Kadın cinayeti haberlerini kimlerin okuduğuna, bu haberlerin kimlerin dikkatini çektiğine ilişkin bir araştırma var mı, diye düşünüyorum. Kaç erkek, bir kadının öldürüldüğünü öğrendiğinde haberin devamını okuyor? Kaçı failin kim olduğunu, daha önce kaç kez şikâyet edildiğini, hangi koruma kararlarının uygulanmadığını merak ediyor? Kaçı bir sonraki gün hatırlıyor?
Salı öğleleri Diyarbakır Adliyesinin önünde epey kalabalığız.
Üç gözlü turuncu iPhone’larıyla polisler; kötü muameleye maruz kalmaktan hırpalanmış kameralarıyla, sigortasız basın mensupları; adliyeye girip çıkan, ellerindeki evraklarla kavgalı insanlar; yoksulluğa sürüklenmiş meraklı çocuklar; hiçbir şeyi merak etmiyormuş gibi görünen ekose sevdalısı seyyar Çamlıca esnafı; günlüklerini okumak istemediğim, skolyoz mağduru arzuhalciler; yalnızca ellerimizdeki fotoğraflara bakıp yollarına devam eden vatandaşlar; dikkat süresi üç dakikanın altına düşmüş canlı yayın bağımlıları…
Bir de öğle yemeklerinden dönenler var. Kadınlarla göz göze gelmeden, henüz doyurdukları karınlarının sıcaklığını takım elbiselerinin altında taşıyan hâkimler, savcılar. Sözlerimizin doğrudan muhatabı oldukları hâlde hiçbir şey duymamış gibi yürüyenler. Cinsiyetçi savunmalarıyla failleri aklamaya doyamayan, müesses nizamın dar paçalı savunucusu erkek avukatlar. Bazıları öyle hızlı yürüyor ki insan, acelelerinin doğru telaffuzu “kaçış” mı acaba diye merak ediyor.
Biz bütün bu kalabalığın ortasında, bir grup kadın, ellerimizde öldürülen kadınların fotoğraflarıyla duruyoruz.
Bu esnada iç dünyamda bir muhatap arıyorum. Hatta biraz da bir öğrenci. Aslında bu soruyu eylem henüz WhatsApp gruplarında dolaşan bir heyuladan ibaretken sormaya başlamıştım: Bu nöbetlerin muhatabı kim? Burada kim, kimden ne öğrenecek?
Fikir şuydu;
Diyarbakır Şiddetle Mücadele Ağı’nın 6 Ekim’de başlattığı Kadın Adalet ve Hafıza Nöbetleri, on hafta boyunca her salı adliye önünde gerçekleştirilecek. Öldürülen kadınların ve şüpheli biçimde yaşamını yitiren kadınların hikâyeleri anlatılacak, dosyalardaki cezasızlık pratiklerine dikkat çekilecek, yanıtlanmayan sorular yeniden sorulacak. Israr ve inat mümkünse güneşin alnında bilenecek. Seçilen yer itibarıyla mesaj oldukça açık. Kadınların yaşam hakkının korunmasından ve etkili bir adalet mekanizmasının işletilmesinden sorumlu olanlara, hiç değilse salı günleri huzurlu bir öğle arası yok.
Peki ya diğerleri?
Özenle hazırladığımız, ayrı ayrı araştırıp klasörlediğimiz, bazen bir dava dosyasından bazen bir annenin, kardeşin anlatısından derlediğimiz bu hayat hikâyeleri kimlerin hafızasında kalacak? Eyleme katılanların önemli bir kısmı zaten kadın kurumlarından, örgütlerden, yıllardır aynı dosyaların peşinden giden kadınlardan oluşuyor. Çoğumuz bu hikâyeleri daha önce okuduk, dinledik, kimi zaman duruşmalarında bulunduk. Bir sonraki kadın cinayetini de büyük ihtimalle yine ilk biz duyacağız.
Kadın cinayeti haberlerini kimlerin okuduğuna, bu haberlerin kimlerin dikkatini çektiğine ilişkin bir araştırma var mı, diye düşünüyorum. Kaç erkek, bir kadının öldürüldüğünü öğrendiğinde haberin devamını okuyor? Kaçı failin kim olduğunu, daha önce kaç kez şikâyet edildiğini, hangi koruma kararlarının uygulanmadığını merak ediyor? Kaçı bir sonraki gün hatırlıyor? Kendi aramızda tekrar tekrar anlattığımız hikâyeler, bizim, zaten dinleyenlerin hafızasını güçlendirirken başkalarının sessizliğine çarpıp geri mi dönüyor?
Sonra dünyanın başka yerlerinde, başka zamanlarda, başka ama bir o kadar da aynı kadınların eylemlerine bakıyorum. Bu soruların yalnızca bizim olmadığı çok açık.
1977 yılında Arjantin’de, askerî diktatörlüğün zorla kaybettiği çocuklarını arayan kadınlar, Buenos Aires’teki Plaza de Mayo Meydanı’nda bir araya gelmeye başladılar. Önce tek tek devlet kurumlarının kapısını çalmış, dilekçeler vermiş, yanıt alamamışlardı. Sonra sorularını birlikte sormaya karar verdiler. Her perşembe aynı meydanda buluştular. Beyaz başörtüleriyle, çocuklarının fotoğraflarıyla, yıllarca aynı soruları sordular. Başlangıçta her biri kendi çocuğunu arıyordu. Zamanla yalnızca kendi çocuklarının değil, bütün kayıpların akıbetini soran kolektif bir mücadele geliştirdiler. Kişisel kayıplar birbirine eklemlendi; yas, ortak bir siyasal dile dönüştü.
Aradan on sekiz yıl geçtiğinde, 1995’te İstanbul’da Cumartesi Anneleri Galatasaray Meydanı’nda oturmaya başladılar. Arjantinli kadınların deneyiminden de ilham alan bu mücadele, gözaltında kaybedilenlerin fotoğraflarıyla, karanfillerle, aynı yerde tekrarlanan buluşmalarla kendi hafızasını oluşturdu. İki ayrı ülke, farklı siyasal dönemler, farklı kayıp hikâyeleri. Ama birbirine benzeyen fotoğraflar, birbirini tamamlayan sorular ve haftanın belirli bir gününde aynı meydana dönme kararlılığı.
Burada beni ilgilendiren şey, bir eylemin başka bir eylemden öğrenebilmesi. Bir meydanda geliştirilen mücadele biçiminin başka bir coğrafyada yeniden kurulabilmesi. Üstelik aynı şekilde tekrarlanmak zorunda olmadığı da belli. Her yeni deneyim, devraldığı yönteme kendi koşullarından bir şeyler ekliyor.
Kadın hareketinin tarihi biraz da böyle ilerliyor sanırım. Doğrusal değil, birikerek. Birbirine eklenen, bazen birbirini hiç tanımadan benzer biçimler geliştiren, bazen de açıkça birbirinden öğrenen mücadelelerle.
Aynı 1977 yılında, bu kez İngiltere’nin Leeds kentinde kadınlar gece yürüyüşleri düzenliyorlardı. Kadınlara yönelik cinsel saldırılar ve cinayetler karşısında yetkililerin bulabildiği önlemlerden biri, kadınların hava karardıktan sonra dışarı çıkmamalarını öğütlemekti. Kadınlar bu öğüde itiraz ederek sokağa çıktılar: Reclaim the Night/ Geceyi Geri Al.
Kadınları korumanın yolunun onları eve kapatmak olmadığını, gece sokakta bulunmanın erkeklere tanınmış bir ayrıcalık sayılamayacağını, temkin ve tedbir değil, kentin tamamını istediklerini ifade ettiler. Neredeyse yarım yüzyıl sonra, 2024’te Hindistan’ın Kalküta kentinde, çalıştığı hastanede cinsel saldırıya uğrayarak öldürülen genç bir kadın hekimin ardından yine aynı çağrı yükseldi: Reclaim the Night. Kadınlar geceleri sokakları doldurdular. Bu kez yalnızca sokakların değil, çalıştıkları kurumların da güvenli olmasını istiyorlardı.
1977’de İngiltere’de ve 2024’te Hindistan’da kadınların karşı karşıya kaldıkları şiddetin koşulları aynı değildi. Fakat çözüm diye kendilerine dayatılan şeyin ortak bir tarafı vardı: Kadınların hareket alanını daraltmak. Bu iki eylem arasında kırk yedi yıl var. Kadınların güvenliğinin neden hâlâ kadınların nerede bulunabilecekleri üzerinden tartışıldığını düşününce insan, tarihsel ilerlemeyi yalnızca geçen yıllarla ölçemeyeceğini anlıyor. Bir yandan da aynı sloganın, başka bir zamanın ve coğrafyanın ihtiyacına göre yeni bir içerik kazanabilmesi çok şey anlatıyor. Kadınlar yalnızca birbirlerinin sloganlarını devralmıyor; birbirlerinin mücadele yöntemlerini de dönüştürüyorlar.
Bu birikimin izlerini Kenya’da kadın cinayetlerine karşı düzenlenen End Femicide eylemlerinde de görmek mümkün. Kadınlar sokaklarda öldürülen kadınların isimlerini okuyarak “Say Their Names” (İsimlerini Söyleyin) çağrısını yükseltiyorlar. Diyarbakır’da biz de her salı kadınların isimlerini söylüyor, yaşam hikâyelerini okuyor ve ardından hep bir ağızdan “Burada!” diye haykırıyoruz. Birbirinden kilometrelerce uzakta, farklı dillerde aynı ihtiyaca karşılık veren iki eylem biçimi. Bir kadının ismini söylemenin, onu öldürüldüğü güne ve öldürülme biçimine sıkıştıran anlatıya karşı bir itiraz olduğunu düşündüğümüz de çok açık. Kenya’da “İsimlerini söyleyin” diyen kadınlarla Diyarbakır’da “Burada!” diye haykıran kadınların ortaklaştığı yer belki de tam burası: Yoklukları sıradanlaştırılan kadınların varlığında ısrar etmek.
Üstelik bu benzerliklerin mutlaka doğrudan bir esinlenme ilişkisine dayanması gerekmiyor. Bazen kadınlar birbirlerinin eylemlerini hiç görmeden, birbirlerinden habersiz, benzer yöntemler geliştirebiliyorlar. Çünkü karşılaştıkları şiddetin ve mücadele ettikleri cezasızlık düzeninin ortaklıkları, verdikleri yanıtları da birbirine yaklaştırıyor. Böylece kadın hareketinin kolektif hafızası yalnızca bilinçli olarak devralınan deneyimlerle değil, farklı coğrafyalarda birbirine benzeyen ihtiyaçlardan doğan mücadelelerle de büyüyor.
1981’de İngiltere’deki Greenham Common askerî üssünün çevresinde başlayan kadın barış kampını düşündüğümde bunu daha iyi anlıyorum. Nükleer silahların konuşlandırılmasına karşı çıkan kadınlar, askerî üssün çitlerinin önünde kamp kurdular. Birkaç günlük protesto, yıllarca süren bir yaşam ve direniş alanına dönüştü. Çitlere fotoğraflar, çocuk oyuncakları, kumaşlar bağladılar. Binlerce kadın el ele tutuşarak üssü çevreledi. Kamp, 2000 yılına kadar varlığını sürdürdü.
Dışarıdan bakıldığında yalnızca bir askerî üsse yöneltilmiş itiraz gibi görünen bu eylem, zaman içinde kendi gündelik hayatını da yarattı. Kadınlar orada yemek yaptılar, tartıştılar, nöbetleştiler, örgütlendiler. Kalıcılığı, yalnızca aynı talebi yıllarca tekrarlamalarından değil, o talep etrafında yeni ilişkiler ve yeni mücadele yöntemleri geliştirmelerinden doğdu. Bir askerî üssün çevresindeki tel örgüler, kadınların müdahalesiyle hafızanın, dayanışmanın ve itirazın taşıyıcısına dönüşmüştü.
Yedi yıl sonra 1988’de Kudüs’te İsrail’in Filistin topraklarındaki işgaline karşı siyah kıyafetleriyle sessiz nöbetler tutmaya başlayan kadınların yöntemi de yıllar sonra Belgrad’daki savaş karşıtı kadınlara ilham verdi. Siyahlı Kadınlar, farklı coğrafyalarda savaşın, işgalin ve militarizmin karşısına sessizliği ve sürekliliği koydular.
Bütün bu mücadelelerin talepleri ve tarihsel koşulları birbirinden farklı. Zorla kaybetmelerle kadın cinayetlerini, nükleer silahlanmayla cinsel saldırıları aynılaştırmak mümkün değil. Ama kadınların bunlara karşı geliştirdikleri yöntemlerde ortak bir siyasal akıl var:
İktidarın denetlediği, toplumun alıştığı ya da unutmaya terk ettiği bir mekânda ısrarla bulunmak.
Sanırım Diyarbakır’daki nöbetleri de bu tarihsel birikimin içinde düşünmek gerekiyor. Bir kentte meydanlar, sokaklar, adliye önleri, parklar yalnızca insanların gelip geçtiği yerler değil. Kimlerin hangi saatlerde, hangi amaçlarla, ne kadar güvenle bulunabileceğine ilişkin görünmez kuralları da var. Kadınların kent hakkı üzerine düşünürken meselenin yalnızca bir sokakta yürüyebilmek veya bir meydanda toplanabilmek olmadığını görüyoruz. O sokağın nasıl kullanılacağına, o meydanda hangi sözlerin duyulacağına, kentin hafızasında kimlere yer açılacağına da müdahil olmak gerekiyor.
Bir zamanlar kaybolan çocuklarının izini süren annelerin toplandığı Plaza de Mayo bugün o kadınların mücadelesinden bağımsız düşünülebilir mi? Galatasaray Meydanı’nın adı geçtiğinde Cumartesi Anneleri’ni hatırlamamak mümkün mü? Bu mekânlar, kadınların tekrar tekrar orada bulunmaları sayesinde başka anlamlar kazandı.
Peki Diyarbakır Adliyesinin önü?
Her gün yüzlerce insanın girip çıktığı bu alan, kadınların yaşam hikâyelerinin anlatıldığı bir hafıza mekânına dönüşebilir mi? Bizim salı nöbetlerimiz de zaman içinde birilerinin durup soru sorduğu, bir kadının kendi hikâyesini anlattığı, bir başkasının adaleti dönüştürmenin yolu üzerine düşündüğü, tartıştığı bir karşılaşma alanı olabilir mi? On hafta sonra kadınlar yalnızca birbirlerine mi konuşmuş olacak? Yoksa kadınlar için söz kurulabilen, dayanışmanın örgütlenebildiği bir yer mi yaratacağız?
Henüz bilmiyorum.
Belki de eylemler konusunda en çok tartışmamız gereken meselelerden biri bu. Bir eylemin kamusal alanda yapılması, kendiliğinden kamusal bir ilişki kurduğu anlamına gelmiyor. Görünür olmakla duyulmak, duyulmakla dinlenmek arasında mesafe var. Bir kameranın üç dakika boyunca canlı yayın yapması, birinin fotoğraf çekip paylaşması, yoldan geçenlerin birkaç saniyeliğine başlarını çevirmesi… Bunların hepsi görünürlüğün bir parçası. Ama hafıza oluşturmak, görünür olmaktan daha fazla bir şey gerektiriyor. Bir hikâyenin başkalarının hayatına değmesi, başka sorular doğurması, gerektiğinde bir itiraza veya dayanışmaya dönüşmesi gerekiyor. Hafızanın kümülatif niteliği burada önemli. Her yeni hikâye yalnızca bir öncekine eklenmiyor, ondan önce anlatılanların anlamını ve pratiğini de genişletiyor. Arjantinli annelerin başlangıçta kendi çocuklarını ararken zamanla bütün kayıpların hesabını sormaya başlamaları gibi. Tekil bir adalet arayışının kolektif bir siyasal talebe dönüşmesi gibi.
Belki biz de bu on hafta boyunca her salı başka kadınların hikâyelerini anlatırken yalnızca yeni isimler öğrenmeyeceğiz. Bu isimlerin birbirleriyle, kurumlarla, kentle ve adalet sistemiyle kurduğu ilişkileri de daha görünür kılacağız. Bunun bir başka sorumluluğu daha var: Kadınları yalnızca nasıl öldürüldükleriyle hatırlamamak. Bir kadının yaşamını anlatmakla ölümünün ayrıntılarını sıralamak aynı şey değil. Kadınların sevdikleri şeyler, kurdukları ilişkiler, tamamlayamadıkları eğitimler, gündelik alışkanlıkları, gerçekleştiremedikleri hayalleri vardı. Bir dava dosyasında maktul, bir haber metninde kurban, bir istatistikte sayı olarak yer alan kadınların bundan ibaret olmadığını hatırlamak gerekiyor.
Yas ile siyasal mücadele arasındaki bağ da belki tam burada kuruluyor. Geçmişe dönüp yalnızca bir kaybı anmıyoruz; o kaybın gerçekleşmesine imkân veren koşulların değişmesini de talep ediyorsak belki de bir özeleştiri olarak okuduğumuz metinlerdeki dili ve içeriği değiştirerek başlamalıyız işe.
İlk iki salının ardından henüz büyük sonuçlardan söz etmek mümkün değil. Zaten on haftalık bir eylemin, yıllar boyunca sürdürülen mücadelelerle aynı sonuçları üretmesini beklemek de doğru olmaz. Ama bir eylemin değeri yalnızca kaç kişinin katıldığıyla, kaç habere konu olduğuyla veya hemen ardından hangi hukuki gelişmenin yaşandığıyla ölçülebilir mi? Greenham Common’daki kadınlar çitlerin önüne ilk yerleştiklerinde orada on dokuz yıl sürecek bir mücadelenin başlayacağını biliyorlar mıydı? Plaza de Mayo’da ilk kez buluşan anneler, onlarca yıl sonra dünyanın başka bir yerindeki kadınların kendilerinden ilham alacağını öngörebiliyorlar mıydı? Sanmıyorum. Belki de bir eylemin neye dönüşeceğini, başlangıçta taşıdığı iddiadan çok, zaman içinde kurabildiği ilişkiler belirliyor. Bunun için tekrar kadar değişim de gerekiyor. Aynı yerde bulunmak kadar oraya kimlerin gelebildiği, kimlerin dışarıda kaldığı, kimlerin söz alabildiği de önemli. Kadınların kendi aralarında kurdukları güçlü dayanışmanın, henüz o dayanışmanın parçası olmayanlara ulaşabilmesi gerekiyor.
On hafta sonra Diyarbakır Adliyesinin önü eşit ve özgür bir alana dönüşür mü, bilmiyorum,
Salı günleri yanımızdan geçenlerin kaçı anlattığımız kadınların isimlerini hatırlar, koruma aklama yargıla sloganını kaç hakim hüküm kururken anımsar onu da bilmiyorum.
Ama birbirine eklenen her hikâyenin, tekrar edilen her sorunun, kurulan her yeni ilişkinin bu kentin mücadele hafızasına ve yöntemlerine katkı sunacağına inanıyorum. Henüz nasıl bir bütüne dönüşeceğini bilmediğimiz bu mücadelenin, başka coğrafyalardan, başka zamanlardan gelen kadınların bıraktığı ilmeklere eklemleneceği belli. Belki yıllar sonra başka bir yerde, başka kadınlar da kendi adalet nöbetlerini örgütlerken benzer soruları soracaklar.
Kime anlatıyoruz? Kim dinliyor? Ne değişecek?
Ve belki birileri onlara, Diyarbakır’da salı öğleleri adliye önünde buluşan kadınlardan söz edecek.
