Fail, uyguladığı şiddetin sorumluluğunu kadına yükler: “Sen beni kışkırttın”, “Daha iyi bir eş olsaydın böyle olmazdı” gibi söylemler zamanla kadın tarafından içselleştirilir. Kadın, yaşadığı şiddetin kaynağını kendi “yetersizliğinde” aramaya başlar. Bu durum, özsaygının yitirilmesine ve karar alma mekanizmalarının yok olmasına yol açar.
İçinde yaşadığımız, en yakınlarımızla paylaştığımız mekân olan ev, patriyarkal sistemin ve erkek egemen zihniyetin gölgesinde çoğu zaman en büyük tehlikenin ve şiddetin mekânına dönüşmektedir. Dışarıdaki görünür şiddet ve tehditlerden çok daha yıkıcı ve çetrefilli olanı, “en yakınımız” dediğimiz erkeklerden gelen şiddettir. Fiziksel şiddet, psikolojik baskı, ekonomik şiddet veya cinsel zorlama… Adı ve biçimi ne olursa olsun ev içi şiddet; anlık bir öfke patlaması veya dayanağı olan bir durum değil, kadının benliğini, özgürlüğünü, özsaygısını, yaşam iradesini ve enerjisini kademeli olarak yok etmeyi hedefleyen, cezasızlık politikalarıyla da beslenen son derece sistematik bir mekanizmadır.
Toplumda, hatta bazen yargı ve koruma mekanizmalarında dahi sıklıkla sorulan “Bunca şey yaşanırken neden o kapıyı çarpıp çıkmıyor?” sorusu, şiddetin derinlikli psikolojik, sosyolojik ve politik boyutlarını göz ardı eden son derece sığ ve yargılayıcı bir yaklaşımdır. Şiddet sarmalındaki bir kadının o evden ayrılamaması bir iradesizlik ya da rıza gösterme hâli değildir; aksine, adım adım örülmüş bir psikolojik kapanın ve toplumsal yalnızlaştırmanın sonucudur.
Ev İçi Şiddet: Psikolojik Kapan ve Mekanizmaları
Toplumsal ve tarihsel köklere baktığımızda, insanlık tarihinin ilk büyük çelişkisinin ve ilk ezilme biçiminin kadın ile erkek arasındaki eşitsizlikten doğduğu görülür. Bu gerçeklik, tarih boyunca kadının emeğinin, bedeninin ve iradesinin gasp edilerek “ilk sömürge ve ezilen kesim” haline getirilmesiyle şekillenmiştir. Özel mülkiyetin doğuşu ve ataerkil sistemin kuruluşuyla birlikte kadın, kamusal alandan adım adım koparılmış, özel alana yani eve kapatılmıştır. Bu tarihsel kapatılma hali, kadını toplumsal ve politik bir özne olmaktan çıkarıp nesneleştirmenin temelini oluştururken, ruhsal dünyasında da yabancılaşma, değersizlik ve süreğen bir eksiklik hissi yaratmıştır.
Erkek şiddeti, bedenimize ulaşmadan çok önce zihnimizde ve ruhumuzda örülmeye başlar. Kadını ev içinde zindana hapseden bu “psikolojik kapan”, kişinin maruz kaldığı baskı nedeniyle kendi zihninde, duygularında ve hareket alanında hapsolmuş hissetmesi durumudur. Bunu yaşayan kişi, tüm kapıların kapandığı ve hareket alanının kalmadığı bir çaresizlik duygusuna sürüklenir. Walker, bu kapanı oluşturan temel dinamikleri şu şekilde ele almaktadır:
1. Şiddet Döngüsü ve Manipülasyon
Ev içi şiddet kesintisiz bir eylem değildir; aksine, kadının gerçeklik algısını aşındıran döngüsel bir seyir izler (Walker, 1979):
Gerilim Tırmanma Aşaması: Şiddet uygulayan erkek; küçük eleştiriler, aşağılamalar, surat asma ve kontrolcü davranışlarla evdeki gerilimi tırmandırır. Kadın, “ortamı germemek” veya bir patlamaya yol açmamak için sürekli tetikte yaşar, kendi varlığını kısıtlar.
Patlama (Açık Şiddet) Aşaması: Gerilimin kaçınılmaz olarak fiziksel, psikolojik veya cinsel şiddete dönüştüğü kriz anıdır.
Pişmanlık ve Barışma Aşaması: Patlamanın ardından fail geri adım atar; pişman olduğunu söyler, ağlar, özür diler, hediyeler alır ve bir daha asla tekrarlanmayacağına dair yeminler eder. Kadın, sevdiği ve güvendiği erkeğin “eski iyi hâline” döndüğü yanılsamasına tutunarak kalmaya ikna olur. Ancak bu aşama geçicidir ve gerilim yeniden tırmanmaya başlar. Kadın, bu döngü içinde sürekli ertelenen bir umudun esiri hâline getirilir.
2. Öğrenilmiş Çaresizlik ve Suçluluk Hissi
Sürekli olarak psikolojik baskıya ve manipülasyona (gaslighting) maruz kalan kadın, ne yaparsa yapsın mevcut durumu değiştiremeyeceği inancını geliştirir (Seligman, 1972). Fail, uyguladığı şiddetin sorumluluğunu kadına yükler: “Sen beni kışkırttın”, “Daha iyi bir eş olsaydın böyle olmazdı” gibi söylemler zamanla kadın tarafından içselleştirilir. Kadın, yaşadığı şiddetin kaynağını kendi “yetersizliğinde” aramaya başlar. Bu durum, özsaygının yitirilmesine ve karar alma mekanizmalarının yok olmasına yol açar.
3. Travmatik Bağlanma
Şiddeti uygulayan kişinin aynı zamanda evin temel ihtiyaçlarını karşılayan, sevgisini sunan ve “güven kaynağı” olarak konumlandırılan kişi olması, kadın zihninde derin bir karmaşa yaratır (Dutton & Painter, 1981). İnsan zihni, dehşet ve tehdit anında sığınacak bir liman arar. Dış dünyayla bağı kesilmiş bir kadın, ironik bir şekilde tehdidin kaynağı olan faile sığınmak ve onun sunacağı ufak bir şefkat kırıntısına tutunmak zorunda kalır. Bu durum, fail ile kadın arasında koparılması güç, travmatik bir bağ inşa eder.
4. İzolasyon ve Toplumsal Baskı Ağları
Erkek şiddetinin en stratejik adımlarından biri kadını sosyal çevresinden koparmaktır (Herman, 1992). Ailesinden, arkadaşlarından, büyüdüğü ortamdan, mesleğinden ve ekonomik özgürlüğünden yavaş yavaş uzaklaştırılan kadın, tamamen yalnızlaştırılır. Bu yalnızlığa bir de “Başkaları ne der?”, “Aile birliğini bozma”, “Çocukları babasız bırakma” gibi muhafazakâr ve patriyarkal toplum baskıları eklendiğinde, kadının o evden çıkış yolları kapatılmış olur.
Örgütlü Kadın Dayanışmasıyla Özgürleşme ve İyileşme
Psikolojik ve toplumsal boyutlarıyla bu denli derin bir çevreleme, çoğu zaman tek başına bireysel bir çabayla ya da yüzeysel tavsiyelerle kırılamayabilir. Ev içi şiddet yalnızca bireysel bir “aile içi sorun” veya klinik bir tablo değil; doğrudan ataerkil sistemin yıllardan beri ürettiği ve gitgide beslediği politik bir sorundur. Dolayısıyla çözümü de politik ve örgütlü bir kadın mücadelesi ve dayanışmasından geçer.
Yalnızlaştırmayı Kırmak
Patriyarkadan, ataerkiden ve cezasızlık politikalarından gücünü alan failler ve erkek egemen düzen, kadını yalnız olduğuna ve kimsenin ona inanmayacağına ikna etmeye çalışır. Örgütlü kadın mücadelesi ve dayanışması, tam da bu noktada devreye girer. Şiddet gören bir kadına uzatılan elde en önemli unsur, yargılamadan dinlemek ve “Seni duyuyorum, sana inanıyorum ve yalnız değilsin” diyebilmektir. Bir kadının yalnız olmadığını hissettiği an, psikolojik savunma mekanizmalarının ve çaresizliğin kırılmaya başladığı ilk andır. Bir kadının hikâyesini duymaya başlamak ve sesine ses olmak bu açıdan çok önemlidir.
Kolektif Hafıza
Kadınlar, feminist mekanizmalarda veya kadın dayanışma ağlarında benzer süreçlerden geçmiş diğer kadınların deneyimlerini dinlediklerinde büyük bir idrak ve zihinsel sıçrama yaşarlar. Yaşananların kendi “kaderi”, “suçu” veya “talihsizliği” olmadığını; bunun sistematik bir erkek şiddeti olduğunu kavramak, suçluluk duygusunu kadının üzerinden alıp failin üzerine geri yükler. Bu toplumsal farkındalık, bireysel iyileşmenin ve özgürleşmenin temel taşıdır. Bu yüzden “kadınlar birlikte güçlü” veya “kadın kadının yurdudur” sloganları oldukça değerlidir. Bunun sayısız örneğini verebiliriz. Örneğin Serap Avcı için feministler tarafından başlatılan “Serap İçin Feministler” kampanyası birçok kadın için umut oldu. Yine Amed’de kentteki kadın örgütlerinin kolektif olarak başlattığı “Adalet ve Hafıza Nöbetleri”, kadınların yalnızlaşma ile hapsolmadan çıkmalarını destekleyen, aynı zamanda şiddeti besleyen cezasızlık politikalarını teşhir eden güçlü bir dayanışma ve örgütlü mücadele örneğidir.
Mağduriyetten Özne Olmaya Geçiş
Toplumsal yargılar şiddet gören kadını edilgen bir “mağdur” olarak konumlandırırken, dayanışma ağları ve örgütlü kadın mücadelesi kadına kendi hayatı üzerinde karar verme hakkını ve gücünü geri kazandırmaya çalışır. Kadın dayanışma merkezleri, hukuki desteğe erişim imkânları ve kolektif mücadele; kadınlara yargılanmadan adım atabileceği güvenli alanlar yaratır. Kadınlar burada çaresiz bir kurban değil, kendi yaşamının kontrolünü eline alan, seçim yapan ve dönüştüren özgür bir özneye dönüşür.
Bir Kadın Kurtulduğunda…
Ev içi şiddet ve örülen görünmez psikolojik kapanlar, ne kadar derin, ne kadar karanlık ve ne kadar muhkem görünürse görünsün, asla yenilmez değildir. O kalın kapıların ve ışık geçirmeyen perdelerin arkasında kadınlara şiddeti ve buna mahkûm olmayı dayatan duvarlar ne yazgıdır ne de aşılmaz bir sondur. O duvarlar; bütüncül bir destek, kadının kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayan hukuki ve ekonomik güvencelerle ve hepsinden önemlisi alanlarda, köylerde, sokaklarda, mahallelerde ve evlerin arasında, ulaşılmaz sanılan her yerde örgütlü kadın mücadelesi ve kadın dayanışmasıyla yerle bir edilebilir.
Bir kadının “yalnız değilim” diyerek o karanlık döngüden dışarı attığı ilk adım, yalnızca kendi kişisel kurtuluşu değil; bu adımla sokaklarda atılan “asla yalnız yürümeyeceksin” sloganlarının gün geçtikçe daha yüksek yankılanmasını sağlayacaktır. Çünkü biliriz ki şiddet sarmalından kurtulan her kadın, geride kalanlar için ses olacaktır.
Son Not:
Chesler, P. (1972). Women and Madness. New York: Doubleday. (Kadın psikolojisi ve psikiyatrik süreçlerin ataerki ile ilişkisi üzerine temel kaynak).
Dutton, D. G., & Painter, S. (1981). Traumatic bonding: The development of emotional attachments in battered women and other relationships of intermittent abuse. Victimology, 6(1-4), 139-155. (Travmatik bağlanma teorisinin kavramsal temelleri).
Herman, J. L. (1992). Trauma and Recovery: The Aftermath of Violence—From Domestic Abuse to Political Terror. New York: Basic Books. (Toplumsal ve ev içi şiddetin psikolojik etkileri, izolasyon ve iyileşme süreçleri).
Seligman, M. E. (1972). Learned helplessness. Annual Review of Medicine, 23(1), 407-412. (Öğrenilmiş çaresizlik teorisinin temelleri).
Walker, L. E. (1979). The Battered Woman. New York: Harper & Row. (Şiddet döngüsü teorisinin kavramsallaştırıldığı temel çalışma).

