Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Ölmek de Öldürmek de Kolayken Suç ve Ceza

Simten Coşar Simten Coşar
3 Mayıs 2026
Yazı
0
Ölmek de Öldürmek de Kolayken Suç ve Ceza
0
SHARES
10
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Karanlıkla aydınlık birbirinden koparıldığında; aydınlık karanlığı, karanlık aydınlığı bastığında tam da kriz anına tanıklık etmiş oluyoruz. Modern insanın olmasını beklemeden, neoliberal hızın gereğine koşut bir şekilde karanlıktan aydınlığa, aydınlıktan karanlığa atıp duruyoruz. Dolayısıyla çocuklar ne karanlıktan çıkabiliyorlar ne de karanlığa içkin güveni hissedebiliyorlar. Ne aydınlıkta mücadele etmeye devam etmenin güç kaynağı olarak karanlıktan beslenebiliyorlar ne de aydınlığın parıltısına gözlerini alıştırabiliyorlar

28 Aralık 2011’de yaşamlarını devam ettirebilmek, karınlarını doyurabilmek için Irak’a geçmek üzere yola çıkan 34 kişi, Roboski’de Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen hava saldırısında öldürüldü. “Hüküm giydikleri suç” kaçakçılıktı; cezaları ölümdü.

21 Kasım 2004’te Mardin’in Kızıltepe ilçesinde Uğur Kaymaz, babası Ahmet Kaymaz’la birlikte evinin önünde güvenlik güçlerinin açtığı yaylım ateşiyle öldürüldü. Bedeninden 13 kurşun çıktı. Henüz 12 yaşındaydı. “Hüküm giydiği suç”, yanına bırakılan kalaşnikofla işaret edildi; bu işaretten yola çıkılarak verilen ceza ölümdü.

15 Şubat 2008’de Yahya Menekşe, Şırnak’ın Cizre ilçesinde katıldığı protesto sırasında zırhlı aracın ezmesi sonucunda öldürüldü. 16 yaşındaydı. “Hüküm giydiği suç” protestolara katılmaktı; biçilen ceza ölümdü.

17 Ekim 2001’de Selma (Gurbet) Kılıç, Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde evinde polisin açtığı ateş sonucu öldürüldü. 18 yaşındaydı. “Hüküm giydiği suç”, bu kez herhangi bir somut işaretlemeye gerek duyulmadan yapılan “terörist” adlandırmasıydı; biçilen ceza ölümdü.

28 Eylül 2009’da Ceylan Önkol, Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Şenlik köyünde koyunları otlatırken Tapantepe Karakolu’ndan atılan havan mermisiyle vuruldu; öldü(rüldü). 12 yaşındaydı. Suç biçilmeye gerek duyulmadı; cezası ölümdü.

16 Haziran 2013’te İstanbul’da Berkin Elvan, ekmek almak için evden çıktığında polisin attığı göz yaşartıcı gaz kapsülü başına isabet etti. Dokuz ay komada kaldı. Dönemin Cumhurbaşkanı’nın ifadesinde “hüküm giydiği suç” şöyle işaretleniyordu: “Biz emniyetin tüm belgelerini açıkladık. Elinde sapanla, demir bilyeyle terör örgütünün içerisinde nasıl resimlerinin çekildiği…”; cezası ölümdü.[1] Failin yargılanması esnasında olay yerinden görüntü kayıtlarının incelenmesi için yapılan talebi TÜBİTAK, aşırı yoğunluk gerekçesiyle reddetti.

Hakikat Adalet ve Hafıza Merkezi’nin Öldürülmeselerdi Arkadaşlarımız Olacaklardı[2] başlıklı raporu kapsamında, sadece kayıtlara geçen istatistiklere göre 2000-2020 arasında Kürt illerinde 385 çocuk öldürüldü; 850 çocuk yaralandı.

Genel olarak yaşam hakkının, özelde ise çocukların yaşama hakkının neredeyse hiç önemsenmediği bir dönemde ve coğrafyada, yukarıda not ettiğim can yakıcı örnekler maalesef istisna değil, sıradan vakalar olarak yakın tarihe geçiyor. Maalesef, heteronormatif ailenin kutsallaştırıldığı bir siyaset ortamında çocuklar sistemik şiddet sarmalının içerisinde gittikçe daha fazla sıkışıyorlar. Şiddetin gündelik ilişkilere, gündelik dile yerleştiği; insanlar arası ve insanların insan olmayanlarla kurdukları iletişimin normlarının belirleyici unsuru hâline geldiği bir dönemde, toplumun geleceği açısından umut oldukları ezberiyle devam ettirilen çocuk profilleri, “Her Türk asker doğar” mitiyle karıştırılıyor. Hâl böyleyken, her çocuk potansiyel bir mağdura ve aynı zamanda bir faile dönüşüyor.

“9 Kişi Hayatını Kaybetti”

Kahramanmaraş’ta 14 yaşında bir çocuk, öğrencisi olduğu okula babasının yedi silahından beşiyle gidip sekiz öğrenciyi ve bir öğretmeni öldürdükten sonra, kendisini durdurmaya çalışanlar tarafından öldürüldü. Bir iki istisna dışında, bu yoğun şiddet örneğiyle ilgili yorumlarda ve haberlerde okul saldırısında “hayatını kaybedenlerin” sayısı dokuz olarak notlandı; ardından saldırganın da öldüğü eklendi. Aynı dil, Kahramanmaraş’tan bir gün önce Siverek’te ilişiğinin kesildiği okulda açtığı ateşle 16 kişiyi yaraladıktan sonra kendisini öldüren fail için de kullanıldı.

Her iki örnekte de kitle medyasında dolaşıma giren dil çoğunlukla “masumlarla” “suçlular/caniler/failler/terörist olmak” ikilemesi üzerinden örülüyor; çocukluk bir kenara itiliyor – çoğunlukla olduğu gibi. Bir çocuğun kendini öldürmesinden, bir çocuğun öldürülmesinden ziyade “öldürülenin” kim olduğu öne çıkıyor. Kahramanmaraş’taki olayda faili etkisiz hâle getirip bıçaklayarak yaralayan ve kan kaybından ölümüne neden olan kişi “kahraman” ilan ediliyor. Sonra sessizlik… Sessizlik sükûnu içerdiğinde şiddetin önünde perde olur; gürültülü sessizlikler ise şiddetin farklı biçimlerinin beslendiği alanlara dönüşür.

Bugünün hızlı, gürültülü, kısa ifadeli; ifadeyi görüntüye, fiziksel olana teslim eden, sözün değerini hiçe sayan sosyo-politik ortamında, kelime/harf sınırlarıyla iletişime davet edilen nesiller tam da böyle gürültülü, hızlı ve dolayısıyla geçici; sürekliliği talep edilen bir sessizlik hâlinde yaşamaya zorlanıyor.

Hepimiz Karanlıklardan Doğarız

Hannah Arendt, ABD’deki eğitim krizi üzerine yazdığı yazıda çocukların modern eğitim süreçlerinde yaşadıkları sorunlara eğilirken, özel-kamusal alan arasındaki iç içe geçmeleri öne çıkarır. Ona göre, “bitkisel hayat dışında yaşayan her canlı önce karanlıktadır; oradan yeryüzüne çıkar. Kendini aydınlığa emanet etme eğilimine rağmen büyümek için karanlığa ihtiyaç duyar.”[3]

Bu nedenle, “…modern eğitim sisteminin çocukları kendi içinde bir grup olarak kurması vahim bir hatadır – tam da çocukları küçük boy yetişkinler olarak gören geleneksel eğitim sisteminde olduğu gibi.”[4]

Rakel Dink’in unutulmaz konuşmasındaki, hafızamızdan silinmesi mümkün olmayan vurguda olduğu gibi: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlık” sorgulanmadıkça çocukların karanlıkla aydınlık arasındaki nazik duruşu ya hep özele ya külliyen kamusala kilitlenir. Diğer bir ifadeyle, ya hep aile ya hep devlet arasında sallanırlar.

Türkiye’de AKP iktidarının tarihsel evrilişinde aile; kimi zaman bir sosyal dayanışma/yardımlaşma kurumu/ağı olarak, kimi zaman ahlâkın aktarıldığı temel birim olarak, kimi zaman ise milletin güçlü ve diri kalabilmesi için bir yeniden üretim/nüfus artışı mekanizması olarak ön plâna yerleştirildi. Arendt’in bahsettiği güvenli karanlığa pek uygun olmayan bir aile tasviri olsa gerek bu. Zira her işlev kamusal bir fiille doğrudan bağlantılı. Ve her işlev, hâlihazırda dezavantajlı/mağdur/mağduriyet riski altında yaşayan kırılgan bireyleri ve grupları daha da güçsüzleştirmeye dönük uygulamalarla şekilleniyor.

Karanlıkla aydınlık birbirinden koparıldığında; aydınlık karanlığı, karanlık aydınlığı bastığında tam da kriz anına tanıklık etmiş oluyoruz. Modern insanın olmasını beklemeden, neoliberal hızın gereğine koşut bir şekilde karanlıktan aydınlığa, aydınlıktan karanlığa atıp duruyoruz. Dolayısıyla çocuklar ne karanlıktan çıkabiliyorlar ne de karanlığa içkin güveni hissedebiliyorlar. Ne aydınlıkta mücadele etmeye devam etmenin güç kaynağı olarak karanlıktan beslenebiliyorlar ne de aydınlığın parıltısına gözlerini alıştırabiliyorlar.

Bu aradalık hâlleri, ebeveynlerin çocuklarına karşı sorumluluklarından hızla uzaklaşmalarını ve devletin insan hakları kapsamında çocukların temel haklarını karşılamaktan çekilmesini kapsıyor.

Hannah Arendt, ABD’deki eğitim krizi üzerine yazdığında kitle toplumuna işaret ediyordu. Farklılıkların göz ardı edilmesi anlamında aynılaştırma olarak okunan ve uygulanan eşitlikçi anlayışın risklerine dikkat çekiyordu. Bugün ise eşitsizliğin derinleştiği, yaşamsal bir sorun hâline dönüştüğü bir dönemde çocukların özelle kamusal alan arasındaki salınımlarında kilit kurumlardan olan eğitimin krizi, Arendt’in bahsettiği kitle toplumundan uzak.

Daha ziyade kişisel olanın hüküm sürdüğü, her bir kişinin tek başına hükümran olabileceği fikrinin dolaşıma sokulduğu; aynılaştırmanın imkânsızlığının kabul edilmesiyle eşitsizliğin normalleştiği ve aynılaştırılamayanların ölmeye mahkûm edildiği bir dönemden geçiyoruz. Maalesef böyle bir coğrafyada yaşıyoruz.

Engin Işın’ın neoliberal zamanların anaakım öznesi için önerdiği tanım burada anlam kazanıyor: Nevrotik vatandaş.[5]

Arendt’in eğitim üzerine yazdığı zamanların anaakım öznesi rasyonel – diğer bir ifadeyle mülk edinebilen, birikim yapan, yarışan – bireyken; bugünün anaakım öznesi bunları yaparken aynı zamanda güven(ce)sizlikle, endişeyle, korkuyla hareket eden, dolayısıyla dengesini hep yeniden kurması gereken insanı ifade ediyor.

Bir yandan özel alana sıkışmışlığıyla dertli, diğer yandan kamusal alandaki yoğun kurumsal denetimle. Bir yandan girişken, girişimci yönüyle heyecanlanıyor; diğer yandan risklerin yüksekliğiyle düşüşe geçiyor. Bir yandan karanlığın zorba güçleriyle çatışıyor, diğer yandan devlete kilitlenmeye çalışılan kamusalın baskısından karanlığın sessiz güvenli alanına kaçmaya çalışıyor.

Hâl böyle olduğunda gerek Siverek’teki gerekse Kahramanmaraş’taki okul saldırıları münferit değil; bireysel değil, salt kişisel değil.

Bireysel Şiddet – Münferit Midir?

Tabii ki değildir. Doğada tek başımıza yaşamıyorsak, kentin caddelerini tek başımıza turlarken ve teker teker tacize maruz kalırken nasıl salt bireyler olarak kodlanmıyorsak ve nasıl sistematik şiddetin farklı veçhelerini görebiliyorsak, burada münferit olmaktan bahsetmek gerçeklerden kaçınmak, sorumluluk almamak anlamına gelir.

Faili istisna kılmak, meczup addetmek, psiko-seksüel açmazlarını şiddet eylemine kılıf etmek anlamına gelir. Nitekim Kahramanmaraş okul saldırısında bunların hepsine tanıklık ettik. Vakayı, “hayatını kaybedenler” arasına giremeyen bir çocuğun nev’i şahsına münhasır eylemi olarak kodlamaya doğru yöneltildik.

Oysa bir evde neden onca silah olduğunu, bir çocuğun onca silah dolu, dolayısıyla onca şiddet yüklü bir evde yetişiyor olmasını, bu silahlara erişebiliyor ve silah kullanmayı biliyor olmasını; ebeveynlerin ifadelerindeki kendi çocuklarıyla iletişimsizlik itirafını ve bu itirafın sorumluluğu salt faile ve failin kullandığı sosyal medya hesaplarına yükleme gayretini sorgulamalıyız.

Bir çocuğu şiddet faili kılan özel ve kamusal alan düzeneklerini; bir çocuğun diğer çocukları öldürdükten sonra bir yetişkin tarafından öldürülmesinin sorun edilmemesini; öldüren yetişkinin “kahraman” kılınmasını sorgulamalıyız.

Türkiye’de çocuk cinayetleri yeni değil. Bu memlekette onlarca, yüzlerce çocuğun hem özel hem kamusal alanlarda şiddetle yüzleşmesine, öldürülmesine tanıklık edildi. Devletin aygıtlarının öldürdüğü çocukların sayısı az değil.

Bu cinayetlerde suçun ve cezanın kodlanması bizler açısından bir anahtar. Okul saldırılarını gerçekleştiren failler açısından da… Maddi ve maddi olmayan kaynakların dağıtılmasında yetkili karar vericilerin ve ilgili kolluk kuvvetlerinin çocukları öldürme gerekçeleri; bireysel silahlanmanın, savaşın, zorbalığın – kısa adıyla “korku siyasetinin” – hâkim olduğu dönemlerde ve coğrafyalarda her failin aynaya baktığında kendisini devlet olarak görmesini beraberinde getiriyor.

Belki de artık çocukları tek grup olarak görmeyi bırakıp; kırılgan gruplar arasında kendi öznelik hâllerine sahip, her birimiz gibi özel ile kamusal alan arasında salınırken deneyimleyen ve öğrenen, her birimiz gibi hem sorumluluk sahibi hem desteğe ihtiyaç duyan; her şeyden önce ne olursa olsun cezası ölüm olmaması gereken özneler olarak görmenin zamanı geldi.

Öyleyse, barış hemen şimdi!

Son Not:

[1] “Elinde ekmek almaya gittiğine dair bir belgen var mı?” Hürriyet 3 Nisan 2015. Erişim: 1 Mayıs 2026.

[2] Yasemin Soydan, Medzan Nakçi, Xemgîn Yusuf Görücü, Öldürülmeselerdi Arkadaşlarımız Olacaklardı, Kürt İllerinde Çocuklara Yönelik Yaşam Hakkı İhlalleri, Hafıza Merkezi.

[3] The Crisis in Education. Between Past and Future içinde, s. 186.

[4] A.g.e., s. 187.

[5]

Etiketler: Gülistan Dokukadın cinayetleri PolitiktirKadın DayanışmasıKadın haklarıKadın MücadelesiKürt kadın mücadelesiKürt kadınlarÖzel savaş politikalarıSayı 166
Önceki İçerik

Gülistan Doku

Sonraki İçerik

Güvenliğin Ötesinde: Çocukluğu “Güven” ile Yeniden İnşa Etmek

Sonraki İçerik
Kadın Cinayetleri Politiktir

Kadın Cinayetleri Politiktir

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.