Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

İran’da Tecavüz Kültürü ve Kadın Bedeninin Kontrolü

Bahar Ewrîn Bahar Ewrîn
23 Mayıs 2026
Yazı
0
0
SHARES
0
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Kadına yönelik şiddet tarihsel olduğu kadar siyasi, ideolojik ve kaynağını erkek egemen zihniyetten almaktadır. Orta Doğu Latin Amerika ve Hint Yarımadası’nda kadınlar konuşma seçme ve varlığını oluşturma hakkından yoksunlar. Bu baskı nasıl ki şiddet ve ölümle yürütülüyorsa dilde, kanunda, tarihi yaşamda da sürdürülmektedir. Hindistan’da kadının yüzüne asit dökmek, İran’da namus adı altında öldürmek Irak ve Türkiye’de yine Afganistan’da zorla evlendirmek gibi her ne kadar şiddetin biçimi bölgelere göre değişse de ortak nokta evrensel erkek iktidarının kendisini farklı biçimlerde yenilemesidir

Kadın katliamı çokça üzerine tartışılan konulardan biridir. Çünkü bu olgu her zaman bir şekilde kadının yaşam alanında gündemdedir. Kadın katliamını yorumlamayı Abdullah Öcalan’ın kadını “ilk sömürülen ulus“ olarak tanımladığı teze dayandırabiliriz. İşte o zaman kadının içinde bulunduğu durumu daha iyi bilebiliriz. Kadının tarihsel durumunu yorumlamada pek çok tanım vardır. Fransız feminist Christine Delpy kadını ilk sınıf olarak tanımlarken, Alman feminist Maria Mies de kadını “son sömürge” olarak tanımlamakta. Elbette her bir tanım bir anlam içerir ve kadın köleliğini farklı çerçevelerden ele alır. Kadın köleliğini ve bu temelde yürütülen katliamları yorumlamak için şüphesiz tarihten başlayıp ele almak çok önemlidir. Nitekim kadın tarihçi Gerda Lerner’in dediği gibi kadın özgürlüğü için kadın tarihi hayati bir konudur. Eğer bizler kadın tarihini her yönüyle aydınlatırsak, işte o zaman özgürlüğün yolunu çizebiliriz. Makalenin devamında üç konu üzerinde veya İran’da kadın katliamının yöntemleri üzerinde duracağım. Birincisi; mezhep ve kanun aracılığıyla bedenin sömürülmesi ve kontrolü. İkincisi; aile kurumu, üçüncüsü ise namus adı altında öldürme ve tecavüz. Elbette İran hükümetinin kadın katliamlarına dönük pek çok politikaları var ama dile getirdiğimiz noktalar farklı biçimleri de barındırmaktadır.

Kadın Şiddetinin Tarihsel Temelleri

Yaklaşık beş bin yıl önce elit egemen bir grup, kadın-ana kültürünü unutmaya mahkum etti. Marija Gimbutas ve pek çok bilim insanı da savaşçı kabilenin kaç büyük saldırı belgelerini eski Avrupa tarihinde görmüşlerdir. Bu saldırgan topluluk Kurgan veya Aryen olarak adlandırılır ki savaş arabaları ve ellerinde kılıçları vardır. Bunlar böylece iktidar sistemlerini dayattılar. Bu saldırgan grup kutsal görülen ana-tanrıçanın barışçıl kültürünün tüm yapısını darmaduman ettiler. Bütün uygarlıkların mitolojisinde tanrıların Tanrıçalara dönük baskı ve tecavüzüne denk gelmekteyiz. Bu veri, saldırgan erkek egemen kültürünün kadını kutsal gören kadim inanç üzerinde kendisini nasıl devam ettirdiğini göstermektedir. Kadının kutsallığına dair inanç şifacılığına, sevgisine, eğiticiliğine, üretimine ve yaşamına dair inançtır. Yüzyıllar önce İnanna’ya tapınıldı ve değerliydi.

Tarihin diğer aşamalarında İştar, Anat, Atagis, Işture ve Starte, Afrodit ve Athena olarak isim değiştirdi. Her gün şahidi olduğumuz kadın şiddetinin sebebi, kadın kutsallığına dönük yapılan saldırıdır. Kadın katliamı sadece kişisel olaylar değildir, derin ve tarihsel işgal ve iktidarın mantığı gereği fikirde, dilde ve kanunda yer etmesinin sonuçlarıdır. Tarih öncesi toplumlarda ve paradigmada kadının yeri değerli ve yüceydi. Bu, arkeolojik incelemelerde ve antropolojik araştırmalarda görülmüştür. Bulunan tanrıça heykellerinden de görüyoruz ki doğum ve bereket organı (vajina) göz önünde ve belirgindir. Uygarlığın çıkışı ve erkek egemen kültürün, mekanik paradigmanın kurumlaşması; kadını bereketin kaynağı olarak gören kadim bakış açısının zayıflamasına neden oldu. Bu mekanik paradigma hem doğa için hem kadın için pek çok yıkımın sebebi oldu. Bu yüzden iktidarın kurumlaşması esasta beden politikaları ile başlamaktadır. Erkeğin cinsel organı iktidarın sembolü olarak görülmektedir. Erkek cinsel organının nasıl yüceltildiği gerçeğini Karahantepe artık kalıntılarında görmekteyiz. Abdullah Öcalan bu kültürü “fallokrasi” olarak tanımlamaktadır. Öte yandan kadın bedeni günahın kaynağı olarak tanımlanmakta ve böylece onun bedeni üzerinde kontrol ve hakimiyet oluşturulmaktadır. Kadın bedeni üzerindeki kontrol derin ve uzun bir tarihe sahiptir. Toplumun farklı biçim ve şekillerde buna dönük yöntemleri tarih boyunca değişmiştir. “Fahişe, eş ve Ana” gibi statü belirten kavramlar kadının cinselliği ve doğurganlığı üzerinden oluşturulmuştur. Felsefe dünyasında ruh- beden, zihin-madde, özne- nesne ayrımında her zaman birincisini erkek ikincisini ise kadını temsil etmektedir. Örneğin Aristo kadını eksik erkek olarak tanımlamaktadır. Aristo pek çok yapıtında kadını çocuk doğuran pasif obje olarak yorumlamaktadır.

Elbette kadınlar da tarihte erkeğe göre etkili olmuşlardır. Eğer uygarlık öncesi tarihe bir göz atarsak göreceğiz ki kadınlar kıyısında değil, toplumu oluşturmanın merkezinde yer almışlardır. Bütün tarihsel veriler bu gerçekliği ifade etmektedir. Ana tanrıça etrafındaki toplum, toplumsal örgütlemenin ilk formudur. Çünkü kadın yaşamın gerekli esas üreticisidir. Aynı zamanda kadın kolektif hafızanın korunmasında büyük bir rol oynamaktadır. Geçmişin ve geleceğin arasında bir köprüdür adeta. Bu hafıza sözlü tarih olarak türkülerde ve hatta mitolojilerde canlı kalmıştır. Tarih içerisinde kadının yaptığı veya denediği şeyler hiçbir zaman kaydedilmemiş ve yorumlanmamıştır. Tarih sadece erkeğin gözünden rivayet edilir bu yüzden tersyüz edilmiştir. Kadın tarihinin tersyüz edilmesi kadının okumaktan mahrum edilmesine, nazari ve teorik bir temel oluşturmaktan uzak durmasına neden olmuştur. Eğer kadın düşünce tarihinde belirgin değilse bu ne bir tesadüf ne de tarihi bir eksikliktir; bu akıl, tarih ve dilin erkekçe bir kalıp yapısıyla oluşturulduğunu göstermektedir.

Erkek egemen kültürünün oluşum aşamasında her zaman cinsiyetçi kavramlar yoluyla, eğitimden mahrum etmekle, kendi tarihini bilme önünde engel olmakla kadın köleleştirilmiştir. Bu kölelik kültürü kadın iradesi ve bedenine tecavüz yoluyla kadının bütün emek ve değerlerine el koymakla oluşturulmuştur. Tecavüz kültürü temelde bu zihniyetin sonucudur. Tecavüz doğrudan erkeklik iktidar ve güçle bağlantılıdır. Tecavüz sadece fiziki bir saldırı değildir kadının karakter ve kerametine dönük bir saldırıdır. Egemen ideoloji kadını korkutmak için tecavüzden yararlanmaktadır. Kadınlar tecavüz tehtidi ile her zaman erkeğin himayesinde kalmakta, ancak sistem kurumunun bir parçası olurlarsa kurtulabilirler. Bu temelde erkek iktidarı tecavüz kültürü üzerinden kendisini korumakta ve meşru görmektedir diyebiliriz. Feministlere göre tecavüz politik bir yaklaşımdır ki kadının bedenini ondan almaktadır. Abdullah Öcalan Barış ve Demokratik Toplum Manifestosunda tecavüz kültürüne dikkat çekmekte ve eğer bu kültür ortadan kaldırılmazsa kadının başarısı elde edilemez demektedir. Bu yüzden kadına yönelik şiddetin tüm yöntemleri toplumun kontrolü için güçlü bir yöntemdir.

Şüphesiz kadının köleleştirilmesinde tek tanrılı dinlerin rolü de çok fazladır . Yahudilik Hristiyanlık ve İslamiyet tanrıçalığı kadının özelliği olmaktan adeta arındırıp atmış ve bilgi de bir adım daha bu kavramı ortadan kaldırmıştır. Teolojik araştırmalar gösteriyor ki kutsal görülen dini ve mezhebi tüm kitaplar erkekler tarafından yazılmıştır. Bu kitaplarda kadın küçük düşürülmüş ve sadece erkeğin hizmeti için yaratılmıştır. Örneğin Havva tarihin ilk günahkarı olarak tanımlanır çünkü Adem’i kandırmıştır. Bu yorum her zaman kadının günah ve fitne kaynağı olarak görülmesine ve her türlü şiddet ve baskının kadına reva görülmesine neden olmuştur. Doğrusu kadının günahkar olarak gösterilmesi erkeğin hegemonyasında önemli bir adım olmuştur. Merlin Stone “Tanrılar Kadınken” adlı kitabında şöyle der; Adem ile Havva efsanesinin başlıca hedeflerinden biri tanrıça fikrinin baskılanması ve eski kavim ve ulusların onlara ibadet etmeleridir. Bunun yanında kadının baskılanmasında Hristiyanlık ideolojisinin payı unutulmamalıdır. Bu temelde kadının tarihsel hakikatine ulaşmak ve yorumlamak için dinin yeniden yorumlanması çok önemlidir.

Dini eserlerde özellikle de İslami eserlerde tarih içindeki değişim ve dönüşümü ile beraber kadın statüsü zamanla azalmıştır ve bu gerçeklik inkar edilemez. İbrahim’i dinlerin çıkışından öncesine kadar da kadın yaratıcılığın ,doğurganlığın,bilgeliğin ve bereketin sembolüydüler. Çağımızdaki resmi mezhepler kadının sınırlandırılmasını kadın ve çocuk üzerinde günah ve korku gibi mezhebi kalıplarla tecavüz ve şiddet yapısını oluşturmaya çalıştılar. Böylece kadına yönelik şiddetin nedenlerini daha iyi anlayabiliriz. Tarihsel cinsiyetçiliğin kodlarını bilmek ve deşifre etmek kadın katliamına karşı pratik ve teorik olarak gelişmede yardımcı olacaktır. Son yıllarda ,özellikle iktidara ve zulme karşı yürütülen kadın mücadelesinin gelişmesinden sonra kadına yönelik şiddet artmıştır. Elbette kadına yönelik şiddeti dar bir çerçevede ele almak bizi sonuca götürmeyecektir.

Kadına yönelik şiddet tarihsel olduğu kadar siyasi, ideolojik ve kaynağını erkek egemen zihniyetten almaktadır. Orta Doğu Latin Amerika ve Hint Yarımadası’nda kadınlar konuşma seçme ve varlığını oluşturma hakkından yoksunlar. Bu baskı nasıl ki şiddet ve ölümle yürütülüyorsa dilde, kanunda, tarihi yaşamda da sürdürülmektedir. Hindistan’da kadının yüzüne asit dökmek, İran’da namus adı altında öldürmek Irak ve Türkiye’de yine Afganistan’da zorla evlendirmek gibi her ne kadar şiddetin biçimi bölgelere göre değişse de ortak nokta evrensel erkek iktidarının kendisini farklı biçimlerde yenilemesidir. Bununla birlikte toplumsal muhafazakarlığın payını unutmamamız gerekir. Namus sistemi ,zorla evlilik, kadın sünneti ve sınırlayan bütün kanunlar bu muhafazakârlıktan doğmuştur ve hala da pekçok yerde devam etmektedir. Orta Doğu kadınlarının durumu birkaç önemli faktöre bağlıdır. İlk olarak egemen ideolojilerin dincilik, cinsiyetçilik ve ulusçuluk gibi;diğeri ise ekonomik, kültürel, siyasi ve toplumsal gibi engelleyici faktörlerin eserleridir. Orta Doğu ülkelerinde kadın ne kadar ki kendi dinlerinin eserleri ise bir o kadar da içinde bulundukları kültürün eserleridir. Çoğu zaman bu iki konuyu birbirinden ayırt etmek zor olmuştur.

İran Kadınları ve Şiddet

Başta da dikkat çektiğimiz gibi erkek egemen toplumun nedenleri tarihi aşamalarda kontrol yöntemleri için değişkenlik göstermiştir. Kadın bedeni üzerindeki kontrol köleliğin bütün biçimleri olarak doğrudan kadının ekonomik üretimde ve doğurganlığındaki rolüyle bağlantılıdır. Kadın bedeni üzerinden erkeğin kontrolü olmasaydı eğer erkek hegemonyasının üretim , yaşamı örme ve aile kurumu tespit edilemezdi. Kadın ölümlerinin nedenlerinden biri de şu ki artık bedenleri onlara ait değil. Çünkü o sömürgedir. Bedenleri sadece cinsel bir obje olarak tanımlanır. İran kadınları da despotik bir hükümetin bünyesinde başlıca hakları olan kendi bedenlerine dair haklardan mahrumlar.

İslam hükumetinin 1U7U Devrimi’nden 20 gün sonra ilk defa Humeyni Kum şehrinde kadınların başörtüsünden bahsetmiştir. Şunu demiştir;kadınlar her yerde çalışabilir fakat İslami başörtüsüyle! Bu söyleme karşın binlerce kadın 1U7U sekiz martında büyük bir gösteri düzenlediler. Bu gösteriler sonuç almadı ve birkaç yıl sonra kanunu 102 a maddesine göre başörtüsüz kamusal alana çıkan kadınlar 74 kırbaçla cezalandırılacaktır. Haideh Moghissi’ye göre Devrimden sonra İslami popülizm faşist hükümetlere çok benzedi. Ayrıca kadın özgürlüğüne karşı açıkça düşmanlık ve erkek egemen anlayışını kutsal görmek bu ideolojinin bir parçasıdır. Hem popülizm hem de faşizm kadının rolünü sadece annelik ile sınırlandırmaktadır. Zorunlu başörtüsü kanunu kadın üzerinde egemen olmada ve onları baskılamada bir araç haline geldi. Kadın İran’da daha doğmadan kadın olduğu için aşağılanır. Dini doktrinler saçı görünen kadınlara ve kocasına itaat etmeyenlere büyük ceza sözünü verirler.(Wasa’il al-Shia) okullarda bu cezanın ayrıntıları kız çocukları için anlatılır.

Aile Kurumu, Sistem Kurumu

Aile iktidarın yenilenmesi ve şekillenmesinde büyük bir rol oynamaktadır. Aile kurumu özellikle Orta Doğu bölgesinde erkek egemen zihniyeti ve çok eşlilik üzerine kurulmuştur. Aile biçiminin esaslı kaynağı mezhebi ve İslami metinlerden özellikle de Kur’an ve Şeriattendir. İran gibi İslami bir ülkede aileye çok önem verilir. Çünkü aile erkek egemen kültürünü sürdürür. Çekirdek aile yani sermaye sisteminin çekirdek merkezi bütün faşist ekollerin merkezinde yer almaktadır. Kadın bedeni ve ruhunu işgal etmek mevcut durumu devam ettirmek için önemlidir. Aynı zamanda ev de kadın için en korkunç bir yerdir sadece İran’da değil, dünyanın her yerinde bu böyledir. Gece yarısı öldürülen kadınlar saklanılır ve bazen de kayboldu haberimiz yok denilir. Bazen de intihar etti denilir. Ailenin kutsallığı ulus devlet bilincindeki ulus sınırlarının kutsallığı gibidir. Bu kutsallığın sınırlarını kabul etmeyen kadınlar öldürülür. İran’da yıllardır yüzlerce kadın bu sebeple öldürülür.

Kanun, mezhep ve derinleşmiş erkek egemen zihniyetinin ortaklığıyla kadın ölümleri reva görülmektedir. Bu ülkede şiddet ve namus adı altında öldürmelere karşı kanunlar etkili değildir. Namus adı altında kadını öldüren iyi bilir ki kanun onlara bir şey yapmaz böylelikle bu kültür devam etmektedir.

Namus Olayı

13 yaşındaki Romina Eşrefi adlı kızın namus adı altında babası tarafından orakla kafasının kesilmesi İran’da yankı uyandıran örneklerden bir tanesidir . Çünkü Romina bir erkekle evden kaçmıştı. Açıkçası namus cinayetlerinin çok olduğu ülkelerde üç faktör esastır; birincisi erkeklik, ikincisi nomos(kanun), üçüncüsü şeref. Nomos Yunanca’dan Arapçaya geçmiştir ve Şeriat kanunu  anlamına gelmektedir. Sonra şeref ve namus olarak tanımlanmıştır. Elbette namus sadece dini ve mezhebi kanunlar anlamında değil, biraz da sınır ve engel anlamındadır. Esasta namus cinayetleri İran’da ailenin kutsallığından gelmektedir. Çünkü İran’da aile İran hükümetinin dini sisteminin kök hücresi gibidir. Namus adı altında öldürülen kadınların failleri sert bir şekilde yargılanmamakta.

Çünkü İran Hükümetine göre “mesele şahsidir” ailevidir ve müdahale edilmemelidir. Gerçekte İran hükümeti kadın katliamlarının yargılanmasında kendisini geriye çekerek kadına yönelik bu baskıyı erkeğe dayandırmakta böylece hedeflenen kadını sessizleştirmek ve kadın hareketini etkisizleştirmektir. Bu yüzden kadın ruhu ve bedeni üzerindeki şiddet namus ile bağlantılıdır. Kadın aile şerefini korumakla yükümlüdür.

Tecavüz

Egemen erkeklik, şiddeti yeniden üretme bilincidir. Tecavüz de erkek egemen sistemin esas dayanağıdır ve beden üzerindeki egemenliğin aracıdır. Son yıllarda Jeffrey Epstein cinsel istismar ağlarının açığa çıkmasından küresel kampanyalara kadar gösteriyor ki iktidar ve güç çok farklı şekillerde şiddeti üretmektedir. Devlet yetkilileri de şiddetin kurumlarında yer almaktadır.  Gerçekten gazeteci, devrimci ve feminist kadınlar ki bu gerçeklikleri aşikar ettiklerinde aynı zamanda bedelini de ödemektedirler.

Kadınları baskılamakta İran hükümetinin araçlarından biri de tecavüzdür. Doğrudan hükümet liderlerinin fermanlarında kadınlara karşı yaşamın farklı dönemlerinde kullanılan bir araçtır. İran Hükümeti’nin oluşum aşamasından günümüze kadar binlerce kadın tecavüze maruz kalmıştır. Özellikle 1U7U devriminin ilk yıllarında yüzlerce siyasi kadın tutsak cezaevlerinde cinsel saldırıya ve tecavüze maruz kalmıştır. Başörtüsü nedeniyle gözaltına alınan pek çok kadın özellikle gözaltı sürecinde cinsel saldırıya maruz kalmaktadır. Tecavüz yöntemi İran hükümeti zindanlarında bir savaş silahı olarak kullanılmaktadır. Elbette tecavüzün biçimi sadece cinsel değildir. Teorik olarak da kadının hak ve kişiliğine tecavüz edilmektedir. Bu rejimde kadın erkeğe bağlı bir varlıktır. Bu yüzden bağımsız bir pozisyonda olamaz. Psikolojik, duygusal,siyasi, ekonomik yönleriyle kadın erkeğe bağlıdır. Aynı zamanda bu hakim anlayışa göre her zaman biri kadını korumalıdır. Siyasi olarak da belirleyen ve karar veren erkektir. Zaten İran rejiminin hedeflerinden biri de şudur ki toplumsal olarak kadını marjinal kılmak siyasileştirmemek ve onları dar dini ve mezhepsel kalıplarda sınırlandırmaktır.

Şiddet ve Katliama Karşı İran Kadınlarının Mücadele ve Direnişi

Şiddete karşı her ne kadar direniş hareketleri bütün dünyada gittikçe güçlü ve kapsamlı olsa da evrensel birlik ve kadının özne olarak sorumluluk aldığı yeni bir dünyayı yaratamazsak şiddet konusunu çözmekte umutlu olamayız. Kadınlar sessizliğe, ölüme ve aşağılanmaya karşı durmuş; yazmış, savaşmış ve yaratmıştır. Kadın direnişinin dünyada yer almasını sağlayan sadece itiraz ve ses çıkarmak değildir kadının bilgi üretimini, yeni anlamlar yaratmasını ve yeniden kadının rolünü tanımlamasındandır. İran kadınları da bu yönüyle bilgi ve tecrübe sahibidirler. İran Hükümeti’nin özelliklerinden biri de yaşamın tüm alanlarına müdahil olması ve kendi normlarını toplumsal ve bireysel yaşamın her alanına dayatmasıdır. Zor yoluyla uygulanan bu hükümler kaynağını erkek egemenlikten almaktadır. Başörtü zorunluluğu ve her çeşit kılık kıyafet dayatması bunun numuneleridir.

İran kadınları yıllardır her türlü saldırı karşısında direnmekte ve her yerde yaratıcı eylemlerle kendi varlığıyla yaşamı kontrol etmeye çalışmaktadır. Direniş süreçlerinde cinsiyetçi anlayışın kendisini sürdürebilmek için siyasi ve cinsiyetçi suistimale hedef kıldığı beden,politik sistemin inkar sembolü olmaktadır. Gerçekten bu direniş kadının seçebilme hakkını ve kendi bedeni üzerindeki tüm haklarını inkar eden anlayışa karşıdır. Gülmek ,konuşmak ,şarkı söylemek ,dans etmek vb. Bu direniş biçimi kadın bedeni üzerindeki politikalara ve her türlü zora karşıdır. Bizler bu değişim ve dönüşümün filizlerini Jin Jiyan Azadi devriminde kadınların başörtü zorunluluğuna ve her türlü kadını sınırlandırmaya karşı nasıl ayaklandılarını gördük. Bu devrim özgür ve demokratik bir toplumun ve kültürel devrimin yaratılmasının temeli olmuştur. Kadın bütün toplumsal ayaklanmalarda özgürlük ve eşitlik için özellikle de kendi hakları için her zaman öncülük etmiştir. Elbette tüm zor ve engellere rağmen de kadınlar pek çok kazanım elde etmiştir.

 Kadının sürdürülen bu direnişi İran rejiminin tüm gerici politikalarını etkisiz kılmıştır.  İran kadınlarının yarım asırlık mücadelesi çok önemli bilgi ve tecrübe kazandırmıştır. İran kadınları çok büyük bedeller ödemiştir fakat yine de sokakta, zindanda, mücadelenin bütün alanlarında varlığını göstermiştir. Bu direniş çizgisi rejimin büyük öfke nedeni olmuştur. Bu yüzden bütün ayaklanmalarda önce kadına saldırırlar ve en ağır bedelleri kadınlar öder. İran kadınları bu hükümetin ilk oluşum aşamasında hiçbir zaman zor kanunları karşısında boyun eğmemiş ve bu direnişi hala sürmektedir…

Etiketler: Barış ve demokratik toplumFeminizmKadın DayanışmasıKadın haklarıkadın katliamıKadın MücadelesiSayı 169
Önceki İçerik

Kadınlara Karşı Savaş: Abya Yala’da Kadın Kırımı

Sonraki İçerik

Düşünmenin Cesareti, Eylemin Onuru: Hannah Arendt’in Düşünce Evreninde İktidar, Şiddet ve Kamusal Alan

Sonraki İçerik
Düşünmenin Cesareti, Eylemin Onuru: Hannah Arendt’in Düşünce Evreninde İktidar, Şiddet ve Kamusal Alan

Düşünmenin Cesareti, Eylemin Onuru: Hannah Arendt'in Düşünce Evreninde İktidar, Şiddet ve Kamusal Alan

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.