Mücadele karşı koymanın yanına birlikte kurmanın sorumluluğunu da eklemek anlamında yeniden tarif edilmeyi bekliyor. Buradan yola çıkarak birbirimizi yalnızca tahammül edilmesi gereken farklılıklar olarak mı görüyoruz, yoksa ortak hayatın eşit sahipleri olarak mı düşünüyoruz? Bu hukuken cevaplanabilecek bir soru değil, fakat vereceğimiz cevap geleceğin niteliğini belirleyecek
“Barış ihtimali ortaya çıktığında toplum kendisini nasıl yeniden kurar?” sorusu düşünmeye davet ediyor bir süredir. Düşünmeye başlayınca da eşik ile hayat arasındaki mesafemiz görünür oluyor. Onca zamandır “Çatışma ne zaman bitecek?” eşiğinde yaşarken şimdi ise “Çatışma sona erdikten sonra ne yapacağız?” sorusuna cevap arıyoruz. Çatışmasızlığı yaşıyor, bazılarımıza göre de barışın ertesini konuşuyoruz. Savaşın bir yanıyla hafızamıza, mahallelerimize, korkularımıza, birbirimiz hakkında öğrendiğimiz hikâyelere, dilimize kadar sızarak ilerlemiş olmasından barışın gelmesini istemek ile barış içinde yaşamayı sürdürebilmenin aynı şey olmadığını deneyimliyoruz. Dolayısıyla silahın ortadan kalkmasıyla onun ürettiği ilişki biçimlerinin bir gecede ortadan kalkamayacak kadar derine yerleşmiş olduğunu da görebiliyoruz.
Şüphesiz ki bir savaş hâlinin bitmesi için silahların bırakılması başlangıç olabilir, fakat barış hâlinin başlayabilmesi için birbirimiz hakkında öğrendiğimiz korkuları da geride bırakmamız gerekecek. Burada ince bir ayrım var. Elbette hakların güvenceye alınması ve hukuk zorunlu; ifade özgürlüğü, siyasal katılım, yerel demokrasi, dil, eşit yurttaşlık ve yargı güvencesi gerekli. Ama son haftalarda başlayan kolektif yas süreçleriyle birlikte başka bir şey daha görünür oldu: kanun ya da yasal düzenlemenin topluma birlikte yaşamayı öğretebilmesinin mümkün olamayacağı. Bunun için insanın insanı tanıması, başkasının acısını kendisine yabancı bir hikâye olarak görmekten vazgeçmesi gerekiyor. Belki de bu nedenle yas yalnızca kaybettiğimiz insanlarla kurduğumuz kişisel bir ilişki olmanın ötesinde kimin acısının kamusal alanda tanınabilir olduğunu gösteren siyasal bir eşik aynı zamanda.
Barışma hâlinin salt gelecekte yaşayacağımız bir rejim olmayacağını, bugünden kurmaya başladığımız bir ilişki biçimi olduğunu görebilmemiz, konuşabilmemiz gerekiyor. Bunun için gerekli olan tanıma ve yüzleşme aşamalarını nasıl öreceğimiz ise mühim bir sual. “Barıştan ne istiyoruz?” sorusu üzerine ortak bir düşünce kurmamız gerektiği gün be gün daha da anlamlı. Coğrafyanın kanıksanan gerçekliği biz sakinlerini olağan dışı çatışma hâllerini yaşamaya alıştırmışken çatışmasız ve bir arada yaşamanın formlarının acemisi olduğumuzu bilerek ve birlikte düşünmeliyiz.
Barışmak ara bir alan mı yaratıyor?
Mücadelenin anlamının değişmesi mücadele döneminin kapanması anlamına gelmeyecek elbet. Anlam arayışı artık “Neyi inşa ediyoruz?” sorusuna evriliyor. Mücadele karşı koymanın yanına birlikte kurmanın sorumluluğunu da eklemek anlamında yeniden tarif edilmeyi bekliyor. Buradan yola çıkarak birbirimizi yalnızca tahammül edilmesi gereken farklılıklar olarak mı görüyoruz, yoksa ortak hayatın eşit sahipleri olarak mı düşünüyoruz? Bu hukuken cevaplanabilecek bir soru değil, fakat vereceğimiz cevap geleceğin niteliğini belirleyecek.
Barışı, silahsızlanma ve yasalar başlatabilir olsa da niyetler ve yaklaşımlar taşıyacak. Romantik anlamıyla bir iyi niyetten söz etmiyorum; tam tersine, bahsettiğim siyasal, ortak bir irade. Birlikte yaşamı değiştirmeye razı olmanın niyeti, yani birlikte yaşayabilmek için kendi yerleşik ilişki biçimlerimizi de değiştirmeye razı olma iradesi. Sürecin başlangıcından bu yana barışı gelmesi beklenen bir gün gibi konuşuyoruz. Silahların sustuğu, yakınlarımızın evlerine döndüğü, cezaevlerinin kapılarının açıldığı, siyasetin yeniden mümkün olduğu bir gün. O günün nasıl geleceğini, mümkün olup olmadığını tartışıyoruz. Şimdi ise başka bir eşiğe yaklaşmış durumdayız. O gün geldiğinde ne yapacağız? Hukuki eşik aşıldıktan sonra onu demokratik bir yaşama dönüştürecek toplumsal kuvvet nedir?
Buna şimdilik barışın toplumsal emeği diyelim. Hafızayı taşımak da emektir, birbirimizin yasına yer açmak ve birlikte yaşayabilmenin yollarını aramak da emektir. Yani bizi bekleyen barış günleri aslında bizim kurmamızı bekleyen günlerdir.
Bir yasa, bir mücadele ve birlikte yaşama iradesi üzerine
Deneyimler bir çatışmayı sona erdirmekle bir hayatı yeniden kurmanın aynı şey olmadığını ısrarla söylüyor bize. Bir yasa çıkarılması, silahların bırakılması, insanların hukuki statülerine ilişkin düzenlemeler yapılması, siyasetin önündeki ayrımcı ve sınırlayıcı kimi engellerin kaldırılması; her biri çok önemli ve biricik. Bazı tarihsel eşikler de böylelikle aşılacaktır elbet. Nitekim uzun zamandır tartışılan ve kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak anılan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un ağustos ayında Meclis’te kabul edilmesi de meselenin artık yalnızca temenniler üzerinden konuşulmadığını kısmen de olsa gösteren bir girizgâh.
Fakat yasa ne kadar gerekli olursa olsun, ertesi sabah insanlar yine aynı şehirlerde uyanacaklar ve aynı sokaklardan geçerek çocuklarını aynı okullara gönderecek, aynı devlet dairelerinin kapısını çalacak, birbirinin dilini işitecek, birbirinin hikâyesiyle karşılaşacaklar. Yani geçmiş kaybolmayacak. Mezarlıklarımız orada durmaya, kayıplarımızın fotoğrafları evlerimizin duvarlarında asılı kalmaya, dost elinin sıcaklığı gibi emektarlarımızın hikâyeleri taşınan birer hafıza olmaya devam edecek. Bir halkın uzun yıllar boyunca kendi kimliğiyle kurduğu savunmacı ilişkinin, başka bir toplum kesiminin yıllarca öğrendiği korkuların ve devletin hafızasına yerleşmiş güvenlik aklının ise bir gecede ortadan kalkmasını bekleyemeyiz. Belki de bu nedenle bugün önümüzde duran soru giderek zorlaşıyor ve “Barış geldiğinde biz kim olacağız?” sualinde karşılık buluyor.
Bir yasadan daha uzun bir yol
Çerçeve yasa üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü doğal olarak hukuki düzenlemeler üzerinde yoğunlaşıyor. Kimlerin hangi hükümlerden yararlanacağı, geri dönüşlerin nasıl gerçekleşeceği, cezai ve idari statülerin ne olacağı, hangi kurumun hangi yetkiyi kullanacağı konuşuluyor. Bunların konuşulması gerektiği aşikâr. Savaşın hukukunu yıllarca adım adım ve ayrıntılarıyla kurmuş bir devletin barışın hukukunu belirsizliklere bırakamayacağı da bırakmak istemeyeceği de açık.
Ama bütün dikkatimizi bu teknik alana verdiğimizde başka bir şeyi kaybetme tehlikesi var: Konuşulan yasanın barışın kendisi olmadığını. Hukukun değişmiş olması son derece değerli olsa da yeterli gelmiyor. Hukuki alan böylelikle bir kapıyı açabilir ve hayatlarımıza değen engelleri bir zaman zarfında kaldırabilir. Bununla birlikte siyasi alanı da genişletebilir ve farklı coğrafyaların benzer deneyim örneklerinde olduğu gibi örgütlenmenin önündeki baskıyı kaldırabilir ve geçmişin adaletsizlikleriyle hesaplaşmaya imkân verecek mekanizmalar da kurabilir. Fakat o kapıdan nasıl geçileceğini tek başına hukuk belirleyemez.
Çünkü birlikte yaşama hâlinin nihayetinde mevzuata yazılabilecek bir fiil olmadığını, bir toplumun yalnızca birbirini öldürmediği için barış içinde sayılamayacağını bilecek kadar ortak bir deneyimimiz var. Keza insanların birbirinden korkmadığı, kimliğini saklamak zorunda kalmadığı, kendi diliyle var olabildiği, yasını başkasına açıklamak zorunda olmadığı, siyasal sözünü söylerken devletin cezasını hesaplamadığı ve nice insanca hâlleri içeren bir hayat kurulmadıkça çatışmanın biçim değiştirebileceğini ve onun tortularının toplum içerisinde yaşamaya devam edeceğini bilecek deneyimimiz olduğu gibi.
Yakın tarihli bir yazıda Kürt siyasal hareketindeki dönüşümü “davanın saflığı” ile “siyasetin gerçekliği” arasındaki gerilim üzerinden tartışan önemli bir soruya denk geldim. Bir siyasal hareket tarih değişirken neye sadık kalmalıdır? Belirli araçlara ve biçimlere mi, yoksa o araçların ortaya çıkmasını sağlayan özgürleşme amacına mı? Bu soru yalnızca Kürt siyaseti için değil, barışın kendisi için de düşünülebilir.
Çünkü mücadele bazen kendisini en çok kullandığı araçlarla özdeşleştirir. Uzun yıllar boyunca direnmek belirli davranışların, sözcüklerin, kurumların, sembollerin etrafında şekillendi. Bu anlaşılır elbet. Zor zamanlar insanlara yalnızca siyasal programlar değil, güçlü aidiyetler ve hafızalar da verdi. Fakat siyaset tam da koşullar değiştiğinde başka bir maharet istiyor: Bir gün, karşı koymanın yanına kurmanın sorumluluğu eklendiğinde bunun mücadeleden vazgeçmek değil, belki de mücadelenin en zor evresi olacağını unutmamak.
Öyle ki yıllarca neye karşı olduğumuzu söylemek ve haksızlığı tanımlamak, neyi kurmak istediğimizi tarif etmekten ve hak ettiğimiz hayatların kurumlarını üretmekten bir biçimiyle daha doğrudan anlatılabilen bir hâldeydi. Bundandır ki devletin inkârına karşı çıkmak başka, inkârın olmadığı bir gelecekte bir toplumun nasıl yaşayacağını kurmak ise bambaşka. Kayyıma karşı çıkmak başka, yerel demokrasinin gündelik hayatın içerisinde nasıl işleyeceğini kurmak bambaşka. Bir dilin yasaklanmasına karşı mücadele etmek başka, o dili diğer dillerle eşit ve canlı biçimde kamusal hayatın parçası hâline getirmek bambaşka. Dolayısıyla da “Neye karşıyız?” sorusunun etrafında örgütlenmek, neyi birlikte kuracağımızın kerterizini belirlemekten bambaşka. Belki bu nedenle barış mücadelenin sonu değil de mücadele fikrinin yeniden tarif edildiği bir eşik olacak ve de olmalı.
Diğer yanıyla da karşı koymanın yerini bütünüyle uzlaşmanın aldığı bir siyaset de düşünemeyiz. Gerçek bir barış da çatışmasız, itirazsız, pürüzsüz bir toplum vaat etmeyecektir. Burada tartışılan siyasal çatışmayı ortadan kaldırmak değil de çatışmanın dilini, araçlarını ve mecrasını dönüştürebilmektir. Chantal Mouffe kurduğu ayrımlarda başka bir düşünme imkânı açarak demokratik siyasetin meselesini farklılıkların ve çatışmaların ortadan kaldırılmasından ziyade birbirini yok etmeye yönelen düşmanlık ilişkisinin, birbirinin siyasal meşruiyetini tanıyan hasımlar arasındaki mücadeleye dönüştürülebilmesi olduğunu belirtir. Birbirimizi ortadan kaldırmadan mücadele edebilmenin düzenini kurmak, belki demokratik hayat dediğimiz şeyin en sade tanımıdır. Bu nedenle silahın yerini siyasetin alması yalnızca yıllardır olageldiği gibi insanların dağa çıkmaması ve silahlanmaması anlamına gelmeyecek, siyasetin gerçekten mümkün hâle gelmesi biçiminde kendisini gösterecektir. İnsanların konuştuğu için cezalandırılmadığı, örgütlendiği için kriminalize edilmediği, seçtiği temsilcinin yerine sürekli devlet iradesinin konulmadığı bir alan ihtimalinde. Zira barış karşılıklılık ister ve bir tarafın mücadele araçlarını dönüştürdüğü hâle karşılık diğer tarafın eski yönetme biçimini aynen koruduğu bir denklemin sürdürülebilir bir barış üretemeyeceği de çok açık.
Barışın toplumsal emeği
Meseleyi devlete bıraktığımız anda başka bir eksiklik hâlinin boy göstereceği hemen hemen herkesin ortak kanaati. Bazen tartışmanın tamamını, barışı devletin yapacağına dair yönlendirilmiş bir kanaat kaplıyor. Devlet anlaşacak, Meclis yasa çıkaracak, siyasetçiler el sıkışacak, sonra toplum bu yeni duruma uyum sağlayacak gibi. Oysa dünyadaki uzun soluklu çatışma ve çözüm deneyimlerinin önemli bir kısmı başka bir şey söylüyor. Anlaşma yapmak ile barışmak arasında uzun bir mesafe olduğunu ve bu yolu katetmenin meşakkatli olduğunu. Bu nedenle barışı varılacak bir sonuçtan ziyade ilişkilerin dönüştüğü uzun soluklu bir süreç olarak düşünmek ve barışın sürdürülebilirliğinin mutabakatın toplumun farklı katmanlarında nasıl ilişkiler, kurumlar ve yeni karşılaşma biçimleri üretebildiğiyle ilgili olduğunu, bu yeni ilişkiler ağıyla yaşayacağını unutmamak gerekir.
Bunu biraz daha sade söylemek mümkün: Barışın da emeği vardır. Üstelik bu emek büyük siyasal fotoğraflarda görünmez. Onun yerine annelerin çocuklarına başka bir halkı düşman olarak öğretmemesi gibi bir yalınlıkta, kendi haklılık hikâyesinde karşısındakinin acısına da yer açabilmesinde, yıllardır yan yana yaşayan insanların birbirinin diline merakla yaklaşmasında kök salabilir. Roger Mac Ginty’nin “gündelik barış” dediği alan da biraz burasıdır: derinden bölünmüş toplumlarda insanların hayatı birlikte sürdürebilmek için geliştirdiği, büyük barış mimarilerinin çoğu zaman göremediği gündelik pratikler. Bunlar tek başına yapısal adaletsizlikleri ortadan kaldırmaz elbet, fakat tepeden kurulan barışın aşağıdaki hayata temas edebilmesi için vazgeçilmez bir toplumsal zemin yaratırlar. Barış biraz da bu görünmeyen işlerin toplamı olacak. Büyük siyasi alanların yanında ve belki izdüşümünde küçük meseleler gibi görünebilirler, lakin toplum dediğimiz şey tam olarak bunlardan oluşuyor. Bir barış sürecinin başarısını yalnızca üst düzey anlaşmalarda değil, insanların gündelik hayatlarında hissettikleri dönüşümde aramak bu nedenle önemlidir. Barışın kalıcılığı biraz da hayatın taşlarını kimin döşediğiyle ilgilidir.
Geçmiş ne olacak? Geçmişle ne yapacağız?
“Yeni bir sayfa açmak” sözü siyaset dilinde sık kullanılıyor. Fakat hiçbir toplum geçmişinin sayfasını çevirerek ondan bütünüyle kurtulabilmiş değil. Hele geride faili meçhuller, zorla kaybedilenler, yakılan köyler, sürgünler, cezaevleri, yasaklar, çatışmalarda yaşamını yitiren binlerce insan ve kuşaklar boyunca aktarılmış büyük bir hafıza varsa. Elizabeth Jelin “hafızanın emeği” üzerinden ele alarak geçmişin geride duran ve gerektiğinde açılıp bakılacak kapalı bir arşiv olmadığını belirtir. Geçmiş bir yanıyla bugün kimin konuşabildiği, tanındığı, kamusal alanda hangi anlatının yer bulduğu üzerinde süren siyasal bir mücadele alanıdır. Bu nedenle barışın toplumsal emeğinin belki de en zor kısmı hafızayla kurulacak ilişkinin kendisidir.
Örneğin, “Hangi ölünün ardından kamusal olarak yas tutulmasına izin veriliyor?” Çünkü bir insanın ölümünün yas tutulabilir kabul edilmesi, onun yaşamının da toplumsal olarak değer taşıdığının kabul edilmesi anlamına geliyor. Bazı hayatların kaybı kamusal bir kayıp olarak tanınırken bazılarının yasının siyasal olarak şüpheli, sakıncalı ya da gayrimeşru sayılması yalnızca ölüler arasında değil, yaşayanlar arasında da bir değer hiyerarşisi üretiyor. Toplum kimi ölülerinin adını yüksek sesle söyleyebiliyorken kimilerinin yasını ise ancak evlerin içinde ve sessizce tutabiliyorsa henüz ortak bir kamusal alan kuramadığımız anlamına gelir. Birlikte yaşamak aynı geçmiş anlatısında birleşmek anlamına gelmeyecek. Demokratik müştereklik daha zor bir şey talep ediyor: bizim kayıplarımızın da yasının tutulabilir olduğunu, onların ardından ağlayanların acısının kamusal alanda bulunma hakkına sahip olduğunu kabul edebilmeyi. Ya da tersinden bir okumayla yalnızca kendi kayıplarımızın yas tutulabilirliğini savunmanın eksik kalacağını ve bize ait olmayan bir kaybın da kamusal yasının meşruiyetini kabul edebilmeyi. Zira barışmanın ilk müştereklerinden biri kurulan taziyelerle beraber yasın meşruiyetini karşılıklı olarak tanımak şeklinde vücut bulmaya başladı.
Biliyoruz ki anma hakkı geçmişe saplanıp kalmak anlamına gelmiyor; aslında eşit bir kamusal alan talebinin parçası. Yasın bastırılması ise kaybın etrafında ikinci bir sessizlik üretecektir ve bir arada yaşama dirayetinden uzaklaştıracaktır bizleri. Bir mezarın başına gidebilmek, kaybettiğimiz bir insanın adını söyleyebilmek, fotoğrafını taşıyabilmek ve taziyesini kurabilmek, anısını kamusal kolektif hafızanın parçası hâline getirebilmek sadece kişisel yasın ifade edilişi olarak görülmemeli. Aynı zamanda yaşanmış ve sonlanmış olan bu kıymetli hayatların toplumsal olarak tanınmaya değer olduğunu deme biçimleri olduğunu anlamalı.
Barış unutmak olmadığı kadar, yalnızca hatırlamak da olamaz elbet. Nasıl hatırlayacağımız sorusu daha zahmetli ve hayati. Geçmişi bir sonraki çatışmanın mühimmatı hâline getiren bir hafızayla mı yaşayacağız, yoksa hakikatin bilinmesini yeni bir ortak hayatın koşulu hâline getirebilecek miyiz? İnsanların acılarını tanımadan onlardan geleceğe bakmalarını istemek, barışı bir tür sessizlik sözleşmesine dönüştürebilir. Fakat öte yandan geçmişin bütün hesaplarının kapanmasını barışın ön koşulu hâline getirdiğimizde de hiçbir toplum o eşiği kolaylıkla geçemeyebilir.
Dünyadaki geçiş dönemi adaleti deneyimlerinin bize bıraktığı zor derslerden biri burada ortaya çıkıyor. Hakikat, adalet, onarım ve birlikte yaşam arasında kusursuz denklemler olmadığı. Barışma hâli biraz da kusursuz olmayan koşullarda adil olanı arayabilme mahareti. Fakat bu, adaletin ertelenmesi ya da hakikatin pazarlığa açılması anlamına gelmiyor. Aksine, kusursuz olmayan koşullarda dahi hakikat, hesap verebilirlik, onarım ve tekrar etmeme arasında güvenilir bir kamusal süreç kurabilme mahareti gerekiyor. Geçiş dönemi adaleti çalışan Pablo de Greiff’in yaklaşımında da bu mekanizmaların birbirinden bağımsız tercihler gibi değil, mağdurların tanınması, yurttaşlar arasında güvenin yeniden kurulması ve ihlallerin tekrarının önlenmesi yönünde birbirini tamamlayan süreçler olarak düşünülmesi önem taşır. Çünkü bu deneyimlerde tekrar etmeme güvenceleri geçiş dönemi adaletinin ayrı ve geleceğe bakan sütunlarından biri olarak gelişmiş durumda.
Şüphe yok ki hiçbir barış taraflardan birinin geçmişe dair bütün anlatısını diğerine kabul ettirmesiyle kurulamaz. Ama hiçbir gerçek barış da geçmişi unutalım diyerek kurulamaz. İkisinin arasında meşakkatli ve rahatsız edici, fakat demokratik bir toplum bakımından vazgeçilemez bir alan var. Belki demokratik olgunluk dediğimiz şey de biraz orada başlayacak. Kendi haklılık hikâyemizi bütünüyle terk etmeden başkasının hikâyesini duyabilmemizle. Unutmamak gerekir barışın ertesi gününü müzakere masası kadar birbirinin acısının kamusal yaşamda yer almasına razı olan insanlar kuracak. Barışın toplumsal emeği biraz da budur.

