusu olan yalnızca fiziksel bir baskı değil, ortak yaşamın çözülmesi, kadın öncülüğünde gelişen komünal değerlerin parçalanması ve devletli uygarlığın bu zemin üzerinde inşa edilmesidir.
Özgürlüğün sosyolojisi iktidarın ve tahakkümün nasıl kurulduğunu anlamaya çalışırken yalnızca devlete ya da ekonomiye bakmaz. Aynı zamanda şu hayati soruyu sorar: Toplum kendi ahlaki ve politik dokusunu hangi aşamada ve nasıl kaybetmeye başladı?
Bu soru bizi demokratik toplum anlayışının merkezinde yer alan “ahlaki ve politik toplum” kavramına götürür. Buradaki ahlak bireylere dışarıdan dayatılan dogmatik kurallar bütünü değildir; toplumun birlikte yaşamasını mümkün kılan ortak vicdanı, dayanışma ruhu ve öz koruma refleksidir. Politika ise seçimlerden ya da devlet yönetiminden ibaret olmayıp toplumun kendi yaşamına, geleceğine ve ihtiyaçlarına ilişkin kararları doğrudan alabilme ve uygulayabilme kapasitesidir. Ahlakın zayıflatıldığı, politikanın toplumdan koparılarak devlete devredildiği yerde insanlar aktif özne olmaktan çıkıp yönetilen edilgen kitlelere dönüşür.
Özgürlüğün sosyolojisinin en iddialı önermesi de tam burada ortaya çıkar: Özgürlük yalnızca hukuki hakların genişlemesi ya da ekonomik imkânların artması değildir. Özgürlük toplumun devlet karşısında yeniden ahlaki ve politik bir özne hâline gelebilmesidir. Kendi kararlarını doğrudan alamayan, ortak yaşamını öz örgütlülüğüyle kuramayan ve farklılıklarını eşitçe yaşatamayan bir toplumda özgürlük bireysel ve kâğıt üzerinde kalan bir illüzyondan öteye geçemez.
Demokratik toplum yaklaşımı yeni bir devlet modeli önermekten önce yeni bir toplumsallık önerir. Merkezinde kadın özgürlüğü, komünal ekonomi, doğrudan demokratik katılım ve toplumun kendi kendini örgütleme kapasitesi yer alır. Özgürlüğün sosyolojisi dediğimiz şey de tam olarak budur: Toplumu yalnızca inceleyen değil, onun özgürleşme imkânlarını araştıran ve toplumsal özneleşmeyi teşvik eden bir yaklaşım.
Peki bütün bunlar bize ne söyler?
Sosyolojinin önündeki asıl mesele toplumu yalnızca betimlemek değil, onu ayakta tutan ahlaki-politik dinamikleri yeniden görünür kılmaktır. Bugün yaşadığımız krizlerin önemli bir kısmı yalnızca ekonomik ya da siyasal değildir; aynı zamanda derin bir toplumsallık krizidir. Birlikte yaşama kültürünün zayıflaması, ortak karar alma mekanizmalarının işlevsizleşmesi ve insanların kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olamadığını hissetmesi, özgürlüğü toplumsal bir inşa meselesi hâline getiriyor.
Özgürlüğün sosyolojisi klasik sosyolojiyi tümden reddeden bir paradigma değildir. Tam tersine, onun açtığı tartışmaları daha radikal bir hat üzerinden derinleştirme çabasıdır. Durkheim’ın toplumsal dayanışma arayışı, Marx’ın sömürü çözümlemesi, Weber’in otorite eleştirisi ve Foucault’nun iktidar tespitleri bugün hâlâ büyük bir değer taşır. Ancak yaşadığımız çağ bunlara yeni bir soruyu eklememizi zorunlu kılıyor: Toplum özgürlüğünü hangi toplumsal ilişkiler ve öz yönetim biçimleri içinde yeniden üretebilir?
Kürt özgürlük perspektifinin en dikkat çekici yönü bu soruya verdiği yanıttır. Toplum yalnızca devletin yönettiği pasif bir kitle değil, kendi ahlakını, politikasını ve ortak yaşamını üretebilen canlı bir özne olarak görülür. Demokratik toplum komünler, meclisler, kadın örgütlülüğü ve doğrudan katılım mekanizmalarıyla toplumun yeniden özneleşme arayışıdır.
Bugün üzerinde en fazla düşünmemiz gereken nokta da burasıdır. Özgürlük yalnızca bireyin devlete karşı sahip olduğu anayasal haklarla mı ölçülmelidir, yoksa insanların birbirleriyle ve doğayla kurdukları ilişkinin niteliğiyle mi ilgilidir? Eğer ikincisine “evet” diyorsak o zaman özgürlüğü yalnızca siyasal programlarda değil, gündelik yaşamın içinde, komşulukta, ortak üretimde, kadınların özgürleşmesinde ve ahlaki-politik toplumun yeniden inşasında aramamız gerekir.
Özgürlüğün sosyolojisi tam da burada başlar: Toplumu yönetilecek bir nesne değil, kendi geleceğini kurabilecek ahlaki ve politik bir özne olarak kabul eden bir anlayışta… Özgürlük devletin bireye lütfettiği sınırlar değil, toplumun kendi ahlaki ve politik dokusunu yeniden kazanma gücüdür. Sosyoloji toplumu açıklamakla yetindiği sürece iktidarın nesnesi kalacaktır; özgürlüğün sosyolojisi ise toplumu yeniden kendi geleceğinin öznesi yapma iddiasındadır.

