Yıllardır meydanlarda çocuklarının fotoğraflarını taşıyan kadınların ellerindeki fotoğraflar, bugüne yöneltilmiş birer sorudur: Bu insanlara ne oldu? Kim aldı, kim sustu, kim sakladı? Neden hâlâ açıklanmıyor?
“İnsan, kaybın kendisini belki de sonsuza dek değiştireceğini kabul ettiğinde yas tutar,” diyor Amerikalı filozof Judith Butler, Kırılgan Hayat kitabında.
Kimi kayıplar insanın hayatından birini eksiltir, kimileri ise hayatı ikiye böler. Artık öncesi ve sonrası vardır. Bir sandalye hep boş kalır, bir tabak sofraya konulacakmış gibi gelir, kalabalığın içinden tanıdık bir yüz çıkacak sanılır. Yıllar geçse de kapının açılma ihtimali zihinden bütünüyle silinmez.
Bir insan yaşamını yitirdiğinde geride kalanlar onun ardından yas tutar. Ölümün ağırlığıyla yaşamaya ve eksilen bir sesin boşluğuna alışmaya çalışır. Bir mezar acıyı ortadan kaldırmaz ancak ölümün gerçekliğine dokunulabilecek bir yer sunar. İnsan gider, toprağa elini sürer, bir çiçek bırakır; konuşur ya da susar.
Ama ya mezar yoksa?
Ya bir insan evinden alınmış ve bir daha dönmemişse; nerede, nasıl ve kimlerin elinde yaşamını yitirdiği bilinmiyorsa? Ya bir annenin elinde çocuğunun son fotoğrafından, bir eşin zihninde yarım kalmış son cümleden, bir kardeşin belleğinde kapının önündeki bekleyişten başka hiçbir şey kalmamışsa?
O zaman yas, geçmişte yaşanmış bir kaybın ardından gelmez; bugünün içinde sürer. Her telefon sesi, kapı vuruşu ve toplu mezar haberi bekleyişi yeniden başlatır. İnsan sevdiğinin yaşamını yitirdiğini düşünürken suçluluk; yaşadığını düşünürken umut duyabilir. Ne bütünüyle vedalaşabilir ne de beklemekten vazgeçebilir. Mezarı olmayan yasın en ağır yanı budur: Hakikat söylenmediği için acının sonu gelmez.
Mezarı olmayan kişi yalnızca kayıp değildir; onu arayanların zamanı da kaybolur. Bir anne kaç yıldır beklediğini saymayı bırakır. Bir çocuk babasının yüzünü fotoğraftan öğrenerek büyür. Bir eş “öldü” demeye dili varmadığı için cümlelerini yıllarca şimdiki zamanda kurar. Evdeki herkes yaş alırken kayıp kişi son görüldüğü yaşıyla kalır.
Bir mezardan fazlası
Mezar talebi kimi zaman yalnızca kişisel bir acının ifadesi gibi görülür. Oysa kaybedilen bir insanın nereye götürüldüğünü, ona ne yapıldığını ve bedeninin nerede olduğunu sormak, en temel insanlık talebidir. Bir mezar istemek, kaybedilenin varlığının, yaşadıklarının ve ona yapılanların inkâr edilmemesini istemektir.
Çünkü zorla kaybetme yalnızca bir insanı ortadan kaldırmayı amaçlamaz. Ardında iz bırakmamayı, geride kalanları belirsizliğe hapsetmeyi ve topluma korku salmayı da hedefler. Beden gizlendiğinde suçun da görünmez olacağı düşünülür. Aileye “Yaşadığın acının bir adı yok”, topluma ise “Sormayın, aramayın, konuşmayın” mesajı verilir.
Bu nedenle mezar arayışı kaybedilen kişinin varlığını yeniden görünür kılan politik bir ısrardır. Bir annenin yıllarca aynı meydana gelmesi, bir eşin aynı dilekçeyi yeniden vermesi, bir kardeşin her yeni tanıklığın peşinden gitmesi yalnızca aile bağının sonucu değildir. Bu ısrar kaybedenlerin kurmak istediği sessizliğe karşı hakikatin sesidir.
Yıllardır meydanlarda çocuklarının fotoğraflarını taşıyan kadınların ellerindeki fotoğraflar, bugüne yöneltilmiş birer sorudur: Bu insanlara ne oldu? Kim aldı, kim sustu, kim sakladı? Neden hâlâ açıklanmıyor?
Bu sorular yanıtlanmadığında kayıp yalnızca ailenin değil toplumun da yarasına dönüşür. Bir ülkenin yolları, dağları, nehirleri ve mezarlıkları isimsiz ölülerle doluyken geçmişin kapandığı söylenemez. Üzeri örtülen her suç bugünün içinde yaşamayı sürdürür.
Bir meydanda yıllardır bekleyenler
Galatasaray Meydanı’nda yıllardır taşınan fotoğraflara bakınca bunu daha iyi anlarız. Bazıları solmuş, bazılarının kenarları eskimiştir. Fotoğraflardaki yüzler gençtir; onları taşıyan eller ise yıllar içinde yaşlanmıştır. Karanfiller, mevsimler ve meydanın çevresindeki insanlar değişmiştir. Değişmeyen, kayıp yakınlarının sorduğu sorudur: “Kayıplar nerede?”
Cumartesi Anneleri 27 Mayıs 1995’te Galatasaray Meydanı’na ilk kez çıktıklarında kayıplarının akıbetini öğrenmek, cenazelerine ulaşmak ve sorumluların yargılanmasını istiyordu. Ellerinde yakınlarının fotoğrafları, önlerinde karanfiller vardı. Sessizce oturdular.
O sessizlik yıllar içinde bu ülkenin en uzun ve güçlü cümlelerinden birine dönüştü. Bir anne aynı soruyu yüzlerce kez sormuş, bütün kapıları çalmış ve dilekçelerini vermişti. Geriye fotoğrafı tutmak ve devletin gözlerinin içine bakmak kalmıştı. Cumartesi Anneleri’nin sessizliği sözün tükendiği yer değil; inkâra karşı sözün başka bir biçimiydi.
Galatasaray Meydanı’na gelenler yalnızca yakınlarını değil, bir ülkenin vicdanını da aradı. “Bize bir mezar verin” derken “Bu ülkede hiçbir insan iz bırakmadan yok edilmesin” dediler. Kendi kayıplarını ararken başka insanların kaybedilmemesi için de mücadele ettiler. Bu nedenle meydan yalnızca bir eylem alanı değil; yasın eve kapatılmasına, acının kişisel sayılmasına ve kayıpların unutulmasına karşı kurulan bir yüzleşme yeridir.
Kayıp yakınlarının engellenmesi, meydandan uzaklaştırılması ve adalet taleplerinin duyulmak istenmemesi, mezarsız yasın nasıl sürdürüldüğünü gösterir. Çünkü yalnızca insan değil, onu arayanların sözü de kaybedilmek istenir. Ancak anneler, eşler, kardeşler ve çocuklar bu sessizliği kabul etmedi. Birbirlerinin acısına omuz vererek bekleyişi ortak bir mücadeleye dönüştürdü.
Cumartesi Anneleri’nin bize bıraktığı en güçlü sözlerden biri belki de şudur: İnsan sevdiğini ararken yalnızca geçmişe bakmaz; başka insanların kaybedilmediği bir gelecek de ister.
Yas hakkı neden engellenir?
Yas çoğu zaman özel alana ait bir duygu gibi düşünülür. Oysa kimin yasının tutulabildiği, kimin cenazesine ulaşılabildiği ve kimin mezarına isim yazılabildiği politiktir. Bazı ölümler için törenler düzenlenirken bazı ailelerin cenazelerine ulaşmak için yıllarca mücadele etmek zorunda kalması tesadüf değildir. Bazı mezarların korunup bazılarının tahrip edilmesi de öyle.
Yasın engellenmesi bir topluma kaybını açıkça ifade etme hakkının tanınmamasıdır. Acının görünür olmasından korkulur; çünkü görünür olan acı soru sorar. Soru sorumluluğu gündeme getirir; sorumluluk ise yüzleşmenin kapısını aralar.
Bu yüzden mezarsız bırakılan yalnızca ölü değildir. Geride kalanların yaşamı da askıya alınır. Aileler kayıplarını ararken çevrelerine, kurumlara ve bazen kendi çocuklarına neden hâlâ beklediklerini anlatmak zorunda kalır. Yıllar geçtikçe acı azalmaz, yalnızca biçim değiştirir. İlk günün telaşı yerini uzun bir sessizliğe bırakır. O sessizliğin altında ise aynı soru kalır: Nerede?
Barış silahların susmasından ibaret değil
Barış çoğu zaman çatışmaların sona ermesi, silahların susması ya da taraflar arasında anlaşmaya varılması üzerinden konuşulur. Silahların susması ve yeni ölümlerin önüne geçilmesi yaşamsaldır. Ancak çatışmanın durması toplumun barıştığı anlamına gelmez. Akıbeti açıklanmamış kayıplar, açılmamış toplu mezarlar, ailelerine teslim edilmemiş cenazeler ve adı konulmamış suçlar varsa sessizlik barış değildir. Bazen sessizlik yalnızca acının bastırılmış hâlidir. Konuşulmayan geçmiş ortadan kalkmaz; kuşaktan kuşağa aktarılan güvensizlik, korku ve öfke olarak yaşamayı sürdürür.
Bir anne oğlunun mezarını bilmeden, bir çocuk babasının başına ne geldiğini öğrenmeden, bir toplum kaybedilen insanlarının hesabını sormadan “barıştık” diyebilir mi?
Barış yalnızca yaşayanların birbirine el uzatması değil, ölülerin ve kayıpların hakkını gözeten yeni bir hayat kurmaktır. “Geçmişi geride bırakalım” demekle kalıcı barış kurulamaz. Çünkü geçmiş herkes için geride kalmamıştır. Kimi hâlâ çocuğunun kemiklerini arıyor, kimi bir toplu mezarın açılmasını bekliyor, kimi yakınını götürenlerin adını bildiği hâlde ifade verebileceği güvenli bir kapı bulamıyor. Böyle bir yerde geçmişten vazgeçme çağrısı hakikatten vazgeçme çağrısına dönüşür.
Bir mezarın bulunması bu nedenle barış açısından önemli bir adımdır. Aile sevdiğini toprağa verebilir; toplum kaybın gerçekliğini kabul eder; sorumluların belirlenmesi için somut bir yol açılır. Mezar taşı bazen bir ülkenin inkârdan hakikate attığı ilk adımdır.
Kayıp yakınları için hakikat resmî bir dosyadaki birkaç satır değil, “Nerede?” sorusunun yanıtıdır. Adalet ise yıllar sonra verilen soyut bir söz değil; kaybın adının açıkça söylenmesi, sorumluların korunmaması ve bir mezarın başında vedalaşabilme hakkıdır. Barış insanın hayatına değdiği ölçüde gerçek olur.
Bir mezar taşı kadar somut bir barış
Gerçek barış büyük salonlarda kurulan cümlelerden önce yıllardır kapalı tutulan bir arşivin açılmasıyla başlayabilir. Bir savcının aileyi gerçekten dinlemesiyle, bir tanığın korkmadan konuşabilmesiyle, bir toplu mezarın usulüne uygun açılmasıyla, kemiklerin bir anneye teslim edilmesiyle… Ardından bir mezar taşı dikilir; üzerine bir isim, doğum tarihi ve biliniyorsa ölüm tarihi yazılır.
O taş kaybedileni geri getirmez. Hiçbir adalet kararı geçen yılları aileye iade edemez. Ancak belirsizliğin hükmünü kırar; inkârın karşısına bir isim, bir tarih ve bir yaşam koyar.
Mezarı olmayan yasın barışla ilişkisi burada kurulur. Barış geride kalanlardan unutmalarını istemek değil; artık aramak zorunda kalmayacakları bir ülke yaratmaktır. Annelerin meydanlarda çocuklarının fotoğraflarıyla yaşlanmadığı, ailelerin bir avuç kemiğe ulaşmak için ömür tüketmediği, hiçbir iktidarın ölüyü cezalandırmayı sürdüremediği bir ülke…
Yüzleşme geçmişe saplanıp kalmak değil; geçmişin bugünü yönetmesine son vermektir. Hakikat toplumu bölmez; var olan yarığın üzerindeki örtüyü kaldırır. O yarığı kapatmanın yolu önce ne kadar derin olduğunu görmektir.
Bir mezar bazen yalnızca mezar değildir. Bir annenin bekleyişinin sona erdiği, bir toplumun inkârdan vazgeçtiği ve barışın ilk kez toprağa bastığı yerdir.
