Gelir ve barınma güvencesi olmayan, bakım yüküyle eve hapsedilen kadının, şiddetten uzaklaşması imkânsız hâle getirilmektedir. Sistematik olarak üretilen bu şiddet, sadece fiziksel değil; psikolojik, ekonomik ve dijital boyutlarıyla kadının iradesini kırmayı, onu çaresizleştirip mevcut egemen düzene itaat ettirmeyi amaçlayan yapısal bir sorundur
İçinde yaşadığımız kentler, etrafımızı saran sokaklar ve evler yalnızca tuğla, demir ve betondan ibaret cansız yığınlar değildir; tarihsel süreçlerin, iktidar yapılarının ve toplumsal ilişkilerin ete kemiğe bürünmüş yansıması, kısacası ideolojilerin somutlaşmış hâlidir. Tarih boyunca kentlerin inşası çoğunlukla erkekler etrafında şekillenmiş, kentsel yapı egemen iktidarın izlerini taşıyarak tarafsızlığını yitirmiş ve cinsiyetli bir karaktere bürünmüştür.
Antik Yunan’da siyasetin ve yaşamın merkezi olan “polis” (kent) özgür erkek yurttaşlara tahsis edilirken, kadınlar “oikos” adı verilen eve ve özel alana hapsedilmiştir. Bugün sokaklarında yürüdüğümüz kentlerin kadınlara çoğu zaman yabancı, dışlayıcı ve korku dolu bir yüz göstermesi, tesadüfi bir planlama hatası değil; işte bu binlerce yıllık egemen zihniyetin ve mekânı bir tahakküm aracına dönüştüren ideolojinin sonucudur. Bu mekânsal ve zihinsel dışlanmışlığın köklerini anlamak ve aşmak için insanlığın toplumsal hafızasına bakmak, hatırlamak gerekir.
Tanrıçalık kültürüyle inşa edilen ahlaki ve politik yaşamın; özgür, eşit ve adil bir biçimde varlığını sürdürdüğü deneyimi hafızamızda diridir. Tarihsel olarak baktığımızda kadın, toplayıcılığı ve toplumsal düzeni planlarken; toplum içindeki empatiyi, bilgeliği ve doğayla olan o kutsal ekolojik uyumu ilmek ilmek örmüştür. Yaşam, kadının yarattığı bu bütüncül akıl ve duygu sentezi etrafında, hiyerarşiden uzak, komünal bir ruhla akıp gitmiştir. Ancak bu doğal ve özgür akış, “Kastik Toplumsal Katil” olarak tanımlanan örgütlü avcı erkek gruplarının hiyerarşiyi ve şiddet tekelini icat etmesiyle bir kırılmaya uğramıştır. Bu örgütlü kast, klanların yarattığı zenginliğe, tarımsal üretime ve komünal değerlere şiddet yoluyla el koyarak insanlık tarihindeki ilk köleleştirmeyi, ilk sömürgeciliği başlatmıştır. Tanrıça kültürünün eşitlikçi yaşam inşası, yerini zigguratlara, saraylara, devasa surlara ve kadının ev içine kapatıldığı bir şiddet rejimine bırakmıştır.
Bugün kentlerimizin iliklerine kadar işleyen kadına ve çocuğa yönelik şiddet ve yoksulluk sarmalı, bu tarihsel kırımın en somut yansımasıdır. Kentler, kadınların görünmez emeği, omuzlarına yıkılan bitmez tükenmez bakım yükü ve yoksulluğu üzerinden yükselmektedir. Gelir ve barınma güvencesi olmayan, bakım yüküyle eve hapsedilen kadının, şiddetten uzaklaşması imkânsız hâle getirilmektedir. Sistematik olarak üretilen bu şiddet, sadece fiziksel değil; psikolojik, ekonomik ve dijital boyutlarıyla kadının iradesini kırmayı, onu çaresizleştirip mevcut egemen düzene itaat ettirmeyi amaçlayan yapısal bir sorundur.
Bu kırım rejimine karşı yerel yönetimlerin ilk etapta beş kentte ilan ettiği “Kadın Kentlerine Doğru” tahayyülü; salt fiziksel mekânların restore edilmesini değil, kadının hafızasını, deneyimini ve aklını merkeze alan köklü bir zihniyet devrimini hedefler. Kadın kenti demek; kâğıt üzerindeki soğuk imar planlarına hapsolmuş bir mekân değil, kadınların nefesini, belleğini, zamanını ve emeğini merkeze alan bir özgürlük alanıdır. Gelenek, kültür veya sistem adına etrafımıza örülen görünmez duvarları aşmak; kadın hakikatiyle bezenmiş, şiddeti ve yoksulluğu dışlayan, komünal bir yaşamı ilmek ilmek örmekten geçer. Kadın kentleri, salt kadınlara özel alanlar yaratmayı değil; toplumsal yapının ve tüm mekânların cinsiyet eşitliği, özgürlük ideolojisi ve şiddetsizlik ekseninde baştan aşağı yeniden kurulmasını ifade eder. Zihniyetini kadın hakikati ve özgürlüğü etrafında dönüştürememiş hiçbir yaşam özgür olamaz; kenti kadın aklıyla yeniden yaratmak, aslında gasp edilen yaşamı, o ilk Tanrıça kültürünün özgür, adil ve bütüncül uyumuyla yeniden var etmektir.

