Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerine “Düşük ücrete razı olun”, mülakat mağdurlarına “Sınav başarınız yetmez”, KHK’li eğitim emekçilerine ise “Keyfî bir biçimde mesleğinizden çıkarılabilirsiniz” denilmektedir. Eğitim emekçileri bu dayatmaların tamamına karşı çıkmaktadır
Siyasal iktidarın toplumu baskı, yoksulluk ve güvencesizlik üzerinden yönetmeye çalıştığı; buna karşılık emekçilerin, kadınların, gençlerin, halkların ve ezilenlerin itirazlarının giderek daha görünür hâle geldiği bir dönemden geçiyoruz. Hayat pahalılığı büyüyor, ücretler eriyor, kamusal hizmetler piyasaya açılıyor; hukukun ve demokratik kurumların alanı her geçen gün daha da daraltılıyor. İktidar, toplumun geniş kesimlerini etkileyen sorunlara çözüm üretmek yerine itiraz edenleri susturmayı, meydanları yasaklamayı ve hak arayanların karşısına polis barikatları çıkarmayı tercih ediyor.
Ancak baskı arttıkça toplumun farklı kesimlerinde biriken öfke de büyüyor. İşçiler düşük ücretlere, kadınlar şiddete ve eşitsizliğe, gençler geleceksizliğe, öğrenciler ise haklarını yok sayan eğitim politikalarına karşı seslerini yükseltiyor. Emekliler insanca yaşamaya yetecek bir gelir, kamu emekçileri güvenceli çalışma, ataması yapılmayan eğitim emekçileri ise mesleklerini yapabilme hakkı için mücadele ediyor. Türkiye’nin dört bir yanında gelişen bu itirazlar birbirinden bağımsız değildir. Hepsinin temelinde emeği değersizleştiren, toplumu yoksullaştıran ve en temel demokratik hakları tehdit olarak gören bir yönetim anlayışı bulunmaktadır.
Eğitim emekçilerinin son dönemde yükselen mücadelesi de bu genel tablonun dışında değildir. Bir yanda yıllarca eğitim almasına ve sınavlarda başarılı olmasına rağmen siyasi ve idari takdire dayalı mülakat sistemi nedeniyle ataması yapılmayan eğitim emekçileri, diğer yanda özel okul ve kurslarda asgari ücret düzeyindeki ücretlerle, uzun çalışma saatleriyle ve iş güvencesinden yoksun biçimde çalıştırılan eğitim emekçileri bulunmaktadır. Bir başka tarafta ise haksız ve hukuksuz biçimde kamu görevinden uzaklaştırılan; öğrencilerinden, mesleklerinden ve ekonomik güvencelerinden koparılan KHK’li eğitim emekçileri adalet talebini sürdürmektedir.
Eğitim emekçilerinin uzun süredir yaşadığı ekonomik, sosyal ve mesleki sorunlar, son dönemde farklı mücadele biçimleriyle yeniden kamuoyunun gündemine taşındı. Özel öğretim kurumlarında çalışan eğitim emekçilerinin taban ücret ve güvenceli çalışma talebiyle gerçekleştirdiği eylemler, mülakat mağduru eğitim emekçilerinin atama mücadelesi ve KHK’lerle ihraç edilen kamu emekçilerinin görevlerine dönmek için sürdürdüğü direniş, emeğin içinde bulunduğu durumu görünür kıldı. Bu mücadeleler aynı zamanda emeğin özgürleşmesi, adalet ve demokratik yaşam taleplerinin haklılığını da ortaya koydu. Mücadelelere yönelen polis müdahaleleri ise iktidarın emekçilerin hak ve adalet taleplerine nasıl yaklaştığını bir kez daha gösterdi.
Bu kesimlerin yaşadıkları ilk bakışta farklı sorunlar gibi görünse de aynı politikanın sonuçlarıdır. Mülakat sistemi liyakatin yerine sadakati, özel öğretim kurumlarındaki sömürü kamusal eğitimin yerine piyasayı, KHK rejimi ise hukukun yerine idari keyfîliği koymaktadır. Bütün bu uygulamaların ortak hedefi, eğitim emekçilerini güvencesiz, itaatkâr ve örgütsüz hâle getirmektir.
Ankara’da açlık grevine başlayan eğitim emekçileriyle KHK’li eğitim emekçilerinin Adalet Nöbeti arasında güçlü bir bağ vardır. Birinde mülakatla, diğerinde kararnameyle; birinde patronların keyfî sözleşmeleriyle, diğerinde iktidarın idari kararlarıyla eğitim emekçilerinin yaşamları belirlenmektedir. Her iki durumda da hukuk, liyakat ve emek hakkı yerine keyfîlik egemen kılınmaktadır. Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerine “Düşük ücrete razı olun”, mülakat mağdurlarına “Sınav başarınız yetmez”, KHK’li eğitim emekçilerine ise “Keyfî bir biçimde mesleğinizden çıkarılabilirsiniz” denilmektedir. Eğitim emekçileri bu dayatmaların tamamına karşı çıkmaktadır.
Eğitim emekçilerinin yükselttiği mücadele eşitlik, özgürlük, demokrasi ve hak mücadelesidir. Özel sektörde çalışan eğitim emekçileri; taban ücret hakkının yasal güvenceye alınması, sigorta primlerinin gerçek ücret üzerinden yatırılması, belirli süreli ve güvencesiz sözleşmelerin sona erdirilmesi ve demokratik bir çalışma yaşamının kurulması için mücadele ediyor. Mülakat mağduru eğitim emekçileri ise yazılı sınavlarda elde ettikleri başarıların sözlü sınavlarla ortadan kaldırılmasına itiraz ederek haklarının teslim edilmesini talep ediyor.
KHK’li eğitim emekçilerinin mücadelesi ise Türkiye’nin yakın tarihindeki en ağır hukuksuzluklardan biriyle yüzleşme mücadelesidir. Olağanüstü hâl döneminde çıkarılan kararnamelerle on binlerce eğitim emekçisi kamu görevinden çıkarıldı. İhraç edilenler yalnızca işlerini değil; sosyal güvencelerini, mesleklerini yapma haklarını ve toplumsal yaşam içindeki yerlerini de kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakıldı. Hukuki süreçlerin uzatılması ve etkili bir başvuru yolunun oluşturulmaması, ihraçları süreklileşen bir cezalandırma hâline getirdi.
KHK rejimi aynı zamanda kamu emekçilerine yönelik kapsamlı bir gözdağı politikasına dönüştü. İktidarın eğitim, barış, emek, kadın hakları ya da ana dilinde eğitim politikalarına itiraz eden sendikalı kamu emekçilerine “İşinizi ve geleceğinizi kaybedebilirsiniz” mesajı verildi. Böylece kamu hizmetinin temel ilkelerinden biri olması gereken iş güvencesi, siyasal sadakate bağlanmak istendi. KHK’li eğitim emekçilerinin yıllardır meydanlarda sürdürdüğü mücadele, bu nedenle salt işe dönüş talebi değildir. Bu mücadele; hukukun, sendikal hakların ve toplumsal hafızanın korunması mücadelesidir. “İşimizi geri istiyoruz” sözü, aynı zamanda “Keyfî biçimde cezalandırılmayı kabul etmiyoruz” demektir.
Kadın eğitim emekçileri bakımından ise bu politikaların sonuçları daha da ağırdır. Eğitim alanında kadınların sayısal ağırlığına rağmen yönetim kademelerinde erkek egemenliği sürmekte; kadın eğitim emekçileri düşük ücret, güvencesizlik, mobbing ve bakım yüküyle aynı anda mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Kadın emeği hem okulda hem evde görünmez kılınmaktadır.
Özel öğretim kurumlarında çalışan kadın eğitim emekçileri; evlilik, hamilelik ya da annelik gerekçesiyle işten çıkarılma, sözleşmelerinin yenilenmemesi veya idari baskıyla karşı karşıya kalmaktadır. KHK ile ihraç edilen kadın eğitim emekçileri ise ekonomik güvencelerini kaybetmenin yanında aile ve toplum baskısıyla da karşı karşıya kalmaktadır. Kadınların ekonomik bağımsızlığını zayıflatan her uygulama, onları erkek şiddetine ve eşitsiz ilişkilere karşı daha savunmasız hâle getirmektedir.
Bu nedenle eğitim emekçilerinin mücadelesi aynı zamanda bir kadın mücadelesidir. Taban ücret talebi kadınların ekonomik bağımsızlığıyla, iş güvencesi toplumsal yaşama eşit katılımla, sendikal örgütlenme ise kadınların iş yerinde söz ve karar sahibi olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Kadın mücadelesinin yıllardır ortaya koyduğu gibi şiddet yalnızca fiziksel saldırı değildir. Yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik, ayrımcılık ve örgütlenme hakkının engellenmesi de şiddetin biçimleridir. Eğitim emekçilerinin gazla, darpla ve gözaltıyla karşılaşması, bu yapısal şiddetin sokaktaki devamıdır.
Burada asıl sorulması gereken şudur: Bir ülkenin eğitim emekçileri, haklarını anlatabilmek için neden açlık grevine başlamak zorunda kalıyor? Neden Meclis’e yürümek isteyen eğitim emekçilerinin karşısına çevik kuvvet çıkıyor? Neden yıllardır görevlerine dönmeyi bekleyen KHK’li eğitim emekçilerinin Adalet Nöbeti polis zoruyla engellenmeye çalışılıyor?
Bu soruların yanıtı, iktidarın eğitim ve toplum anlayışında saklıdır. Düşünen, sorgulayan, örgütlenen ve itiraz eden eğitim emekçisi istenmemektedir. Eğitim emekçisinin yalnızca kendisine verilen müfredatı uygulayan, yöneticilerin talimatlarına uyan ve çalışma koşullarını sorgulamayan bir görevliye dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Çünkü eleştirel düşünen eğitim emekçisi, öğrencilerinin de soru sormasını sağlar. Örgütlü eğitim emekçisi iş yerindeki keyfîliğe karşı çıkar. Güvenceli eğitim emekçisi siyasi baskıya boyun eğmez. Kendi hakkını savunan eğitim emekçisi; öğrencilerin, kadınların, işçilerin, halkların ve toplumun bütün ezilen kesimlerinin haklarını da savunur.
Bu nedenle eğitim emekçilerine yönelik saldırı sadece bir meslek grubuna yönelik değildir. Eğitim emekçilerinin sürekli işini kaybetme korkusu yaşadığı, geçinebilmek için ek iş yaptığı, siyasi görüşü ya da sendikal faaliyeti nedeniyle ihraç edildiği bir düzende nitelikli eğitimden söz edilemez. Eğitim emekçisinin güvencesi, öğrencinin de güvencesidir. Eğitim emekçisinin özgürlüğü, toplumun özgürlüğüdür.
Dolayısıyla özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin taban ücret mücadelesi, mülakat mağdurlarının adalet talebi, ataması yapılmayan eğitim emekçilerinin istihdam hakkı, KHK’li eğitim emekçilerinin görevlerine dönme mücadelesi ve kamuda çalışan eğitim emekçilerinin nitelikli eğitim hakkı ile demokratik çalışma yaşamı talebi aynı bütünün parçalarıdır. Bu ortak mücadele; eğitim emekçilerinin emeğini değersizleştirenlere karşı emeğin özgürleşmesinin, siyasi sadakati liyakatin önüne geçirenlere karşı eşitliğin, eğitim hakkını yok sayanlara karşı eşit, özgür ve demokratik eğitimin savunulmasıdır.
Bugün eğitim emekçilerinin yükselttiği ses, geleceği belirsizleştirilen gençlerin, emeği ucuzlatılan kadınların, hukuksuz biçimde işlerinden edilen kamu emekçilerinin, yoksullukla mücadele eden ailelerin ve nitelikli eğitim hakkı ellerinden alınan çocukların sesidir. Biliyoruz ki demokratik toplumun inşası her alanda demokratikleşme ile mümkün olacaktır. Bu nedenle KHK’li kamu emekçileri için adaletin sağlanması, demokratik bir çalışma yaşamının oluşturulması, emeğin özgürleşmesi, eşit, özgür ve demokratik eğitim hakkı için eğitim emekçileri geleceği savunmaya devam ediyor.

