Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Kadınların Barış Emeği

Esra Kahraman Esra Kahraman
26 Nisan 2026
Yazı
0
Kadınların Barış Emeği
0
SHARES
13
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Türkiye’de ve dünyada konuşulmaya çalışılan barış süreçleri de bu görünmez alanlardan bağımsız değildir. Kadın yoksulluğu ile ev içi emeğin görünmezliği arasındaki bağ, barışın toplumsallaşmasının önündeki eşiklerden birini oluşturur. Yoksulluk arttıkça bakım yükü artar, kamusal destek zayıfladıkça bu yük daha fazla kadının omzuna bırakılır. Kadınlar hem ekonomik güvencesizlikle hem de ev içi emeğin görünmez ağırlığıyla baş etmeye çalışırken, barışın gündelik hayata yerleşmesi zorlaşır

1800’lerin sonlarına doğru, bir gün içerisinde iş saatlerinin 14 saate vardığı, emeğin sadece karın doyurabildiği, insan yaşamının tümünün neredeyse sadece üretime zorlandığı bir düzende işçiler bu düzene dur deme cesareti göstermişti. ABD’de başlamıştı 1 Mayıs. İstenen ise insani koşullarda çalışmak, yani günde 8 saat çalışmaktı. Sokağa çıkan yüzlerce emekçinin direnişi bastırılmış olsa da emeğin itiraz hafızasına kazınan bir kırılma noktası olarak kaldı. 1 Mayıs, bu anlamıyla yalnızca bir tarih değil; insani yaşam koşullarında yaşamak, yoksulluğa karşı, savaşa ve sömürüye karşı kendisini yeniden hatırlama biçimidir.

Bu hafıza, zamanla farklı bedenlerde, farklı coğrafyalarda yeniden anlam kazanır. Türkiye’de ise emeğin dili çoğu zaman kadınların sessizliğinde yeniden kurulur. Çünkü kadınların emeği çoğu zaman istatistiklere, tanımlara ya da kamusal görünürlüğe sığmaz. O emek, evin içinde, göç yollarında, savaşın ve yoksulluğun tam ortasında birikir. Günün başlangıcıyla birlikte başlayan ve günün sonunu tanımayan bu süreklilik, yalnızca yaşamı sürdürmez; aynı zamanda parçalananı bir arada tutar.

Ortadoğu’da yüz yıllardır süren savaşların yol açtığı zorla yerinden edilme ve göç ile Midyat’ta ve Diyarbakır’ın Bağlar semtinde Rojava’dan ve Şengal’den gelen kadınlarla yürüttüğüm psikososyal destek çalışmalarında gözlemlerim, bu görünmeyen emeğin ne kadar katmanlı olduğunu defalarca gösterdi. Kadınların kendilerine ayırabilecekleri neredeyse hiçbir zaman yoktu. Sabah altıda başlayan gün, çocukların sorumluluğundan ev işine, üretimden bakım emeğine kadar birbirine eklenen yüklerle devam ediyor, gün hiçbir zaman gerçekten bitmiyordu. Ev içi emek biterken geçim emeği gece boyunca boncuk işi almak, yazma oyası ve patik örmekle devam ederdi. Emek, burada tekil bir faaliyet değil; kesintisiz bir yaşam biçimiydi.

Bu yalnızca göçle sınırlı bir durum da değildi. Kendi yaşamımda da erken yaşlardan itibaren ev içi emeğin doğal bir sorumluluk gibi, hatta benim için bir zorunluluk olmasına tanıklık ettim. Yemek yapmak, temizlik yapmak, düzeni sağlamak… 10 yaşından itibaren yemek yapmayı görev bilmek, temizliği en iyi yapmalıyım tabusu… Bir taraftan da okula gidebilmek ve gitmenin koşulunun çalışkan olunması. Bunların hepsi bir yandan görünmez bir görev alanı yaratırken, diğer yandan “iyi olmak” ile “kabul edilmek” arasındaki ilişkiyi de belirliyordu. Başarının, sorumlulukları yerine getirmekle ölçüldüğü bir düzende, kendini unutmak çoğu zaman fark edilmeden öğreniliyordu.

Annem ve çevremdeki diğer kadınların hayatı da bunun bir devamıydı. Sekiz çocuklu ve evin diğer üyelerinin olduğu toplam 15 kişilik bir evde, sabahın ilk ışıklarıyla tarlaya gider, domates mi patlıcan mı artık o gün ne biçilip hale gönderilecekse onu bitirir, eve döndüğünde ise ev içi emeğin yeniden başladığı bir döngüye girerdi. Onun itiraz etmemiş olması, bu yükün görünmezliğini değiştirmedi. Ama zamanla fark ettiğim şey, bu sessizliğin içinde bile bir süreklilik olduğuydu. Benim itirazım ise bu sürekliliğin içinden doğdu. Yıllar sonra bu emeğin adını koydukça, ona karşı sessiz kalmanın da bir politik alan olduğunu gördüm.

Bu fark ediş, yalnızca bireysel bir bilinçlenme değildi. Aynı zamanda daha geniş bir eşitsizlik rejimine bakma zorunluluğuydu. Çünkü kadınların ev içindeki görünmeyen emeği, bireysel bir yük değil; toplumsal düzenin en derin yerinde yeniden üretilen bir eşitsizlik biçimidir.

Bugün Ortadoğu’da süren savaşlar bu eşitsizliği daha da görünür ve daha da ağır hâle getiriyor. Yerinden edilme, kayıp, belirsizlik ve sürekli yeniden başlamak zorunda kalma hâli, kadınların yaşamında kesintisiz bir zorlanma yaratıyor. Göç, yalnızca bir mekân değişimi değil; hafızanın, aidiyetin ve gündelik hayatın parçalanmasıdır. Ancak bu parçalanmanın içinde kadınlar, yaşamı yeniden kurma sorumluluğunu çoğu zaman tek başına üstlenir.

Bir psikolojik danışman olarak tanık olduğum şey ise şudur: Kadınlar kendi yaslarını çoğu zaman erteler. Hatta bu yası yaşamanın fırsatı çoğu zaman isteseler de tanınmaz. Çünkü yaşamı sürdürme sorumluluğu, çoğu zaman önce başkalarının yaralarını sarmayı gerektirir. Bu durum, travmanın yalnızca bir olay değil, tekrar eden bir deneyim olarak yaşanmasına neden olur. Her yeni kırılma, eski yaşanmışlıkların üzerine eklenir. Buna rağmen kadınlar yaşamı yeniden kurmaya devam eder. Kurulacak olan yaşamın eşitlik ve sömürüsüz bir düzen üzerine inşa edilmesi ise bunun olmazsa olmazıdır. Bu, yalnızca bir dayanıklılık değil; görünmeyen bir barış emeğidir.

Ev içi emek bu noktada yeniden düşünülmek zorundadır. Çünkü ev, yalnızca bir mekân değil; aynı zamanda güvenin, sürekliliğin ve aidiyetin yeniden üretildiği bir alandır. Kadınlar burada yalnızca bakım işi yapmaz; aynı zamanda duygusal yükü taşır, çatışmayı yatıştırır, kırılmaları onarmaya çalışır. Ancak bu emek çoğu zaman görünmez kalır ve doğal kabul edilir. Bu görünmezlik, savaşın ve kapitalist düzenin görünmeyen temel sorularından biridir.

Türkiye’de ve dünyada konuşulmaya çalışılan barış süreçleri de bu görünmez alanlardan bağımsız değildir. Kadın yoksulluğu ile ev içi emeğin görünmezliği arasındaki bağ, barışın toplumsallaşmasının önündeki eşiklerden birini oluşturur. Yoksulluk arttıkça bakım yükü artar, kamusal destek zayıfladıkça bu yük daha fazla kadının omzuna bırakılır. Kadınlar hem ekonomik güvencesizlikle hem de ev içi emeğin görünmez ağırlığıyla baş etmeye çalışırken, barışın gündelik hayata yerleşmesi zorlaşır. Savaşların yıkıcılığına karşı barışın sözünü yalnızca müzakere masalarında sınırlı tutmayan biz kadınlar, 1 yıldan fazla bir süredir Türkiye’de yürütülen barış ve demokratik toplum sürecinde, barışın toplumsallaşması için emek verirken Barışa İhtiyacım Var Kadın inisiyatifini kurduk. Bir yıldan fazla bir süredir taleplerimizi her yerde dillendirmeyi görev bildik. Burada savaşların kadın yoksulluğu ve görünmeyen ev içi emeği ne kadar derinleştirdiğini daha da somutlaştırmak için TBMM’de kurulan komisyona sunduğumuz rapordan bir kesit vermek istiyorum:

“Kadınlar bu 50 yıllık savaşta öldürüldü, yakınlarını kaybetti, göçe zorlandı, gözaltına alındı, tutuklandı, işkenceye, tacize, tecavüze uğradı; yoksullaştırıldı, intihara sürüklendi. Zorla göç ettikleri kentlerde, ana dillerini konuştukları için ayrımcılığa uğradılar. Buna rağmen her seferinde yaşamı yeniden kadınlar kurmak zorunda kaldı. Hayatı devam ettirmenin de yas tutmanın da yükü onlara bırakıldı. Buna belki son zamanlarda hepimizin tanıklık ettiği en çarpıcı örneklerden biri olarak, 2016 yılında, 79 günlük ablukanın ardından Cizre’nin dümdüz edilmiş Sur, Nur, Cudi ve Yafes mahallelerini gösterebiliriz. O dönem Barış için Kadın Girişimi olarak oraya gidildiğinde yıkık binaların önüne hüzünle çökmüş erkekler ve yıkıntıların arasında enkazlardan topladıklarıyla yaşam alanı kurmaya, ateş yakmaya, üstünde bir şeyler kaynatmaya gayret eden kadınlar vardı. Sorduğumuzda, ‘Beslememiz gereken çocuklarımız var, oturup üzülecek vaktimiz yok’ dediler. Yani kadınlar için hayatlarının yıkımına üzülecek vakit bile lükstü. Bu komisyonun barış için nasıl bir yasal çerçeve önereceğini tartışırken kadınların bu deneyimlerini görmezden gelemeyiz.

Bu savaşta en çok yoksullaştırılan kesim kadınlar oldu. Savunma Sanayii Başkanlığı verilerine göre, 2002 yılından 2021 yılına bu alanda toplam ciro 10’a katlandı. O hâlde soruyoruz: Savaş kimleri zenginleştirdi? Çok yakında bu Meclis 2026 bütçesi üzerine çalışmaya başlayacak. Örneğin bu bütçe kadınların yaşamın her alanında yaşadığı eşitsizliği gidermek için kullanılamaz mı? Bu rakamlarla kaç kreş, kaç kadın sağlığı merkezi, kaç sığınak açılabilir? Bu ülkede asgari ücret ve emekli maaşını düşününce, bir tarafta savaşa harcanan milyar dolarlar, bir tarafta açlık sınırının altında yaşayan halk var. Bu yoksulluğu kadınlar katmerli yaşıyor. Çünkü kadınların 3’te 2’si zaten ücretli istihdamın dışında, çalışanların önemli bir kısmı kayıtsız veya yarı zamanlı, kayıtlı tam zamanlı istihdamda olanların ise yarısından fazlası asgari ücretli. Yani cebine asgari ücretten fazla maaş girenler 10 kadından biri bile etmiyor. Burada görüyorsunuz. Bunun bölgesel bir boyutu da var. Kadın istihdamının en düşük olduğu iller Mardin, Batman, Şırnak ve Siirt. Burada Türkiye geneliyle karşılaştırmayı görüyorsunuz. Dolayısıyla bölgesel savaş ile Kürt illerinde 1990’lardan bu yana uygulanan kalkınmayı engelleme, göç ettirme, geçimlik ekonomiye el koyma politikası ve kadınların katmerli yoksulluğu arasında bir bağ var.”

Bu kısım Türkiye’de yaşananları bizler için somutlaştırırken dünyada ve Ortadoğu’da da bu durumu görmekteyiz. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi olarak 28 Mart’ta gerçekleştirdiğimiz online sempozyumda İran, Irak, Suriye ve Rojava’dan kadın konuşmacıların savaşa karşı kadınların barış mücadelesi deneyimlerini aktarması yalnızca bir buluşma değil; farklı coğrafyalardan kadınların ortak bir deneyimi dillendirdiği bir karşılaşma alanıydı. İran, Irak ve Suriye’den gelen kadın konuşmacılar, savaşın en ağır yükünü taşıyanların kadınlar olduğunu, buna rağmen barışın en çok kadınların yaşamından yükseldiğini hatırlattı. Bu sözler, barışı soyut bir ideal olmaktan çıkarıp, doğrudan yaşamın içinden kurulan bir ihtiyaç olarak yeniden tanımladı.

İnisiyatifin açtığı bu zemin, kadınların deneyimlerini birbirine bağlayarak barışı yalnızca siyasal bir başlık değil, gündelik hayatın içinde kurulan bir ilişki biçimi olarak düşünmeye davet ediyor. Çünkü bizler için barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değil; emeğin görünür olması, yükün paylaşılması ve yaşamın yeniden kurulabilmesidir.

Ve belki de en temel hakikat şudur: Kadınların ev içinden, göç yollarından, savaşın ve yoksulluğun içinden taşıdığı bu görünmeyen emek, barışın en gerçek zeminini oluşturur. Çünkü barış, en çok da kimsenin görmediği yerde, kadınların ısrarla sürdürdüğü yaşamın içinde filizlenir.

Son Not:

Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na Sunum -15.10.2025

Etiketler: 1 MayısBarışbarış mücadelesiFeminizmİşçi BayramıKadın DayanışmasıKadın emeğiKadın haklarıKadın MücadelesiKadınların barış mücadelesiKürt kadın mücadelesiSayı 165
Önceki İçerik

Aynı Günün İçinde Sıkışmak: Kadın Emeği, Kriz ve Bitmeyen Mücadele

Sonraki İçerik

Kadınların Köyü: Jinwar

Sonraki İçerik
Haklarımız ve Hayatlarımız İçin 1 Mayıs’a

Haklarımız ve Hayatlarımız İçin 1 Mayıs’a

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.