Kadınlar, kendilerine çizilen mekânsal sınırları kabul etmek yerine, bu sınırları aşarak mekânı yeniden kurmuşlardır. Bu yeniden kurma, yalnızca fiziksel bir dönüşüm değil; anlamın, belleğin ve toplumsal ilişkilerin yeniden inşasıdır. Kadınlar için mekân, baskının uygulandığı bir alan olduğu kadar, direnişin örgütlendiği, dayanışmanın kurulduğu ve özgürlük fikrinin yeşerdiği bir sahnedir
Mekân, egemen bilgi sistemlerinde çoğunlukla nötr, edilgen ve üzerinde tasarruf kurulabilen bir zemin olarak ele alınır. Devlet merkezli ve erkek egemen epistemolojilerde mekân, sınırları çizilen, kontrol edilen ve iktidarın sürekliliğini sağlayan bir araç olarak tanımlanır. Bu yaklaşımda mekân, yaşayan öznelerden bağımsız, üzerinde hüküm kurulabilen pasif bir nesneye indirgenir. Oysa jineolojîk perspektif, mekânı kadın yaşamıyla birlikte düşünen; onun hafızasını, acısını, üretimini ve direnişini görünür kılan bütünlüklü bir yaklaşım sunar.
Jineolojiye göre mekân; yalnızca coğrafi bir alan değil, kadın bedeninin, emeğinin, duygularının ve mücadelesinin izlerini taşıyan canlı bir varlıktır. Bu bağlamda kadın ve mekân ilişkisi, salt bir “yer” meselesi olmaktan çıkar; tarih, kimlik, bellek ve özgürlük mücadelesinin iç içe geçtiği politik bir alana dönüşür. Kadınlar yaşadıkları mekânlarda yalnızca barınmaz; o mekânları anlamlandırır, dönüştürür ve toplumsal hafızaya kazır.
Kadınların yaşadığı coğrafyalar, ataerkil sistem tarafından çoğunlukla kontrol altına alınması gereken alanlar olarak tanımlanmıştır. Ev, sokak, meydan, dağ, zindan ya da köy… Her biri, kadının hareketini sınırlamak, sesini kısmak ve bedenini denetlemek üzere yeniden düzenlenmiştir. Kadın bedeni, bu mekânlarda çoğu zaman görünmez kılınmış, bastırılmış ya da disipline edilmiştir. Ancak jineolojî, bu mekânların aynı zamanda kadın direnişinin doğduğu, büyüdüğü ve kolektif hafızaya dönüştüğü alanlar olduğunu ortaya koyar.
Kadınlar, kendilerine çizilen mekânsal sınırları kabul etmek yerine, bu sınırları aşarak mekânı yeniden kurmuşlardır. Bu yeniden kurma, yalnızca fiziksel bir dönüşüm değil; anlamın, belleğin ve toplumsal ilişkilerin yeniden inşasıdır. Kadınlar için mekân, baskının uygulandığı bir alan olduğu kadar, direnişin örgütlendiği, dayanışmanın kurulduğu ve özgürlük fikrinin yeşerdiği bir sahnedir.
Bu bağlamda kadın, mekânın içinde “var olan” edilgen bir unsur değil; mekânı anlamlandıran, dönüştüren ve hafızaya kazıyan kurucu bir özne olarak ortaya çıkar. Kadın bedeni ile mekân arasında kurulan bu bağ, direnişi süreklileştiren tarihsel bir hat oluşturur. Bu hat, kuşaktan kuşağa aktarılan bir kadın bilgisinin de taşıyıcısıdır.
Kadının Mekânsal Direnişi: Zindan, Sokak ve Hafıza
Sakine Cansız’ın Amed Zindanı’ndaki direnişi, mekânın nasıl dönüştürülebileceğinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Zindan, devletin mutlak denetim alanı olarak inşa edilmiş; bedeni, iradeyi ve kimliği kırmayı hedefleyen bir mekân olarak tasarlanmıştır. Ancak Sakine’nin direnişiyle birlikte bu mekân, kadın iradesinin ve kolektif dayanışmanın alanına dönüşmüştür.
Zindan, burada yalnızca bir kapatma alanı olmaktan çıkmış; kadın bilincinin, örgütlülüğünün ve direniş ahlakının üretildiği bir hafıza mekânı hâline gelmiştir. Sakine’nin direnişi, jineolojîk açıdan kadın bilgisinin mekânla kurduğu radikal ilişkiyi açığa çıkarır. Kadın, kendisini yok etmek üzere tasarlanan bir mekânı, özgürlük fikrinin doğduğu bir alana dönüştürmüştür.
Zindan, kadının bastırılmak istendiği bir yer olduğu kadar, ataerkil iktidarın çıplak hâliyle görünür olduğu bir alandır. Bu görünürlük, direnişi daha da derinleştirir. Sakine’nin direnişi, mekânın anlamını tersyüz ederek, zindanı kadın mücadelesinin tarihsel bir hafıza merkezine dönüştürmüştür. Bu hafıza, sonraki kuşak kadınlara aktarılan kolektif bir bilgi hâline gelmiştir.
Mekânlar Arası Hafıza Taşınımı
Benzer biçimde, Nusaybin’den Kadifekale’ye uzanan Rahşan Demirel’in yaşam çizgisi, mekânlar arası bilgi ve hafıza aktarımının jineolojîk bir örneğidir. Nusaybin’de edinilen direniş deneyimi, Kadifekale’de yeniden vücut bulmuş; mekân, geçmişle bugünü buluşturan bir hafıza alanına dönüşmüştür.
Kadın, bir mekândan diğerine yalnızca bedeniyle değil, taşıdığı tarihsel bilgiyle geçmiştir. Bu geçiş, mekânlar arasında kopukluk değil; süreklilik yaratmıştır. Kadifekale, bu sayede yalnızca tarihsel bir alan değil; kadın direnişinin yaşayan bir belleği hâline gelmiştir.
Sêvê Demir
Sêvê Demir’in yaşamı, mekânın kadın bedeniyle kurduğu derin ilişkinin somut bir örneğidir. Stewrê’nin Şutê köyünde başlayan yaşamı, köyün kolektif hafızasıyla şekillenmiştir. Köy, Sêvê için yalnızca doğduğu yer değil; direnişin, dayanışmanın ve toplumsal bağlılığın öğretildiği ilk mekândır.
Jineoloji, bu tür mekânları “kadın hafızasının ilk okulları” olarak tanımlar. Köy, kadının doğayla, toplumla ve üretimle kurduğu ilişkinin bütünlüklü bir alanıdır. Sêvê’nin köyden Amed’e, oradan Manisa’ya ve Silopi’ye uzanan yolculuğu, mekânsal bir kopuş değil; direniş bilgisinin farklı alanlarda yeniden üretilmesidir.
Silopi’de sokaklar, meydanlar ve evler, Sêvê’nin direnişiyle birlikte yeniden anlam kazanmıştır. Kadın bedeni, bu mekânlarda yalnızca hedef alınan değil; mekânı dönüştüren, ona ruh katan bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Sêvê’nin yürüyüşü, bakışı, sesi ve duruşu; ataerkil mekânsal düzene karşı bir karşı-mekân yaratmıştır.
Silopi’nin sokakları, onun mücadelesiyle birlikte yalnızca birer geçiş alanı değil; kadın özgürlük mücadelesinin hafıza noktalarına dönüşmüştür. Sêvê’nin bedeni, mekânla birleşerek direnişi kalıcılaştırmıştır.
Pakize Nayır
Toprak, Beden ve Kolektif Kimlik
Pakize Nayır’ın yaşamı, jineolojînin “kadın–doğa–toplum” üçgenini anlamak açısından güçlü bir örnek sunar. Silopi’nin Ziristan köyünde büyüyen Pakize, toprağın, dağların ve köy yaşamının içinde kadın olmayı deneyimlemiştir.
Jineolojiye göre doğayla kurulan bu bağ, kadının özgürlük bilincini güçlendiren temel unsurlardan biridir. Pakize’nin direnişi, bireysel bir isyanın ötesinde, kolektif kadın hafızasının devamıdır. Silopi’de sokaklar, meydanlar ve evler; onun mücadelesiyle birlikte kadın kimliğinin görünür olduğu alanlara dönüşmüştür.
Pakize’nin bedeni, ataerkil ve devletçi şiddetin hedefi hâline getirilmiş olsa da, bu beden direnişin taşıyıcısı olarak anlam kazanır. Kadın bedeni, bastırılmak istendikçe kolektif hafızada daha güçlü bir yer edinir. Pakize’nin ardından kalan izler, mekânın hafızasına kazınmış; silinmek istense de çoğalmıştır.
Fatma Uyar
Süreklilik ve Kolektif Direniş
Fatma’nın ve adı anılan diğer kadınların mücadelesi, jineolojînin temel ilkelerinden biri olan sürekliliği gösterir. Direniş, tekil kahramanlıklar değil; birbirine eklemlenen kadın yaşamlarıyla var olur. Her kadın, kendinden önce açılan yolu genişletir ve sonrakilere aktarır.
Amed Zindanı, Kadifekale, Nusaybin, Kobanê, Cizre ve Silopi… Bu mekânlar, kadın direnişiyle birlikte yaşayan hafıza alanlarına dönüşmüştür. Kadınlar, bu mekânlarda yalnızca var olmamış; tarihi yeniden yazmışlardır.
Mekânı Yeniden Yazan Kadın Bilgisi
Kadınların direnişi mekânı dönüştüren kurucu bir güçtür. Kadınlar, kendilerine ait olmadığı söylenen mekânları yeniden sahiplenmiş; onları özgürlük, dayanışma ve kolektif hafıza alanlarına dönüştürmüştür.
Sakine Cansız, Rahşan Demirel, Sêvê Demir, Pakize Nayır, Fatma Uyar, Arîn Mirkan, Asya Yüksel ve diğer kadınlar; mekânın sessizliğini bozmuş, taşlara ve duvarlara kendi hikâyelerini kazımışlardır.
Onların direnişiyle mekân, artık yalnızca bir yer değil; kadın özgürlük mücadelesinin yaşayan belleğidir. Ve bu bellek, her yeni kadınla birlikte yeniden yazılmaya devam etmektedir.
